Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ahiret Gününe Yakîni İmanın Faydaları Çeviri MAKALE

2014-02-01

Hamd tek olan Allah'a mahsustur. Salât ve selam önderimiz olan Peygamberimiz Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem, âlinin, sahabelerinin ve kıyamet güne kadar onun hidayetiyle aydınlananların üzerine olsun.

Emma ba'd;

Madem ki ahiret gününe iman, kendisi olmadığı takdirde bir Müslümanın imanının sahih olmayacağı altı iman esasından biridir...

Madem ki ahiret gününe imanın Müslüman'ın hayatında ve Allah'ın subhanehu ve teâlâ emirlerine itaat edip nehyettiği şeylerden uzak durmasında etkin bir rolü vardır...

Madem ki ahiret gününe imanın kalplerin ve insanların ıslahında ve insanların dünyada ve ahirette saadete ulaşmalarında büyük bir etkisi vardır...

Madem ki bu büyük günü, ahiret gününü unutmak ve ondan gafil olmak insanların hayatı ve varacakları yerleri hususunda çok büyük tehlikelere yol açmaktadır...

O halde Kur'an-ı Kerim'in tekrar tekrar bu günü hatırlatmasında ve neredeyse Kur'an-ı Kerim'in her sayfasında bir şekilde ahiret gününden bahsedilmesinde garipsenecek hiçbir durum yoktur.

Kitap ve Sünnet bu dehşetli günün bütün hallerine en küçük ayrıntısına varıncaya kadar büyük bir önem vermiş ise, bizim bu iki vahyin bu derece önem verdiği bir mesele hakkında gaflet içinde olmamız büyük bir cehalet ve ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Şüphe yok ki bizden her birimizin meşgul olması gereken en büyük mesele; niçin yaratıldığı, yaşamı, hayatta olma amacı, geleceği, (ahirette cennete mi cehenneme mi) varacağı ve said mi şakî mi olduğu meselesidir. Her ne olursa olsun bu meselenin önüne hiçbir şeyi geçirmek caiz değildir. Bu meseleden düşük olan tüm meseleler(in çözümü) kolaydır, bu meselenin dışındaki tüm meseleler (bu meseleye göre) önemsiz meselelerdir. İnsanın kendisinin ve ailesinin hayatlarını ve saadetlerini hüsrana uğratmasından daha büyük ve daha vahim bir mesele var mıdır? Zaten bundan sonra geriye ne kalır ki?

"De ki: 'Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.' " (39/Zümer, 15)

Bu Konunun Önemi Şu Maddelerde Ortaya Çıkar:

1. Zamanımızda dünyanın her şeyi ile insanların önüne serilmiş olması, yeni üsluplarla gece ve gündüz tuzaklarının, insanların gözünde dünyayı süslü gösteren ve insanları ahireti hatırlamaktan alıkoyan pis propagandaların buna eşlik ediyor olması. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem sahabelerinin imanları ve takvaları –günümüzde olduğu gibi dünya onların önüne serilmiş olmasa da- onları dünyaya aldanmaktan alıkoyuyor ve ahirete hazırlıyordu. Hiç şüphe yok ki bizlerin birbirimize ahireti ve onun için hazırlanmanın önemini hatırlatmaya olan ihtiyacımız sahabelerin buna olan ihtiyacından kat kat daha fazladır.

2. İnsanlardan birçoğunun dünyaya meyletmesi. Bunun sonucu olarak da kalpler katılaşmış, gözler adeta taşlaşmış ve Allah'ın subhanehu ve teâlâ kitabı terkedilmiştir. Bizden biri Kur'an okuduğu zaman gafil bir kalp ile okur olmuştur. Artık böyle bir kalbin Allah'ın zikri anıldığı zaman ürpermesi nasıl mümkün olur? Böyle bir kalp sahibi nasıl olurda Allah korkusuyla gözünden yaş akıtabilir? Bu durum namazlara da yansımış ve namazda huşulu ve mutmain olanlar son derece azalmıştır. Yardım yalnız Allah'tan dilenir...

