Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Afrin BAŞYAZI

2018-03-07

Allah'ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selam, Nebi'miz Muhammed Mustafa'ya, onun temiz ailesine, ashabına ve kıyamete kadar tâbilerinin üzerine olsun.

Türkiye'nin başlattığı ve ilk ayını geride bırakan Zeytin Dalı Harekatı, ulusal ve küresel basının önemli gündem maddelerinden. Dış basın ve PYD kanadı aksini söylese de, siyasiler harekatın istenilen ve hedeflenen doğrultuda ilerlediğini belirtiyorlar. Şu an harekatın akıbeti ve olası neticeleri üzerinde konuşmak için çok erken. Zira, bu bir savaş ve hiçbir savaşın sonucu kestirilemez. Suriye'de var olan savaşın 'dar alanda süregiden bir dünya savaşı' olduğu, sınırların ve ittifakların geçiciliği, -istisnaları olmakla beraber- bir çok grubun vekaleten savaştığı göz önünde bulundurulduğunda yalnızca Zeytin Dalı Harekatı değil, Suriye sürecinin neticesi üzerinde konuşmak için daha çok erken olduğu anlaşılacaktır.

Bu nedenle; harekatın sebepleri, olası tehlikeler ve harekatın iç siyasete yansımaları üzerinde konuşmanın daha faydalı olacağını düşünüyoruz.

Türkiye Ne Yapmaya Çalışıyor?

• Suriye topraklarında farklı isimlerle tezahür etse de, ABD ve batılı emperyalist devletlerin kara gücü olan PKK, kurduğu kantonları birleştirerek T.C. sınırında Laik seküler bir devlet kurmak istemektedir. PKK, mücadele tarihi boyunca elde ettiği kazanımları bölgeye aktarmakta ve devlet oluşumunu varlık meselesi olarak görmektedir. Bu sebeple; çözüm süreci masasını devirmiş, HDP gibi -kendi şartları içinde- başarılı sayılabilecek bir oluşumu devre dışı bırakmış, kapalı kapılar ardında devam eden emperyalizm uşaklığını, tüm geçmişini ve ideolojik alt yapısını inkâr etme pahasına alenileştirmiş ve ABD flamalarıyla savaşmayı göze almıştır.

Batıdan aldığı siyasi, askerî ve ekonomik destek, uluslararası arenada elde ettiği 'IŞİD'e karşı savaşan güç' algısı ve batı medyası aracılığıyla yaptığı PR çalışmalarıyla, kukla bir örgüt için hayal sınırlarını zorlayan ilerlemeler kaydetmiştir.

Türkiye, diplomatik adımlar ve masabaşı çalışmalarla süreci durdurmak için çabalamıştır. Ancak, ABD'nin son aylarda attığı bazı adımlar ve yaptığı açıklamalar, Türkiye'nin oldu bittiye getirilen bir PKK devletiyle karşılaşma korkusunu tetiklemiş ve Cumhurbaşkanı'nın ifadesiyle T.C. kendi göbeğini kendisi kesmeye mecbur kalmıştır. Zikredeceğimiz yan sebepler olmakla birlikte harekatın en önemli sebebi, temelleri adım adım atılan bir PKK devleti oluşumuna engel olmaktır.

• T.C.'nin başlattığı bu operasyonun bir diğer amacı, sahada askerî olarak varlık göstermek ve Suriye'nin geleceğinde söz sahibi olmaktır. Sahada varlık gösteremeyenin masada varlık gösteremediğini farkeden Türkiye, harekat konusunda kararlı adımlar atmıştır.

• Ayrıca Türkiye Suriye savaşında taraftır ve yedi yıldır bazı muhalif grupları desteklemektedir. Bu oluşumlar bir neticeye ulaşamadığı takdirde, Türkiye'ye taşınacak ve Türkiye sınırları içinde bulunan sivil mülteci kampları, askerî kamplara dönüşecektir. Ortadoğu'da var olan sivil-asker karışımı kampların durumu ve yer aldığı ülkeler için oluşturduğu sıkıntılar, AKP hükümetini endişeye sevk etmektedir. Asker-sivil karışımı kamplar yasadışı oluşumlara zemin oluşturmakta, ülkeyi dış müdahalelere açık hale getirmekte ve bulundukları bölgelerde gayr-ı meşru bir ekonomik hareketlilik oluşturmaktadırlar. Uyuşturucu, silah ve insan ticareti merkezine dönüşmekte ve birer suç gettosu oluşturmaktadırlar.

