Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ahid

Özcan YILDIRIM 2019-03-15

Zümrüt Çalışkan! diye seslenildi muayene odasından. Uzun bekleyişten sonra ona gelmişti sıra.

Zümrüt'ün olan bitenden haberi yoktu. Ne seslenişten ne de anne babasının kendisiyle konuşmasından. Dördüne buçuk eklemişti. Hayatı keşfedecek zamanıydı. Koşacak, oynayacak, gülecek, eğlenecekti. Her çocuk gibi.

Daha yolun başında, iki yaşındayken ateşli bir hastalık geçirmişti. Buna bağlı olarak da işitme yetisini kaybetmişti. Dil gelişimi de buna bağlıydı. Ne duyabiliyor ne de konuşabiliyordu.

Her hastane arefesinde kulağına işaret ederdi. Baba duyacak mıyım, mealinde. Nedim de "Evet kızım" diyerek duyulmayan cümlesine kulağını göstermeyi eklerdi.

Hastane yollarını ne de çok aşındırmışlardı. Simitçisinden hademesine kadar hepsi aşinalığın ötesindeydi artık. Çapa ile Kurtköy arası uzunca bir mekikti dokunan.

Ne kadar da beklemişlerdi cihazı. Sana bana iki buçuk anne babaya yirmi beş sene, Avrupa'dan gelecekti cihaz. Yüzlerce hastaya sınırlı sayıda. Hem parasıyla hem sırasıyla üstelik. Koklear İmplant.

"Çocuğun yaşı ilerlemiş." dedi hekim. "Beş yaşına da üç dört ayı var. Beşinde de cihazın yerleştirileceği kanal kapanıyor." diye ekledi. Cihaz gelmişti ne de olsa. Geriye kalan sadece ameliyat. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymazsa devlet hastanesine tövbe uymaz.

Devlet hastanesi bu. Kuyruğu, çilesine dayanamaz ne gebe ne bebe. Ne dede ne nine. Geri kalana da Coşkun Sabah'tan "Anılar"ı mırıldanmak kalır. Ecevit'in ekmek, yağ, gaz kuyrukları da film şeridi.

Ameliyat sırasını bekleyen yüzlerce hastanın olduğunu iletti doktor. Ameliyatı yapacak başka hastane olmadığını da. Zaman kalmamıştı. Zümrüt bir ömür boyu duyamayacak ve konuşamayacak mı, diye yüreklerinde bir kor Nedim ve hanımının. Dayanır mı anne baba yüreği. Oluru olsa söker takar kendilerinden. Ama nerde. Kadderallah!

Doktor belki masrafları denkleştirebilirler düşüncesiyle alternatifi de söyledi. "Tek bir hastane var. Benden duymuş olmayın." dedi. Özel hastanenin, af buyur ticaret merkezinin verdi ismini.

Nedim ve eşinin yüzüne renk gelmişti. Korku yerini sevince bırakmıştı. Çaresizlik umuda. Olsun, dedi Nedim. Özel de olsa. Ne gerekiyorsa yapalım, diye harekete geçti.

Bu umut rüzgârı ile aldılar soluğu bilmem kaç tepe üniversitesi hastanesinde. Malum. Bırakın dar gelirliyi, orta ve üst sınıfa dahi kapalı ticarethane. Üstün de üstü. Neyse ne!

Girdiler burjuvazi yere. Daha 2009 Türkiye'sinde sadece muayeneye sekiz yüz tele bayılmıştı. "Muayene böyleyse," diye mırıldandı giderken muhasebeye. Hele bir hesap kitap içine girmeye görsün Nedim. Sadece günlük yatış bin dört yüz liracık. Ameliyat otuz iki bincik. Ödeme de peşin ve önden. Ekstralar da çıkışta. Tabi çıkabilirse. Çare yok. Kabul etti tüm mesarifi, hak getire. Elde var randevu günü.

