Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ahiret Senin İçin Daha Hayırlıdır! Özcan YILDIRIM

2017-10-25

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَالضُّحَى (1) وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى (2) مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى (3) وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى (4) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى (5) أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى (6) وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى (7) وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى (8) فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (9) وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ (01) وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (11)

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Kuşluk vaktine andolsun,

2. 'Karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye,

3. Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4. Şüphesiz senin için son olan (ahiret), ilk olandan (dünyadan) daha hayırlıdır.

5. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen razı olacaksın.

6. Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?

7. Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8. Bir yoksul iken, seni bulup zengin etmedi mi?

9. Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.

10. İsteyip, dileneni azarlayıp çıkışma.

11. Rabbinin nimetini durmaksızın anlat."

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

"وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى"

"Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır."

Bu ayeti iki şekilde açıklamamız mümkündür:

1. Bundan sonraki hayat, işin sonu, öncekinden daha güzel olacak. Peygamberliğin son zamanı, ilk başlardaki gibi olmayacaktır.

2. Ahiret ve ahiretteki nimetler, dünya hayatından daha hayırlıdır.

Allah subhanehu ve teâlâ, Peygamberini rahatlatmak için indirdiği nurdan damlaların bu kısmında ileride vuku bulacak hususları müjdeliyor. Bunların geçici olduğunu, yolun başında çekilen eziyetlerin aslında ileride olacak güzelliklerin habercisi olduğunu hatırlatıyor.

Allah, Peygambere: 'Nübüvvetin ilk zamanlarında çektiğin sıkıntılar son bulacak ve sonraki hayat senin için daha hayırlı olacaktır. Vahyin şiddetine ve ağırlığına alışacak; artık risaletin son hâli, ilk hâlinden daha güzel ve hayırlı olacaktır.' diyor.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem bu kutlu dava uğruna çektiği eziyet ve sıkıntıyı kimse görmemiş, o, sallallahu aleyhi ve sellem İslam davetinin ilk günlerinde müşrikler tarafından türlü eziyetlerle karşılaşmıştı.

"Allah yolunda, hiç kimsenin görmediği eziyetlere katlandım. Benim düştüğüm dehşetli hâllere hiçbir kimse düşmemiştir. Öyle zamanlar oldu ki, üzerimizden otuz gün otuz gece geçtiği halde ne Bilal ne de ben, onun koltuğu altında sakladığı az bir yiyecek dışında canlıların yiyebileceği hiçbir şey bulamadık." (Tirmizi)

Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü'ne indirdiği ilk ayetlerde olduğu gibi Duha suresinde de ahiret yurdunu hatırlattığını görmekteyiz. İslam davetini omuzlayıp bu uğurda ter döken kişiler 'ahiret' bilincinin temel eğitim unsuru olduğunu unutmamalıdırlar. Aile, içtimai/sosyal ve cemai yaşantılarında eğitimin bir parçası olan bu argümanı asla göz ardı etmemelidirler. Çevresindeki kişileri daima bu öğreti etrafındaki örneklerle irşad etmeli ve mevcut konjonktürde de yaşantılarını buna şahit kılmalıdırlar.

Yıllardır bir hedefi olmayan, başıboş yaşayan ve tek derdi maddi ve manevi egosunun tatmini için ter dökenler şöyle dursun, Allah Rasûlü'nün, sahabilerin ve selefin hedefinin ne olduğu ve hedef doğrultusunda içinde bulundukları zaman diliminde neler yaptıkları ve yapmaya gayret ettiklerini iyi okumalı ve okutmalıyız.

Abdullah b. Mesud radiyallahu anh anlatıyor:

"Bir gün Rasûlullah bir hasırın üzerine yatıp uyumuştu. Uyandığında hasır, vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. O sırada Ömer geldi ve:

_ Ey Allâh'ın Rasûlü!..! dedi. Daha yumuşak bir yatak üzerinde yatsan ne olur? Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:

_ Benim dünya ile ne kadar alakam olabilir ki? Ben, bu dünyada, çok sıcak bir günde yolculuk ederken bir ağacın altında azıcık dinlenen, sonra da oradan kalkıp giden bir yolcu gibiyim!.." (Ahmed b. Hanbel, Tirmîzî, İbni Mâce)

Bu, Allah Rasûlü'nün vahyin doğrultusunda ortaya koyduğu dünyaya bakış ilkesidir. Bugün Müslümanların içinde bulunduğu vakada yaşanılan problemlerin başında maalesef bu gelmektedir. Müslümanlar ya hedeflerini bilmedikleri, ya hedeflerini unuttukları ya da hedeflerinin çok küçük olmasından ileri gelen birtakım problemlerle karşılaşabilmektedirler. Bunların başında da dünyaya bakış açısı gelmektedir. Buna direkt tesir eden hususlardan bir tanesi de müşriklerle iç içe yaşıyor oluşlarından kaynaklı onların hayat standartlarından etkilenmeleridir. Böylece zaman ilerledikçe aradaki fark sadece zahiri birtakım sembollerden ibaret kalıyor. 