3. Ahiret gününü hatırlamanın salih amele, hayır işlerini yapmada acele etmeye ve münkerleri terk etmeye teşvik eder olması. Zira vacip olsun sünnet olsun, salih ameller işlemede tembel davrananlar, yalnızca ahiret gününden gafil olup başka şeylerle meşgul oldukları için tembel davranmışlardır. Allah subhanehu ve teâlâ salih kulları nitelerken şöyle buyurur:

"Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır." (24/Nur, 37)

"Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.' " (39/Zümer, 15)

Asrımızda karmaşık problemlerin ve genelde umutsuz bir hayata sürükleyen huzursuzluk ve depresyon gibi birçok psikolojik hastalığın kendisinden peyda olduğu kronik hastalıkların ortaya çıkması, bunun neticesi olarak da Allah'tan subhanehu ve teâlâ ve ahiret gününü hatırlamaktan uzaklaşma.

Çağımızın bazı toplumlarında zulmün çoğalması ve başkalarının malını haksız yere yemek suretiyle insanların birbirine zulmeder olması, aynı şekilde namuslara leke sürülmesinin, hasedin, kinleşmenin, ayrılık ve ihtilafın özellikle de davetçiler ve ilim talebeleri arasında çoğalması. Hiç şüphe yok ki bu tür hastalıklara, Allah'ın subhanehu ve teâlâ huzurunda toplanacağımızı ve ahiret gününü hatırlamamızdan daha güzel ve etkili hiçbir ilaç yoktur.

Dünyaya meyletmenin ve ahiretten gafil olmanın nefislerin zayıflamasında en büyük etkenlerden biri olması. Bu durum ahiret gününü ve o günde olan nimetleri ve cehennemi sürekli hatırlatmayı kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü bu tür bir hatırlatma, zayıflığa ve ümitsizliğe teslim olmama ve himmetlerin dinç tutulması –Allah'ın subhanehu ve teâlâ sevabı, kendisine davet edenler ve yolunda cihad edenler için hazırladığı nimetler umulduğu- için son derece tesirli olacaktır.

Davet ve eğitim programlarında, basiret üzere Allah'a davet edebilme ve doğru yolda yürüyebilme konusunda büyük etkisi olan ahiret günü eğitimine verilen önemin azalması. Fakat davete önem verenlerden bazılarının 'Ahiret günü kendisi hakkında çokça vaaz yapılan bir konudur.' veya 'Bu konu hissi ve duygusal bir konudur.' diyerek ahiret gününü hatırlatmanın faydasını azımsayıp önemsemediğini görürüz. Oysa ki Allah'ın subhanehu ve teâlâ kitabını ve Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem sünnetini düşünen kişi, dünya ile ahiret ve mükafat ile ceza arasında kopmaz bir bağın varlığını, apaçık bir vaaz ile rahatlıkla görür. Allah'tan hepimizi doğru yola iletmesini ve sünnete tabi olup, nebevi menhec üzere yürümeye bizi muvaffak kılmasını dileriz.

Ahiret Gününe Kesin İnanmanın Umulan Etkileri;

Şüphe yok ki ahiret gününe ve onun dehşet verici haberlerine kesin inanmanın kulun kalbinde, dilinde, bütün organlarında ve hayatının her alanında ortaya çıkacak güzel faydaları ve apaçık eserleri vardır. Fakat ahiret gününe inanmak, kendisine sabır, şehvetlere ve engellere karşı mücahede ve gayret eklenmedikten sonra yalnız başına yeterli olmaz. Çünkü bizden her birimizin ahiret gününe ve onun ürpertici sahnelerine kesin iman etmesine rağmen hayatında bu imanın faydalarının zayıf olduğunu görmesi mümkündür. Öyle ise bu zayıflığın mutlaka bir sebebi vardır.

Allame İbni Kayyım rahimehullah konuya açıklık getirerek şöyle der:

Soru; Kişinin ahirete, cennete ve cehenneme kesin iman etmesi ile hayır amellerinde geri durması nasıl bağdaşır? İnsan tabiatı, bir kulun yarın Kral'ın huzuruna çağrılacağını veya son derece şiddetli cezalara maruz kalacağını ya da kendisine en güzel şekilde ikramda bulunulacağını bilip de bundan gafil geceleyen, kralın huzurundaki konumunu düşünmeyen ve bunun için hazırlanmayan bir tabiat üzere midir?