Nedim bu. Gayrimeşrunun belini kırmış, kırıyordu. Şu an cep delik olsa ne yazar. Bugün yok yarın var bu âlemde. Altında parayı basıp abisinden aldığı BMW de vardı. İcabında atardı anahtarı masaya. Elinin kiri, pantolunun küçük cebiydi rakam. Çok dahasını bir günde ederdi cukka. Başkaları gibi parayı yalamazdı avucunda. Ezerdi.

Gayrimeşruya girişi de gariptir. Niyetlenir alınteri ile para kazanmaya. Tüccar olayım der. İşçilik zor. Hele Nedim için. Daha okul çağındayken atılmak ister hayata. Arazidir her gün. Gittiği günlerde de kırmadık kapı, yapmadık mevzu bırakmaz. Yaşı küçük de olunca verir babası dayısının yanına. Lokanta işi. Ezilsin de adam olsun, der. Dayısı da verir Aşçı Hikmet Usta'nın yanına. Soysun soğan, patates, der. Daha bir-iki güne ustanın "lanlı lunlu" konuşmasına atarlanır Nedim. Dayar bıçağı Ümit Usta tiplemesi Hikmet Usta'nın bedenden ayrı göbeğine. Hikmet Usta kasayı deldirmekten zor bela kurtulur. Emrivaki işler bu yüzden gitmez Nedim'e.

Atılır güzelim Anadolu'ya. Alır Tahtakale'den ev eşyalarını, satar taksitle ev ev. Kapı kapı. Taksit olsun yeter. Değil beyaz eşya, dünyayı satın alır bizim Anadolu insanı. Tüccarı da övünür kasasından taşan senetlerle. Bizim Nedim de yakalar bu damarını Anadolu'nun. Günbegün artar işleri. Siparişler gelir, satışlar gider. Nedim vurur Anadolu'ya damgasını. Vurur vurmasına da bir de nereye vurur. Siz sorun ben diyeyim.

Hızlı ve dürüst tüccardır Nedim. İlginç pazarlama yöntemleri de vardır. Anadolu'ya yayıldıkça yayılır. İşler büyüdükçe elemanları da çoğaltır. Bir gün gazeteye ilan verir. Şoför bulmaktır gayesi. Telefonlar düşmeye başlar. Biri kapatır, öteki arar. Birçoğu faks numarası varsa "CD'sini" göndermek ister. Kapatır yüzlerine Nedim. "Avel midir nedir?", der kendine has jargonuyla. "Yav bana faks ile nasıl CD gönderecek?" der yanındaki elemana. "Abi o CD değil CV, CV!" denilmesiyle CV'nin ne olduğunu öğrenir.

Her yerde işler tıkırında olmuyordu. Gider Sivas'a. Bakayım şu hasılata der. Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı diye dinlemiş elemanlardan kesat işleri. Anlamış işlerin etnik duvara tosladığını. Alevi ilçelerde satış yok oğlu yok. Aparmış çarşıya Nedim. Almış elaman sayısınca Zülfikar kolye. Takmış boyunlarına. Boynunuzda görsün müşteri, demiş. "Hepinizin ismi de Ali". Her hanede vay Ali'm, gel Ali'm, al Ali'm, hoş gelmişsin Ali'm, boş gitme Ali'm… Derken stok mtok da kalmamış hani.

Bir gün taksit ödemesi için kapıya gider. Açar kapıyı bir kadın. Ödeme yerine bir şeyler ima eder. İçeride de birçok kadın. Af buyur randevu evi dedikleri yer neticede. Kapıdaki kadına sorular sorar Nedim. İşsizlik, yoksulluktan dem vurur kadın. İki gözü iki çeşme. Kazandığından fazlasını teklif eder Nedim. "Şirkette elemanlara yemek yaparsın. Kurtul bu bataklıktan." der. Terk eyler orayı Selin. Dua eder Nedim'e. İşi öğrenince de yükselir pazarlamaya.

Uzundur pazarlama maceraları Nedim'in. Aşık Veysel gibi gündüz gece gitmeye yoktur hacet. Neyse asıl mesele sonudur bunun.