Tüm bu olumsuz örnekleri göz önünde bulundurarak, destek verilen grupların bir netice elde etmesi ve Suriye topraklarında kalması hedeflenmektedir.

• Harekatın bir diğer nedeni, destek verdiği grupları sahada kontrol etmek ve yönetme isteğidir. Çünkü T.C.'nin destek verdiği gruplar, geçmişten getirdikleri husumetler, itikadi-menhecî farklılıklar ve siyasi hedeflerinin çeşitliliği nedeniyle yer yer çatışmakta ve kurdukları ittifakların sürdürülebilirliği tartışmaya açık hale gelmektedir. Bu olumsuzlukları gören Türkiye, sahaya bizzat inmiş ve kendisine vekalet eden grupları idare etmeye başlamıştır.

• Dikkat edilecek olursa, son dönemlerde Cumhurbaşkanı sıklıkla bir cümleyi tekrar etmektedir: 3,5 milyon Suriyelinin ila nihaye Türkiye'de iskan edilemeyeceği, Suriye'de güvenli bölgeler oluşturup ülkelerine döndürüleceklerini söylemektedir. Harekatın bir sebebi de Erdoğan'ın bu cümlesinde gizlenmektedir. Şöyle ki; Erdoğan Fetö'ye karşı ulusalcı cenahla, PKK-HDP tehlikesine karşı da MHP ile ittifak kurmuştur. İki müttefiğin ortak noktası milliyetçilik ve Kemalizm'dir. Erdoğan siyasetinin de Milliyetçi ve Kemalist bir noktaya savrulduğu açıktır. Haliyle, tarihin şahitlik ettiği en ötekileştirici ve dar kalıplara sahip Kemalist ulusalcılarla, temellerini Ermeni-Kürt-Arap düşmanlığı üzerine inşa eden Türkiye Milliyetçiliği, 3,5 milyon insana tahammül edemeyecektir. Ulusalcılar geri kalmışlığı Araplıkla özdeşleştirmekte, Milliyetçi cenah ise 'Araplar bizi sırtımızdan vurdu' repliğini ısrarla tekrarlamaktadır. Mezkur zihniyetin domine ettiği siyaset ve toplumun 3,5 milyon Arap mülteciye pek de hoşgörülü olamayacağı ve ilerleyen süreçte toplumsal sorunların baş göstereceği izahtan varestedir. Bu nedenle Erdoğan, Suriye'de kısmi de olsa güvenli bir bölge oluşturmak ve Suriyelilerin geri dönüş sürecini hızlandırmak istemektedir. Harekatın, güvenli bölge oluşumuna yardımcı olacağı ve süreci hızlandıracağını düşünmektedir.

• Harekatla hedeflenen Suriye topraklarında güvenli bölge oluşturma isteği ülke ekonomisi için de bir zorunluluk halini almıştır.

Resmi açıklamaların aksine Türkiye ekonomisi ciddi krizlerle karşı karşıyadır. Ekranlara ve resmi beyanlara yansıyan büyüme rakamları halkın kesesine yansımamakta, homurtu seviyesinde olsa da bir dip dalga halinde seçmen ekonomiden şikayet etmektedir.

CHP ve sol bileşenlerden oluşan muhalefet, ekonomik sıkıntıları genel anlamda dış politikada izlenen siyasete daha özelde ise Suriyelilere yapılan harcamalara fatura etmektedir. Muhalefetin ısrarlı propagandaları toplumda Suriye nefretine, sandıkta ise Erdoğan tepkisine evrilebilir. 2019 seçimlerinde %50 +1 desteğe ihtiyaç duyan AK Parti, sandıkta beklenmedik bir sürprizle karşılaşmamak için Suriyelilerin kendi topraklarına dönmesini istemektedir.

Harekatı Bekleyen Olası Tehlikeler

Yukarıda zikrettiğimiz gibi Türkiye'nin destek verdiği ve sahada güç olarak kullandığı gruplar, savaşmak dışında hiçbir ortak paydası olmayan hizipler koalisyonudur. İnanç, metot, savaşma saikleri ve hedefleri tamamen farklıdır. Devam eden yedi yıllık süre içinde defalarca çatı ittifaklar kurmuş, tutunamamış ve düşman olarak ayrılmışlardır. Sayısız defa karşı karşıya gelmiş, savaşmış ve karşılıklı olarak birbirlerini hırsızlık, çetecilik ve ajanlıkla suçlamışlardır.