Cevap; Bu gerçekten insanların birçoğunu ilgilendiren doğru bir sorudur. Bu iki şeyin bir araya gelmesi çok şaşılacak bir durumdur. Ahiret gününe kesin inanılmasına rağmen amellerde gevşeklik göstermenin birçok sebebi vardır;

Bu sebeplerden bir tanesi ilmin ve kesin/yakîni imanın zayıflayıp azalmasıdır. İlmin eksilip azalmayacağını söyleyen kişinin sözü, sözlerin en yanlışı ve en batılıdır.

Halilu'r Rahman İbrahim aleyhisselam Rabbinin kudretini bilmesine rağmen –sırf kalbinin mutmain olması ve ğayben bilinene tanık olmak için- kendisine ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemişti.

Ahmed bin Hanbel'in rahimehullah Müsned'inde rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Haber (yoluyla elde edilen bilgiler) bizzat görme (ile elde edilen bilgiler) gibi değildir." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/215, 271. Ahmed Şakir, hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir, 1842.)

İlmin zayıflığı ile birlikte bir de ilmin her an hazır bulunmaması, kalbin -ilme zıt olan şeylerle meşgul olmasından dolayı- bazen veya çoğu zaman ilimden bihaber olması, tabiatların bilmezden gelmesi, arzu ve isteklerin üstün gelmesi, şehvetlerin her şeyi kuşatmış olması, kendi kendini kandırma, şeytanın aldatması, ahiret vaadinin beklenmesi ve hemen gelmemesi, arzu, ümit ve beklentilerin artması, gaflet uykusu, karşılığı hemen elde edilen şeylerin sevgisi, tevillerin verdiği rahatlık ve örf ve âdetlere ülfiyet, gökleri ve yeri yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutan Allah'tan başkasını, iman kontrolünü elinde tutamaz hale getirmiştir. Bundan dolayıdır ki insanlar en düşüğü kalpte zerre miktar oluncaya kadar imanda farklılık göstermektedirler.

Bu sebeplerin hepsi basiretin ve sabrın azlığından kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki Allah subhanehu ve teâlâ sabır ve yakîn ehlini övmüş ve onları dinde önderler kılmıştır:

"Sabredip ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık." (32/Secde, 24) (' El-Cevabu'l Kâfi, s.54.)

Ahiret Gününe Yakîni İmanın Umulan Faydaları;

Bu büyük güne kesin inanmayla alakalı gerekli olan bu girişten sonra bu faydaları saymaya başlayabiliriz, başarı yalnız Allah'tandır;

1. Amelleri yalnız Allah için yapıp ihlaslı olmak ve Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem tabi olmak;

O büyük korkunç günde Allah'a subhanehu ve teâlâ kavuşacağına kesin iman eden kişi, amellerine düşkün olur ve amellerini boşa çıkaracak büyük olsun küçük olsun bütün şirklerden uzak durur. Zira büyük şirk bütün amelleri boşa çıkarır ve bu ameller etrafa dağılan zerreciklere dönüşüverir. Küçük şirk ise, az bir riya, kendini beğenme, yapılan iyiliği başa kakma ve dünyalık makam, mevki ve saygınlık isteği gibi içinde bu kendi nevilerinden biri bulunan amelleri boşa çıkarır. Kul Rabbine kavuşacağına ne kadar çok yakînen inanırsa, amellere en çok ihtiyaç duyduğu kıyamet gününün o dehşetli sahnesinde amellerinin boşa çıkmaması için o kadar çok istekli olacaktır. Bundan dolayıdır ki kişi, Allah'ın kendisini faydalandırmasını umarak, amellerini ihlasla yapıp onları korumak için nefsiyle mücadele eder. Aynı şekilde Allah'a dönecek olmaya yakîni iman, kulun bütün amellerinde Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem -bid'at çıkarmadan ve değişiklik yapmadan- tâbi olmasını sağlar. Zira Allah subhanehu ve teâlâ yalnızca ihlasla yapılan ve şeriate uygun olan amelleri kabul eder. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, 'Sizin ilahınız ancak bir tek ilahtır' diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.' " (18/Kehf, 110)