Bölgede saygın bir iş adamı olur. Açıldıkça açılır önü. Arkasında sağlam bir bürokrasi. Eli uzun zümredendir artık. Trafik çevirse çorba parası şöyle dursun selam der geçer. Günün birinde Sanayi ve Ticaret Odası İl Müdürü çağırır. Ahmet Bey. Arası da iyidir. "Vali Bey'le görüşeceğiz." der. Hele derdi neymiş diye de merak eyler. Varır makamına Vali Bey'in. Ahmet Bey de orada. "Çalışkan Ticaret Ltd. Şti'nin sahibi sen misin?" diye sorar Vali. Şaşkınca süzerek. Aldığı cevaba da "Ben de kırk beş yaşlarında kır saçlı kaşar birini bekliyordum." kibarlığını ekler. Yirmi iki yaşında bıçkın bir delikanlıyı görünce resmiyet sümen altı. Kibarlık da protokolde.

Şehirde girmedik yer, satış yapmadık hane bırakmamış ya. Hah. Vali Bey'in akrabasına kadar uzanmış. Fazla bulmuş vali. Eee ne de olsa asgari ücretle besliyor yedi sülalesini. Öyle de bereketli yani.

"Bu malları geri alacaksın." demiş fakir. Demesiyle beraber taksitli satış mukavelesi de okşamış Nedim'in yüzünü. Zor zapteylemiş kendini. Almış kâğıdı. Bakmış satışı da Selin yapmış. Sorun da yok. Hatırlatmış statüsünü. Sabancı'ya verilen iş adamı kartının kendisine de verildiğinden mi dersin. Sanayi Bakanlığı'na ekstra verdiği vergiler mi dersin. Esmiş sağdan soldan. "İade şartları belli. İade ve cayma hakkı süresini geçmiş." demiş. Prosedürden anlayacağını sanmış Vali Bey'in. Ama nafile. Karşısında oturan Ahmet Bey'in de kaşı gözü oynamaktan bir hâl olmuş. Al şunu iade, dercesine.

Vali bu. Laf geçiremeyince açmış telefonu Emniyet'e. Alın bu herifi demiş. Toslamış. Savcılık emri olmadan olmaz, deyip öğretmişler prosedürü Vali'ye. Hızını alamayınca bu defa savcıya. Savcı da şikâyet olmadan mümkün olamayacağını anlatmış. Vali fellik fellik modunda. Aklına Mali Şube gelmiş. Aymazlık bu ya. Mali şube evrak incelemesi yapar ve bir tane eksik gedik bulursa havalandırırlar Nedim'i. O zaman seyret filmi.

Kaldırmış ahizeyi Mali Şube için Vali. Kaldırmış kaldırmasına ama aynı vakit Nedim'in şaplaklarını, yumruklarını naklen iletmekle kalmış. Vali yerde bizim Mike Tyson üstünde. O anda battığını anlamıştır Nedim. Gayrı kim dinler valiymiş, üstüne telsizler ve coplarla abanan aynasızlarmış. Yakmış gemileri. Böylece Anadolu'daki meşru hayatı Vali'yi patates etmesiyle son bulmuş. Mal mülk, davar doluk ne varsa satıp soluğu beş parasız Üsküdar sahilinde almış. Dertli olduğunda gelip Kız Kulesi siluetinde İstanbul'a derin derin baktığı Üsküdar…

Şair'e sorsan bahtiyardı ya. "Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar. Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar." Yatmış delikli kuruşu dahi olmadan çayırda çimende bahtiyarca. Dönmüş dertli evlatların sığınağı baba ocağına.

Oturmuş bir gün kıraathanede Tövbe, adı kıraathane amma kıraat namına bir şey olmayan hiçhâne. Dalmış içeri moloz gibi bir herif. Yok mu moloz dökecek arsa bilen, demiş. Moloz olur da arsa olmaz mı, demiş. Vermiş ayarı Nedim. Göstermiş köşe başındaki Alamancı'nın arsayı. Cigara sarıp şaşalla kovaya daldıkları, şeker yutup patladıkları mekân. Al aşağı ver yukarı sonunda anlaşmış. Sonradan ucuza gittiğini öğrense de kamyon başı otuz kaymeden anlaşmış. Sekiz yüz kamyon moloz olunca, alan razı satan razı. Meteliğe kurşun dahi atamayan Nedim tomarla parayı cukka edip hadi bana eyvallah demiş.