Örneğin; ÖSO komutanlarının birçoğu Esad ordusunun eski subaylarıdır. Rejim halka karşı silah kullanınca ordudan ayrılmış ve muhalif bir oluşuma gitmişlerdir. Mutlaka sorulması gereken bir soru vardır: Baas rejimi gösterilerden önce adil bir düzen miydi? İlk defa gösterilerle mi halkına zulme başladı? Elbette hayır! Rejimin kanla yazılı tarihi ve Suriye halkına çektirdikleri malumdur. Baas'ın gönüllü askerleri olan bu subaylar çok haysiyetli olduklarından değil, vakıayı yanlış okuduklarından ordudan ayrıldılar. Tunus ve Mısır'da olduğu gibi Esad'ın devrileceğini düşündüler. Böylece yeni kurulacak düzende halkın yanında yer alacak ve kahraman askerler olarak hayatlarına devam edeceklerdi. Süreç düşündükleri gibi ilerlemedi ve bugünlere geldik.

Bugün ÖSO armalarıyla savaşan grupların bir çoğu düne kadar bu oluşumu hırsızlık, dinsizlik, tecavüzcülük ve Batı uşaklığıyla suçlamaktaydı. Kanıt olarak ÖSO'nun yaptıklarını göstermekte ve genel bir isimlendirme olarak 'Harami' kelimesini tercih etmekteydiler.

Türk generalleriyle aynı karede objektiflere poz veren ÖSO subaylarının yarın çok farklı karelerde görülmeleri, Türkiye'yi utandıracak olaylar içinde yer almaları muhtemeldir.

Bir başka sorun; ÖSO üniformasıyla savaşan bazı oluşumların geçmişte Taliban ve El-Kaide çizgisinde olmasıdır. Geçmişlerini isim ve üniforma değişikliğiyle unutturacaklarını zannetseler de, arşivlerin bazı hakikatleri unutmayacağı ve Batılı devletlerin Türkiye'yi teröre destek vermekle suçlama ihtimali olasıdır.

Böyle bir kampanya başladığında ÖSO komutanlarının kimin safında yer alacağı belirsizdir. Gerçi subayların geçmişine ve son yedi yıl içinde yaptıklarına bakıldığında, kiminle saf tutup hangi değirmene su taşıyacakları açıktır. Biz yine de belirsizdir demekle yetinelim.

Hiç şüphesiz Türkiye maddi anlamda güçlü ve savaş tecrübesi olan bir orduya sahiptir. Ancak sahada birlikte olduğu oluşumların Türkiye'ye askerî ve siyasi anlamda kazandıracağı bir şey yoktur. Aksine, ilerleyen süreçlerde Türkiye'nin başını ağrıtma ihtimalleri yüksektir.

Rus Tehlikesi

Rusya, görünürde harekata yeşil ışık yaksa da, Rus basınında çıkan haberler durumun pek de göründüğü gibi olmadığına işaret etmektedir. Rus medyası Putin'e bağlıdır ve hareket başladığından bu yana basın harekatı eleştirmekte, resmi yetkililer harekata ağır suçlamalar yöneltmektedir.

Bu hakikat, harekata verilen desteğin kerhen ve bazı şartların zorlamasıyla olduğunu göstermektedir. Şartlar ise:

a. Türkiye'nin kararlığı;

Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Rusya süper güç olma iddiasını kaybetmiş, uzun yıllar bölgesel sorunlar ve ekonomik sıkıntılarla boğuşmuştur.

Batı dünyasının 11 Eylül sonrası, yaşadığı güvenlik sorunları ve bölgesel rekabeti fırsata çeviren Putin, Kırımı topraklarına ilhakı ve Suriye'de sahaya inmesiyle prestij kazanmış ve süper güç olma iddiasını yenilemiştir.

T.C.'nin kararlığını ve operasyonu varlık meselesi olarak değerlendirdiğini gören Rusya'nın, izin vermediği takdirde Türkiye ile karşı karşıya kalma riski vardır.