2. Dünyaya karşı uyanık olup ondan sakınmak, zorluklarına karşı sabırlı olmak, zühd sahibi olmak ve kalbin mutmain ve selamet içinde olması;

Kul ahireti hatırlamayı çoğaltıp daima aklında hazır edince, dünya zevklerinden uzaklaşmakla beraber dünyadan ve onun fitnesinden sakınmak onun kalbine yerleşecektir. Bunlar kalbine yerleşince de dünyanın ihtişam ve güzelliğini dikkate alıp onunla ilgilenmez, dünyalık bir şeyi elinden kaçırdığı için üzülmez, Allah'ın subhanehu ve teâlâ bazı kullarına -kendilerini imtihan için- verdiği nimetlere göz dikmez. Kişi bu faydalar ile nimetlendiğinde buna bağlı olarak çok önemli ve güzel olan şu faydalarda ortaya çıkar: kanaat ve kalbin hırstan, hasetten, kin ve nefretten selameti. Çünkü ahireti ve onun ürpertici haberlerini düşünerek yaşayan kişinin aklını, dar ve sınırları olan dünya meşgul edip endişelendirmez. Bunun yanı sıra şunu da gözetmemiz gerekir ki Müslümanın ahiret gününe iman etmesi ve dünyada züht hayatı sürdürmesi, dünyadan el etek çekip rızkını aramaması anlamına gelmez, Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma." (28/Kasas, 77)

Kişinin bu bilinçte olması, kendisine ruhî bir rahatlık, kalp saadeti ve zorluk ve musibetlere karşı sabır ve tahammül gücü sağlar. Bunun sebebi ise, kişinin Allah subhanehu ve teâlâ katında olan mükâfat ve sevaba karşı umudu, zorlukların elbet bir gün son bulacağını bilmesi ve her zorluktan sonra bir kolaylığı gözetleyip Allah'a kavuşma günündeki sonsuz sevap ve ecri ummasıdır. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz." (4/Nisa, 104)

Kalp bu düşüncelerden birini kaybedince kendisine tedirginlik, endişe ve tasalanma hâkim olur. Bunun neticesi olarak da üzüntü, sıkıntı, bunalım ve huzursuzluk baş gösterir. Dünyayı hakikati üzere tanıyıp da, kalbi ahiret endişesiyle dolu olan kişi, dünya için üzüntüden helak olmaz, dünyalık bir şeyi elde etmek için nefes nefese kalmaz, kalbi kin ve haset beslemez, dünyalık bir şeyde yarışmaz, sabrı tükenmez, zorluk ve musibetlere karşı sabırsızlık gösterip tahammülsüzlük etmez ve bu fani dünyada bir şeyden mahrum olursa bu konu hakkında Allah'ın subhanehu ve teâlâ bir muradının ve önemli bir hikmetinin olduğunu bilir ve kıyamet günü mükâfat bekler. Allah şöyle buyurur:

"Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır." (43/Zuhruf, 33-35)

3. Allah'a yaklaştıran salih amellerle azık edinme, günahlardan sakınma ve yerine, tevbe ve istiğfarda acele etme;

Allame İbni Kayyım rahimehullah şöyle der:

Herhangi bir şeyi umup arzulayan kişinin o umduğu şeye şu üç şeyle sımsıkı sarılması gerekmektedir:

1. Arzuladığı şeyi sevmeli.

2. Arzuladığı şeyin elinden kaçmasından korkmalı.

3. Arzuladığı şeyi elde edebilmek için mümkün olduğu kadar çaba sarf etmeli.

Bu üç şeyden biri olmaksızın bir şeyi ummak ve arzulamak temenni (imkânsızı talep etme) kısmındandır. Bir şeyi arzulamak ile o şeyi ummak arasında çok fark vardır. Zira bir şeyi uman kişi o şeyi kaybetmekten korkar, yolda yürüyen kişi korktuğu zaman yürümesini hızlandırır.