Herifler başlamışlar dökmeye. Birdi, ikiydi, üçtü… Ufukta jandarma. Sarılmış telefona herifler. "Abi Jandarma geliyor. Ne diyah?". Vermiş ikinci ayarı Nedim: "Kaçın!", "Kaçın?" diye şaşkınca yanındakine "Ula kaçın diyo!" diye bozuk plağa sarmış herif.

"Abi define var." diye fısıldamış biri. Gömü bu. Mevzusu da olmaz. Bakalım icabına demiş. Yapmışlar planı. Gitmişler dört kişi. Vurmuşlar kazmayı şehrin göbeğine. Almışlar soluğu karakolda. Karakolu kafalayıp işe ortak etmişler. "Demek ki altınlar beşe bölünecek" repliği misali. Çalışmışlar kazma kürek. Yeni ortakları da ekip otosuyla sokak başında herkete. İş makinalarına taş çıkartmışlar. Varmışlar hedefe. Papaz mezarı. Tam o anda projektörlerle kelli felli apoletliler dikilmiş başlarına. "Vatan'dan geliyoruz." demişler. Şikayetçiler dümeni çakınca Vatan Emniyet'e kadar açmışlar telefon. Sonrası mı? Zeki Alasya Metin Akpınar film sahnesi. Köyden İndim Şehir'e replikleri ile haberlere konu: "Dört kafadar Sultanahmet'in göbeğinde define ararken yakalandı." Falan fıstık.

Gün gelir Bölge Jandarma ile kesişir yolu. İş adamını koparmak adına örerler bir çorap Nedim'in başına. Suçu yıkalım şu adama, yirmi bin de cukka, diye düşünmüşler. Anlamış dümeni Nedim. "Vereyim şu müptezellere bir ders." demiş. Yoksa gayrıresmî dümenlerle boylayacak kodesi. Al takke ver külah derken kaçmış bir şekilde. Üstelik yirmi bin de Nedim'de. Yapılınca gayriresmî dümenler koldaki çizgiler de apoletler de sökülmüş. Her biri bir yere sürgün. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuşlar özeti. Fena çatlatmış işlerini Nedim. Yürümüş.

Harici icraatları çok, hikayeleri uzundur. Diş döker, otuz üçlük diye eline verir adamın icabında. Buraları da ne siz sorun, ne ben diyeyim. Ne de yakalım başını.

İçinde manevi rüzgârlar da eser bazen. Mahalleden tanır Kerem diye bir Müslimi. Görmüş bir gün yolda. Tevbe edeyim demiş. O da memnuniyetle akşama buyur etmiş. Toplamış ekibini. Gidiyoruz, demiş. Nereye abi, demişler. "Tövbe edeceğiz lan bu işlere. Bu âlemi bırakacağız." deyivermiş o rüzgârla. "Onu da yaparız abi!" demişler. Abi ne derse o.

Varmışlar eve. Gelmiş çaylar. Beklemiş Nedim. Allah, peygamber anlatılsın. Aşırlar, Yasin'ler okunsun. "Hu" falan çekilsin. Basmışlar VCD'nin tuşuna. Ekranda Çeçen Rus savaşı. Uygulamalı kafa kesme eğitim sahneleri.

Beti benzi atmış ekibin. Boğazlarını ovuştura ovuştura dalmışlar seyre. "Abi bunlar nasıl tarikat?" diye fısıldamış biri. "Ne bilim oğlum?" demiş Nedim gözlerini ekrandan ayırmadan.

Bir yandan da götürüyorlarmış ikram edilen fıstıkları. Birinin kalmış eli ağzında. Diğerinin çakılmış tabakta. Ötekinin "hık" diye takılmış boğazına. Vurmuş Nedim sırtına. Kerem'i almış bir sırıtma. Dayanamamışlar daha da.