Rusya'nın isteyeceği son seçenek NATO'ya karşı kullandığı Türkiye'yi kaybetmek olacaktır. Yeşil ışık yakmamasına rağmen Afrin'e giren bir Türkiye ise, Rusya'ya prestij kaybettirecek ve süper güçlük iddiasını zedeleyecektir.

b. Putin, müttefik olarak kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı, kurumsallaşmış ülkeler değil, Türkiye ve İran gibi tek elden yönetilen devletler istemektedir. Rus siyasetçiler, Afrin operasyonuyla Erdoğan'ın toplumsal desteğinin artacağını ve güç kazanacağını değerlendirmektedir. Suriye gibi, şartların anlık olarak değiştiği ve anlık kararlar alabilecek müttefiklere ihtiyaç duyan Rusya, Erdoğan'dan ve Rus yanlısı siyasetinden memnundur.

c. Türkiye bir NATO ülkesidir. NATO ise Sovyetler'e karşı kurulmuştur. Rusya, NATO üyeleri arasında çatlak oluşturmayı tarihsel hedefleri için bir zorunluluk görmekte, NATO üyesi ülkelerin yaşadığı karşılıklı güven bunalımı ve belirsizlikler Rusya'yı adım adım tarihi hedeflerine yakınlaştırmaktadır.

İlginçtir, dün Sovyet tehlikesine karşı NATO'ya giren Türkiye, bugün Sovyet artığı Rusya'nın NATO'yu bölmek için kullandığı bir Rus müttefiğine dönüşmüştür. Türkiye, Rusya'ya yakınlaştıkça NATO'nun varlığı tartışmalı hale gelmekte ve üye ülkeler üzerinde güven sorunu oluşturmaktadır.

Mezkur şartların zorlamasıyla olur verilen harekat, Rus tarafından bazı engellemelerle karşılaşmıyor değil.

Bunların başında Putin'e bağlı Rus medyasında çıkan harekat aleyhine haberler ve Putin'e danışmanlık yapan yetkililerin Türk ordusunu tehdit ve tahkire varan açıklamaları geliyor. Ayrıca Rusya'nın kısa bir süreliğine Suriye hava sahasını kapatması dahi Türkiye'ye verilen bir mesaj niteliği taşıyor: Harekata destek kayıtsız şartsız değil, şartlar değişirse destek kalkabilir.

Tüm bunlar alt alta yazıldığında değişen şartlar ve Rusya'nın önceliklerine bağlı olarak harekata desteğini çekebileceği anlaşılıyor. Böyle bir gelişmenin harekatı ve iç politikada Erdoğan'ı zora sokacağı ise kesin.

Bu satırların kaleme alındığı 20 Şubat tarihinde, rejim askerleri Afrin'e girme kararı aldı. Kararın Rusya'dan bağımsız olmadığı, Türkiye'nin ABD ile yaptığı görüşmeler ve basına verilen olumlu demeçler sonrasında geldiğiyse şüphe götürmez bir gerçek. Rejimin bu adımı neye mal olur, harekatı nasıl etkiler bilemeyiz. Ancak harekata verilen Rus desteğinin nasıl kırılgan bir zeminde olduğunu göstermesi açısından delil niteliğinde.

ABD Tehlikesi

ABD-Türkiye ilişkileri son yarım asrın en gergin günlerini yaşıyor. Sorunların birçok sebebi olsa da, ilk sırada ABD'nin PYD'ye verdiği destek ve PYD üzerinden bir sınır devleti kurma hayali geliyor.

ABD, Suriye topraklarında tam bir sıkışmışlık halinde. Rusya'yı dizginlemek için Türkiye'ye ihtiyaç duyuyor. Öte yandan Suriye'de PYD dışında bir partner bulamıyor. Bu sıkışmışlık halinin nedenini Sovyetler'in Afganistan işgalinde buluyoruz. Sovyetler Afganistan'ı işgal edince ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan üzerinden İslami(!) gruplara destek vermiş ve Sovyetler Afganistan'dan çekilmek zorunda kalmıştı. Bu yenilgi Sovyetler'in sonunu getirmiş ve dağılma süreci hızlanmıştı. Suud ve Pakistan üzerinden yardım edilen gruplar, aralarında bir birlik olmadığı için önce birbirlerine girmiş daha sonra bir kısmı namluyu ABD'ye çevirmişti.

ABD, Afganistan tecrübesini bir daha yaşamak istemiyor.