Tirmizi'de rivayet edilen bir hadiste, Ebu Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem şöyle söylediğini aktarır:

"Kim Allah'ın azabından korkup sakınırsa cenneti elde etmek için hemen yola koyulur. Kim de yola koyulursa arzusuna kavuşur. Ama dikkat edin! Allah'ın ticaret için ortaya koyduğu malı çok pahalıdır. Dikkat edin! Allah'ın ticaret eşyası ise cennettir." (Tirmizi, Kıyametin vasıfları kitabı, 18. Bab, Hadis no: 2450)

Allah subhanehu ve teâlâ ümit beslemeyi salih amel sahipleri için kıldığı gibi korkuyu da salih amel sahipleri için kılmıştır. Bundan anlaşılmaktadır ki sahibine fayda sağlayacak korku ve ümit besleme, amelle beraber olan korku ve ümit beslemedir. Allah şöyle buyurur:

"Rablerinin azametinden korkup titreyenler, Rabblerinin ayetlerine inananlar, Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler, İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler." (23/Mü'minun, 57–61)

Tirmizi'de rivayet edilen bir hadiste, Aişe radıyallahu anha şöyle der:

"Rasûlullah'a bu ayeti sordum ve dedim ki: 'Onlar içki içen, zina yapan ve hırsızlık yapan kimseler midir?' o da dedi ki: 'Hayır ey Sıddık'ın kızı, bilakis onlar oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren amellerinin kabul edilmemesinden korkan kişilerdir; işte onlar hayırlarda yarışırlar.' " (Tirmizi, Tefsir kitabı, Mü'minun Suresinin tefsiri, hadis no: 3175. Müsned, İmam Ahmed, 6/159.)

Allah subhanehu ve teâlâ iyi kimseleri korkuyla beraber iyilik yapmakla vasıflandırıp, kötüleri de kendi azabından emin olarak kötülük yapmakla vasıflandırarak (El-Cevabu'l Kâfi, s.57–58.)şöyle buyurmuştur:

"İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (2/Bakara, 218)

Allame İbni Kayyım rahimehullah şöyle der: 'Allah'ın onların ümitlerini, sayılan itaatleri yapmalarına bağladığını iyi düşün. Gururlu ve yanılmış kişiler şöyle derler: Allah'ın rahmetini yalnızca, Allah'ın haklarını çiğneyip aşırıya gidenler, emirlerini öğrenip onları uygulamayıp isyan edenler ve onun haramlarına karşı cüretkâr davrananlar umabilir.' (El-Cevabu'l Kâfi, s.56.)

1. Allah'a davet ve Allah yolunda cihad:

Ahiret gününe kesin inanma sonucunda elde edilecek bu fayda, her ne kadar salih amellerden olması ve Allah'a subhanehu ve teâlâ yaklaştıracak en faziletli amellerden olması yönüyle bir önceki faydanın altına girse de sayacağımız birkaç sebepten dolayı müstakil bir başlık altında değerlendirdik;

a. Cihadın ve Allah'a davetin fazileti ve her ikisinin de insanları Rabblerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarmadaki etkileri. Bundan dolayı cihad ve Allah'a davet Allah'a en sevimli amellerden olmuştur. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve 'Kuşkusuz ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (41/Fussilet, 33)

b. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem cihadı İslam'ın zirvesi olarak nitelemesi. Cihad aynı zamanda dünya hayatından el etek çekmeyi ve ihlâslı olmayı sağlar. Elbette ki cihadın bu sayılan faydaları kavimcilik, mal veya liderlik için cihad edenler için değil bilakis Allah subhanehu ve teâlâ yolunda, dinin tamamının Allah'ın olması ve Allah'ın dininin yücelmesi için cihad edenler için geçerlidir. İhlâsın mertebelerinin en yücesi canı ve malı Allah'a teslim etmektir, nitekim Allah şöyle buyurur:

"Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak vaadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır." (41/Fussilet, 33)

c. Allah yolunda cihattan, bozgunluğa karşı savaştan ve insanları âlemlerin Rabbine boyun eğdirmekten bahsetmek, ahiret günü için çalışıp onun için hazırlanma yolunun insanlardan uzaklaşmakla, dünyayı kendisini sevenlere terk etmekle ve kişinin kendi nefsi ve onun kusurlarıyla uğraşmasıyla olacağını söyleyenlere en büyük bir reddiyedir.