Hırpadak "biz kalkalım" demişler. Yok mok derken zor bela çıkmışlar. "Abi bizim orda Adıyamancılar var. Akrabam da var. Gidelim oraya. On numara tövbe ederiz." demiş elemanın biri. Umduğunu bulamamış Nedim. Rüzgâra yelken açmaya niyetlenmişken, rüzgârını bile yemişler.

Gayrimeşru sarmalının içindeyken kızının ameliyatı gelip çatmıştı işte. Ezdiği paranın haddi hesabı yoktu sonuçta. "Gerekirse yaparım takanak. Sonrasında yolar, koparır, öderim." diyordu. Hem ameliyata var daha üç gün.

Borç aramaya başladı. Bu âlemde tanıdığı bildiği kim varsa çaldı kapısını. Daha dün olan bugün yok, dün tomar taşıyanda lira yok. Tıkanmıştı besbelli. Ne yaptıysa bir lira dahi bulamadı. Gel zaman git zaman ameliyat günü geldi, çattı.

Geldi eve yorgun argın. Şeker yuttuğundan da değil. Her zaman elinin kiri olan, bu âlemde ezdiği "para" denilen illeti aramaktan.

"Yarın gidiyor muyuz?" dedi hanımı. "Tabii, tabii." diyerek vermedi rengini. "Uyandırırım sabah sizi." dedi. Zümrüt ve annesi gitti yatmaya. Yığıldı koltuğa Nedim. "Ulan neydik, ne oldu? İşe bak!" diye çekti bir iç.

"İstemediğim bir tek yer kaldı.", dedi içinden. "Allah'tan!" diye ekledi soluyarak. Küçüklüğünden hatrında kalan abdesti aldı güzelce. Asıl istenecek merciyi nasıl da unutmuştu. Serdi seccadeyi. Yöneldi yıllarca unuttuğu Rabbine.

İsyanına isyan eklediği günleri film şeridi gibi geçiyordu gözünden. Bildiği bir Subhaneke ve Fatiha'ydı. "Cuma'dan Cuma'ya" düzeyince bile değildi Allah ile bağı. Şimdi huzurundaydı O'nun.

Bir yandan gözyaşları suluyordu yanaklarını. En son ne zaman ağlamıştı acaba? Düşündü. Hatırlayamadı. Çocukluğundan otuzuna dek bir ömre sığacak şeyler yaşamıştı. Neler neler…

Okul çağındaki haşarılıkları geldi gözünün önüne. Okumak da neydi. Atılmıştı hayata. Daha o yıllarda başladığı sigara illetine neler eklememişti ki. Şekerinden, kovaya dalmaya, içkisinden çizgi çekme ve taş yakmaya kadar. Az da olsa peynire kadar götürmüştü işi.

Bitmemişti mevzuları. Az düşmemişti karakollara. Kâh deşer düşer, kâh koparır düşerdi. Girmeyelim fazlasına. Az mı dayak yemişti insan azmanı aynasızlardan. Kafasına bir kafa, vücuduna bir vücut daha eklenir öyle çıkardı. Alamazlardı dilinden bir şey. "Şahıstan delile gidersiniz ama benden biraz zor." derdi şirazesi kaymış bir hâldeyken. Babası kızsa da sövse de kollardı yine oğlunu. Belediye'de Şef Hasan'dı. Kadıköy'de hem de. İcabında dalardı karakola, sövüp sapanlardı…

Pazarlamada batırılınca içine girdiği bir âlem onu iyice çekmişti batağa. Bir günah diğerini doğuruyordu. Yer altı dünyasına dair ne varsa hepsine bulaşmıştı.

Hangisinden nasıl kurtulacağım diye düşündü uzun uzun namazda. Bu âlemi bir anda komple terk etmeli, diye düşündü. Çaresi yoktu başka.

Nasıl da unutmuştu Rabbini. "Al işte O istemezse bir lira bulamazsın." dedi nefsine. "Sağa sola vurdun kendini de değil otuz kırk bin, bir lira dahi bulamadın."