ÖSO gibi İslami(!) kabul edilen muhaliflere değil, laik ve seküler PKK-PYD'yi desteklemeyi uygun görüyor. Kürtleri, örgütlü olmaları, birlik içinde hareket etmeleri ve İslam'dan uzak seküler bir zihniyete sahip oldukları için tercih ediyor. Ancak bu tercih zorunlu olarak ABD ve Türkiye'yi karşı karşıya getiriyor. Şubat ayı içinde yapılan bir dizi görüşmeyle ABD ve Türkiye'nin bazı konularda anlaştığı ve karşı karşıya gelmemek için azami dikkat edecekleri anlaşılıyor. Buna rağmen harekat süresince ABD ve Türk askerinin karşı karşıya kalma ve çatışma riski bulunuyor. Asıl problem ise; ABD'nin Rusya ile Türkiye'yi karşı karşıya getirmek, Rusya'nın ise ABD ile Türkiye'yi karşı karşıya getirmek için oyun içinde oyun kurması. Harekat, iki ateş arasında ilerliyor ve her an umulmadık bir durumla karşılaşma riski var.

Sonuç

Başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye sınırlarını korumak için bir savaşa girmiş bulunuyor ve savaşlar sonuçları kestirilebilen masabaşı faaliyetler değildir. Türkiye, yalnız Afrin'de değil, tüm Suriye'de PYD ile savaşabilecek askeri imkanlara sahip olsa da, Türkiye-PYD dışında harekatın karşılaşabileceği riskler var ve bunlar harekatı akim bırakabilir.

Harekatın iç siyasete, özellikle de tevhidi bir bilinçle sisteme muhalefet eden muvahhidlere yönelik etkileri de olacaktır.

Bunların başında milliyetçilik ve Kemalizm'in sistemin söylem ve eylemlerinde iyice görünür hale gelmesi vardır. Dayatmacı Kemalist ideoloji ve dışlayıcı milliyetçiliğin ilk hedefi ve ortak düşmanı tevhid ehli müminlerdir. FETÖ'den boşalan siyasi ve adli makamları işgal edenler, ellerindeki tüm imkanlarla muvahhidlere saldıracak, sözlü ve fiili ezânın her çeşidiyle bizlere eziyet edeceklerdir.

Milliyetçi söylem otoriterleşmeye ve devleti koruma refleksiyle oluşturulan hukuk dışı yapılanmalara meydan verecektir. 90'lı yıllardan aşina olduğumuz Jitemvari yapılanmalar, sadece muvahhidlerin değil bütün bir toplumun can ve mal güvenliğini tehdit edecektir.

Hak ve adalet duygusunun yitirildiği böylesi zamanlarda insan onuru ayaklar altına alınacak, işkence meşrulaşacak, işkence mağdurları televizyon ekranlarında teşhir edilerek akıl tutulması örnekleri sergilenecektir.

Tetikçi medya, karanlık odakların servis ettiği iftiraları haber diye dolaşıma sokacak, siyasi muhaliflere itibar suikastı yapılacaktır. Yakın zamanda Furkan Vakfı'na yapılan zulüm ve sonrasında servis edilen iftiralar bunun en yakın örnekleridir.

Hamasi söylemlerin arttığı vasatta, iktidar ve sistem yanlısı olmayan herkes vatan haini damgası yiyecek, toplum muhbirliğe özendirilerek fişlemeler yapılacak ve insanlar asılsız ihbarlarla mağdur edileceklerdir.

Yitirilen adalet, erozyona uğrayan ahlak ve mazlum iniltisi çoğaltan zulüm çarkı bizleri korkutmakta, Allah'ın (cc) toplumu doğal afetler ve umumi helaka yol açacak imtihanlarla sınamasından endişe etmekteyiz.

Zalim toplumları ve onları yakalayan azap ayetlerini okuduğumuzda, çok daha fazlasının bugün mevcut olduğunu görmekte ve içten içe kaygılanmaktayız.

Elbette tüm bunlardan Allah'a (cc) sığınacak; tevhide şahitlik, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoyma vazifemizi yerine getireceğiz.

Zalime ve zulme karşı 'Allah bize yeter' diyecek, doğru bildiğimizi yapacak ve Allah'ın bizimle zalimler arasında hükmedeceği ana kadar sabredeceğiz.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.

Bu Sayfayı Paylaş :