İslam'a ilk adım atan ve bu davayı omuzlamaya aday olan her bir bireyin dünyası az ve özdür. Fakat zaman ilerledikçe dünyadaki kazıkları, onu Allah'a ve Rasûlü'ne hicret edecek engelleri ve ağırlıkları artmaya başlar. Kendisinde bu yükleri kaldıracak manevî kuvveti de bulamayınca onun altında ezilmeye başlar. Dün davasını imar etmeye çalışan bir profilden bugün dünyasına renk katmaya ve bunda yarışmaya başlayan bir prototip hâline gelmeye başlıyor maalesef. Bunun örneklerini hem kendi yaşantımıza hem de çevremizde olup biten ve hususen eski canlılıklarımıza kıyas ederek görebilmemiz mümkündür. Tüm bunlar da hedefin küçük ve basit tutulması veya asıl hedefin unutulmasından kaynaklanmaktadır.

"وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى"

"Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen razı olacaksın."

İbni Abbas radiyallahu anh bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: 'Peygambere Allah'ın kendisinden sonra ümmetine nasip edeceği fetihleri gösterildi. Bundan dolayı da sevindi. Bunun üzerine bu ayetleri indirildi.'

Allah'ın, Rasûlü'nü teskin için söylediği bu vaadi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha hayattayken gerçekleşmiştir. Arap yarımadası, güney sahilinden Şam'a, oradan Farsların kapısına, Basra'dan Kızıldeniz'e kadar İslam beldesi olmuştu. Bu durum, o gün tahayyülü dahi zor bir şeydi. Arap tarihinde ilk defa bu topraklara hakimiyet sağlanmıştı. Cehalet içinde yüzen bir kavmi yirmi üç senede dünyada söz sahibi bir devlet hâline getiren, Rasûlullah'ın taşıdığı kelime-i tevhid davetiydi.

Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü'ne daha Mekke'de iken müjdeyi vermişti. Bundan dolayı da Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ashabına her zorluk döneminde bu müjdeyi/müjdeleri hatırlatıyordu:

Habbab b. Eret radiyallahu anh Kâbe'nin gölgesinde örtüsüne bürünmüş bir hâlde oturan Peygamberin yanına geldi. 'Allah'a bizim için dua buyurmaz mısın?' dedi: Peygamber yüzü kıpkırmızı hâlde doğruldu, şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetlerde bir adam demir tarakla taranır ve sinirleri kemiğinden sıyrılırdı da bu işkence onu diniden döndürmezdi. Testere başının saç ayırımına konur ve iki parçaya bölünürdü, bu da o adamı dininden döndürmezdi. Allah muhakkak bu dini tamamlayacaktır. Sanâ'dan kalkan yolcu Hadramevt'e içinde Allah korkusundan başka hiç bir korku olmadan gidebilecek." (Buhari)

Amr b. Avf radiyallahu anh anlatıyor:

"Ben, Selman, Huzeyfe, Numan ve Medineli altı kişi kendimize ayrılmış olan yeri kazıyorduk. Kazarak nemli tabakaya kadar inmiştik ki, Allah, hendeğin karnından karşımıza beyaz ve parlak bir kaya çıkardı. Onunla uğraşırken balyoz, kazma, kürek gibi demir araçlarımız kırıldı. Bunun üzerine Selman'a:

_ Ey Selman! Rasûlullah'a git de şu kayadan dolayı çektiklerimizi haber ver, dedik. Rasûlullah, o sırada çadırı içinde dinleniyordu. Selman:

_ Ya Rasûlullah! Hendeğin karnında karşımıza ak bir kaya çıktı. Onunla uğraşırken, bütün demir araçlarımız kırıldı. Aciz kaldık. Kayanın yanından bir miktar sapıverelim mi, yoksa bize bu hususta vereceğiniz bir emir var mı?

Rasûlullah geldi ve balyozu istedi. Balyozla birlikte yanımıza, hendeğin içine indi. Biz hendeğin kenarlarına çekildik."