Rekâtı rekâta ekliyordu. Bilmiyordu kaç rekât kıldığını. Bitirdi sonunda. Ama niyazlarını değil. Diz çöktü. Açtı ellerini Rabbine. Dua etti, etti, etti… Boğazı düğümlenmişti. Aktı oluk oluk gözyaşları hanımının el emeği çeyizlik seccadesine. Aklına düştü hanımı, çocukları. Tek kelime bilmezdi hanımı Nedim'im karanlık âlemine dair. Ne o ne çocukları…

Düştü hatrına bu demde utandığı bir anı. Konuşmaya başladı nefsiyle. Gözyaşları ve hıçkırıklar eşliğinde.

"Hatırlar mısın Nedim. Bir gün akşam kafam güzel yatmıştım. Şeker yutup patladığım bir geceydi. Sabah küçük kızım yanıma gelmişti. ‘Baba dişlerini niye öyle yapıyorsun?' demişti. Farkında değildim. Etkisi geçmemiş olacak ki dişlerim hâlâ birbirine çarpıyordu. Utandım o an. Kızımdan, her şeyden… O lanet ‘şeker' denilen illetten."

Eve geldiği zamanlarda anlaşılmasın diye basardı gözüne Visine damlasını. Kızarıklık mızarıklık kalmazdı. Aynasızları görünce yapılan ilk hamleydi bu. Kimse de çakmazdı. Hanımköylü olduğu için değil. Utandığı için yapardı bunu.

Şimdi de biriktirdiği günahlarla Rabbinden utanıyordu işte. Ameliyat bir vesile olmuştu buna. Rabbinden istedi çaresizce.

"Senden başka gidecek yerim yok Rabbim. Muhtacım senden gelecek olana. Güçsüz, aciz ve zayıfım. Bir çok şeyi yapacağımı zannetmişim. Fakat hiçbir şey olmadığımı anladım. Sana söz veriyorum. Ahdediyorum Rabbim. Bundan sonra senin istediğin gibi bir kul olacağım. Senin rızan doğrultusunda yaşayacağım. Ahdimdir, sözümdür. Sen kızıma şifa ver. Şifa ancak sendedir. Sen beni bu durumdan çıkar. Rabbim, Rabbim, Rab…" kesmişti hıçkırıklar niyazını.

Sabaha dek devam etti bu nedamet gözyaşları. İsmiyle müsemma olmuştu artık. Nedim… İsmi gibi pişmandı artık. "Gideceğim bir yere, alacağım tövbe." diyordu.

Söz vermişti Rabbine. Sözünün eri olmak hayatının değişmez parçasıydı. Düsturuydu. Herkes de öyle bilirdi. Fakat bu defa ahdi Rabbine idi.

Sabah kaldırdı hanımını ve kızını. Ameliyat günüydü. Para olmadan kayıt ve yatış yapılmıyordu. Hele ki o burjuva hastanesinde. Kapının önüne koyarlar da gözünün yaşına bakmazlar adamın. Paran yoksa hasta "in" oluyordu "out".

Cep delikti. "Nasıl gideceğim? Nasıl yapacağım?" diye iç geçirdi. Ne masaya yumruk vurmakla olurdu, ne emaneti dayamakla ne de koparmayla. İçindeki bir ses "git" diyordu. O ses sürüklüyordu onu hastaneye. Bugün olmazsa kızının artık duyamayacağını bildiği için bir mengeneye sıkıştığını da hissetmişti. İliklerine kadar hem de.

Eşine tek kelime etmedi. Onlara bugüne dek tek sorun dahi yansıtmamışken şimdi nasıl söylerdi?

Bindiler araca. Elde var sadece depodaki mazot.

Suskundu. Durgundu. Yapı olarak beş parasız kendisini bu duruma sokacak ve oraya böyle gidecek biri değildi. Fakat o, içindeki sese kulak verdi.

Bir yanı çaresizlik, bir yanı umuttu. Bir yanı zemheri, bir yanı bahar. Teypte de Ahmet Kaya onu söylüyordu adeta:

"… Bu ne yaman çizgidir bu.

Bu ne çıldırtan denge.

Yaprak döker bir yanımız

Bir yanımız bahar bahçe."

Artık yoldalardı…

Devam edecek inşallah...

 

Bu Sayfayı Paylaş :