Evet, ahiret için hazırlanmanın bu şekilde olacağı bazı tasavvufçuların ve dünya ve ahiretin hakikatini yanlış anlayanların görüşüdür.

Peki ahiret gününe imanın bize ne tür faydaları vardır?

1. Zulmün her çeşidinden sakınma

Yaşadığımız şu asırda Müslümanlar arasında zulüm, kin ve düşmanlığın artması, kişinin başkasının canına, malına ve namusuna zulmetmesini engelleyecek şeyleri şunlarla sınırlı kılmıştır; Allah'a subhanehu ve teâlâ bir gün geri döneceğine kesin iman etmek, hak sahibine hakkını vermek ve mazlumu zalimin zulmünden kurtarmak. Kul kıyamet gününde ki o korkunç ve kritik durumunu ve Allah katında hiçbir şeyin zayi olmayıp her şeyin hesabının verileceğini hatırlayınca, -ki Allah şöyle buyurmaktadır: "Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz." (21/Enbiya, 47) "Zulüm yüklenen, mutlaka hüsrana uğramıştır." (20/Taha, 111)- kul bu sahneleri hatırlayınca ve bu ayetlerle öğüt alıp bunların vuku bulacağına kesin inanınca hiç şüphe yok ki bunlar, insanların haklarını önemsememekten ve başkalarının canlarına, mallarına ve namuslarına zulmetmekten kendisini alıkoyacaktır. Kişi bilmelidir ki o gün herkes karşı taraftan hakkını tam alabilmek için hırsla ve tartışma ile hakkını arayacaktır. Özellikle de kulun, değil kendisine uzak olanların bilakis annesinin, babasının, eşinin ve çocuklarının kendisine zulmetmiş olmasını isteyeceği o korkunç günde durum böyledir. Bilinmelidir ki bu günde hakları ödemek dinar ve dirhemle değil bilakis iyilikler ve kötülüklerledir.

Keşke bizler hâkimlerin en adaletlisi olan Allah'ın subhanehu ve teâlâ iki hasım arasında ve tüm insanlar arasında hüküm vereceği o günü daima hatırlasak. Keşke bizler bu büyük günden gafil olmasak da birbirimize zulmetmesek, birbirimizin etlerini yemesek ve ilimli ve adaletli olarak konuşsak. Zira kişiyi tüm bu sayılanlardan, yalnızca Allah'tan ve onun huzurunda hesap vermekten korkmak ve bunların vuku bulması kesin olan o günde vuku bulacağına kesin inanmaktan başka hiçbir şey engelleyemez, Allah şöyle buyurur:

"(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir. Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz." (39/Zümer, 30-31)

2. İnsanlar arasında Allah'ın şeriatı ile hükmetmeye karşı güven ve istikrarın oluşması

3. Arzu isteklerin azaltılıp sınırlanması ve vaktin korunması

Hiç şüphe yok ki şeytanın kula tuzak kurmak için girdiği kapılardan en tehlikelisi, sahibini ahiretten gafil kılan arzu isteklerin çok olması, dünya hayatının süslerine aldanmak ve son nefese varıncaya kadar ömrün kıymetli saatlerini zayi etmektir. Kişiye bu arzu ve isteklere son veren eceli gelince, ömründe kaçırmış olduğu fırsatlara ve zayi ettiği vakitlerine pişmanlık duyar. Fakat Allah'a subhanehu ve teâlâ dönmeye kesin inanmak, dünya hayatının kısalığını, ahiret hayatının ebediliğini ve sonsuzluğunu daima hatırlamak, uzun emeller ile kısa vakitleri zayi etmeyi tedavi eden en faydalı ilaç olacaktır.

İbni Kudame rahimehullah şöyle der: 'Bilinmelidir ki uzun emeller beslemenin iki sebebi vardır:

1. Dünya sevgisi

2. Cehalettir

1. Sebep olan dünya sevgisine gelince; insan dünyaya, onun şehvetlerine, lezzetlerine ve onunla bağlantılı şeylere alışınca kalbine bunlardan ayrılmak ağır ve zor gelir. Dolayısıyla da bunlardan ayrılmasına sebep olan ölümü tefekkür etmesi imkansızlaşır, zira bir şeyden hoşlanmayan kişi onu kendisinden uzaklaştırır ve savar.