Olayın devamını Bera b. Azib radiyallahu anh şöyle anlatıyor:

"Rasûlullah balyozu alıp 'Bismillah' diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri parçalandı.

_ Allahu Ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi! Vallahi, şu bulunduğum yerden, oranın kızıl köşklerini görüyorum, buyurdu. Sonra besmele çekerek kayaya ikinci bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı.

_ Allahu Ekber! Bana Fars (İran)'ın anahtarları da verildi! Vallahi şu bulunduğum yerden, Medain'i ve onun beyaz köşkünü görüyorum, buyurdu. Sonra yine besmele çekerek kayaya üçüncü darbeyi indirdi. Kayanın kalan son kısmı da parçalandı:

_ Allahu Ekber! Bana Yemen'in anahtarları da verildi! Vallahi şu bulunduğum yerden, San'a'nın kapılarını görüyorum, buyurdu. Sonra Kisra'nın Medain'deki beyaz sarayını Selman'a tarif etti. Selmanı Farisi:

_ Doğru söylüyorsun, ya Rasûlallah! Seni hak din ve Kitapla gönderen Allah'a yemin ederim ki, o aynı senin anlattığın gibidir.

_ Ey Selman! Bu fetihleri Allah benden sonra sizlere nasip edecektir. Şam muhakkak fetholunacak, Herakliyus, ülkesinin en uzak yerine kadar çekilecek! Bütün Şam'a siz hakim olacaksınız. Hiç kimse size karşı koyamayacak! Yemen muhakkak fetholunacak. Şu doğu diyarı da fetholunacak ve Kisra öldürülecek!" (İmam Ahmed)

Bunların hepsi Rasûlullah'a Allah'ın dünyada bahşetmesidir. Ahirette verilen ise daha hayırlıdır. O da Allah Rasûlü'ne verilecek olan şefaat/Makam-ı Mahmud'dur.

Şefaat/Makam-ı Mahmud

Enes b. Mâlik'ten radiyallahu anh rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"Kıyamet günü insanlar birbirine girecekler. Âdem'e  gelip: 'Evlatlarına şefaat et!' diye talepte bulunacaklar. O ise: 'Benim şefaat etme yetkim yok. Siz İbrahim'e  gidin! Çünkü o, Halilullah'tır' diyecektir. İnsanlar İbrahim'e gidecekler. Ancak o: 'Ben buna yetkili değilim! Ancak İsa'ya gidin.' diyecektir. Bunun üzerine ona gidecekler. O da: 'Ben buna yetkili değilim. Lakin Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem gidin!' diyecektir. Böylece bana gelecekler. Ben onlara: 'Ben şefaate yetkiliyim!' diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah'ın ilham edeceği ve şu anda sahip olamayacağım hamdlerle Allah'a medh-u senada bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Allah: 'Ey Muhammed! Başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!' buyuracak. Ben de: 'Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!' diyeceğim. Allah: '(Çabuk onların yanına) git! Kimlerin kalbinde buğday veya arpa tanesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!' diyecek, ben de gidip bunu yapacağım! Sonra Rabbime dönüp, önceki hamd-u senalarla hamd ve senalarda bulunup secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısı söylenecek. Ben de: 'Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!' diyeceğim. Bana yine: 'Git, kimlerin kalbinde hardal tanesi kadar iman varsa, onları da ateşten çıkar!' denilecek, ben derhal gidip bunu da yapacak ve Rabbimin yanına dönüp önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana, evvelki gibi: 'Başını kaldır!' denilecek. Ben de kaldırıp: 'Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!' diyeceğim. Bana yine: 'Git, kalbinde hardal tanesinden daha az miktarda iman olanları da ateşten çıkar!' denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd-u senada bulunup sonra secdeye kapanacağım. Bana: 'Ey Muhammed! Başını kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile, talebin verilecektir! Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir!' denilecek. Ben de: 'Ey Rabbim! Bana 'la ilahe illallah' diyenlere şefaat etmem için izin ver!' diyeceğim. Allah: 'Bu hususta yetkin yok! -veya: Bu hususta sana izin yok! Lakin izzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için la ilahe illallah diyenleri de ateşten çıkaracağım!' buyuracaktır."