2. Sebep olan cehalete gelince; insan gençliğine güvenir ve genç iken kendisine ölümün gelmesini uzak görür hatta ihtimal bile vermez. Miskin bir kişi şehrinin yaşlıları sayıldığı zaman onların on kişiden daha az olduklarını düşünmez mi? Onların bu kadar az olmasının sebebi ölme oranının gençlerde daha çok oluşudur. Zira bir yaşlı ölünceye kadar bin tane genç ölmektedir. İnsan bazen sağlıklı oluşuna aldanmakta ve -uzak görse bile- ölümün kendisine aniden geleceğinin farkına varmamaktadır.' (Muhtasaru Minhacu'l Kasidin, s.367-368.)

4. Sıhhatli düşünme, terazilerin düzene girmesi ve şahsiyet ve kişiliğin yücelmesi

Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve hesap ve ceza gününe yakinen inanıp ondan gafil olmayan kişi ile ahiret gününe iman etmeyen veya iman edip oyun ve eğlencelere dalarak ondan gafil olan kişi ne dünyada ne de ahirette asla eşit olmaz.

Ahirette eşit olmayacaklarını Allah'ın subhanehu ve teâlâ şu sözü açıklamaktadır:

"Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (59/Haşr, 20)

Dünyada eşit olmamaları ise; dünyaya gönderilmesinin büyük bir gayesinin olduğunu ve diriliş, hesap ve ceza günü Allah'ın huzuruna çıkacağını bilen kişi ile ahiretten gafil olup bu dünyanın yalnızca dış görünüşünü bilen kişi asla karşılaştırılamaz.

Bu iki kişi ne tefekkürde, ne kendisinde olayların tartıldığı terazide ne de hükümde asla karşılaşamaz eşit olamazlar. Dolayısıyla birinci kişinin menhecinin ve terazisinin yüce olmasından dolayı himmeti ve kişiliği ne kadar yükselirse, ikinci kişinin terazisinin bozukluğundan ve tasavvurunun alçaklığından dolayı kişiliği o kadar alçalır ve rezil olur. Allah subhanehu ve teâlâ dünya ehlini niteleyerek şöyle demiştir:

"Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler." (30/Rum, 7)

5. Allah'ın rızası ve cennet ile başarı elde etme, Allah'ın gazabından ve ateşten kurtulma

Ahiret gününe yakînen inanmanın bu faydası, en önemli fayda, en önemli gayedir ve faydaların da sonuncusudur. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Ali İmran 185.)

Şeyh Sadi rahimehullah Allah'ın subhanehu ve teâlâ:

"Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir." sözünü tefsir ederek şöyle demiştir: 'Yani elem verici azaptan kurtulmak suretiyle, içerisinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın aklına gelmeyecek şeyler bulunan Naim cennetlerine ulaşıp büyük kurtuluşu elde etmiştir. Ayetin mefhumu muhalifi şöyledir; kim ateşten uzaklaşmaz ve cennete giremezse o kurtuluşa erememiş bilakis ebedi olarak şakî olmuş ve ebedi olan azaba müptela olmuştur. Bu ayette berzah âleminde nimetin ve azabın olduğuna ve dünyada iken herhangi bir amel yapan kişiye yapmış olduğu amellerin bir örneğinin berzah âleminde sunulup bazılarının karşılığını göreceğine ince ve latif bir işaret vardır.' (Tefsiru's sadi 1/467–468.)

Yerleri ve gökleri yaratan, cömert olan, hamd yalnızca kendisine özgü olan ve Celal ve İkram sahibi Rabbimiz, senden cenneti ve cennete yaklaştıran söz ve amelleri nasip etmeni, ateşten ve ateşe yaklaştıran amellerden uzaklaştırmanı ve dünyayı bizim en çok tasalandığımız şey ve ilmimizin nihai noktası kılmamanı istiyoruz. Ey Kayyum ve merhamet edenlerin en merhametlisi olan Rabbimiz.

Bu Sayfayı Paylaş :