Buhari, Müslim ve Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den radiyallahu anh kaydettikleri bir rivayet de şöyledir:

"Biz bir davette Rasûlullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(ndan bir parça) ikram edildi. But hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve: 'Ben kıyamet günü Âdemoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım:) Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar: 'İçinde bulunduğumuz şu hâli görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?' demeye başlarlar. Birbirlerine: 'Babanız Âdem var.' derler ve ona gelerek: 'Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. (Bütün isimleri sana öğretti.) Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Allah katında itibarın, makamın var.) Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu hâlimizi, başımıza geleni görmüyor musun?' derler. Âdem de: Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi.Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü cennette iken Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. (Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin, Nuh'a gidin! diyecek. İnsanlar Nuh'a gelecekler: 'Ey Nuh! Sen yeryüzü halkına gönderilen Rasûllerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hâli görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?' diyecekler. Nuh şöyle diyecektir: 'Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin.' İbrahim'e gidin diyecek. İnsanlar İbrahim'e gelecekler: 'Ey İbrahim! Sen, Allah'ın peygamberi ve yeryüzü halkı içinde yegane Halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hâli görmüyor musun?' diyecekler. İbrahim onlara: 'Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce hiç bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim.' deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: 'Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa'ya gidin!' İnsanlar, Musa'ya gelecekler ve: 'Ey Musa! Sen Allah'ın peygamberisin. Allah seni, risaleti ve hususi kelamı ile insanlardan üstün kıldı. Bizlere Allah nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun?' diyecekler. Musa da: 'Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaat etmeye yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesiyle emrolunmadığım bir cana kıydım. (Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! İsa'ya gidin.' diyecektir. İnsanlar İsa'ya  gelecekler ve: 'Ey İsa: Sen Allah'ın peygamberisin ve Meryem'e attığı bir kelamı ve yarattığı ruhlardan bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bizlere şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hâli görmüyor musun?' diyecekler İsa da: 'Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek.' diyecek. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin-(Bir başka rivâyette:) 'Beni, Allah'tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter! Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem gidin diyecektir. İnsanlar Muhammed'e gelecekler. -bir diğer rivayette: 'Bana gelirler!' denmiştir- ve: 'Ey Muhammed! Sen Allah'ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaat et. Şu içinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun?' diyecekler. Bunun üzerine ben arşın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh-u senaları benim için açacak. (Ben onlarla Rabbime medh-u senalarda bulunacağım).' Sonra: 'Ey Muhammed! Başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!' denilecek. Ben de başımı kaldırıp: 'Ey Rabbim! Ümmetim! Ey Rabbim Ümmetim! Ey Rabbim! Ümmetim!' diyeceğim. Bunun üzerine: 'Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar.' denilecek. 'Rasûlullah sonra şöyle buyurdu: 'Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hacer arasındaki veya Mekke ile Basra arasındaki mesafe kadardır.' "

Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü'nü hem dünyada hem de ahirette sevindirecek bir vaatte bulunmuştur. Hayatta iken Kur'an, hidayet yolu, yardım ve zafer, şanının yüceltilmesi; ölümünden sonra da ahirette verilecek nimetler ve Makam-ı Mahmud bu kapsamdadır.

"Geceden (bir vakit) nafile olarak sana özel onunla (Kur'an'la) teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a/övülmüş Makama çıkarır." (17/İsra, 79)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Makam-ı Mahmud hakkında şöyle buyurmuştur:

"Bu, ümmetime şefaat edeceğim makamdır." (İmam Ahmed)

İlimden nasibi olmayan bazı kimseler 'Ümmetimden bir kişinin bile cehennemde kalmasına razı olmam' sözünü Rasûlullah'a nispet etseler de bu, şeytanın kendilerini aldattığı bir vehimden ibarettir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ancak Allah'ın razı olduğu kimselerden razı olur. O'nun razı olmadığı kimselerden ise asla razı olmaz. Hadiste de görüleceği üzere Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü'ne şefaat hakkında dahi bir sınır tayin etmiştir. O hâlde Allah'ın razı olmadığı kimseye Rasûl'ün razı olması veya ona şefaat edebilmesi imkânsızdır. Bunun başka bir delili ise Havz hadisidir:

"Ben havuzun başında iken birtakım kişilerin yanıma gelmesi engellenecek. Ben de: 'Bunlar benim ashabım/ümmetimdir.' diyeceğim. 'Sen onların senden sonra ne bidatler çıkardıklarını bilmiyorsun' denilecek. 'Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar.' diyeceğim buyurdu." (Müslim)

Allah'tan Razı Olmak

Ayetin sonunda geçen فَتَرْضَى' razı olacaksın' ifadesi kulluğun mertebelerinden bir tanesidir ki, bu da rıza makamıdır. Kulun Allah'tan gelen her şeye razı olması…

' "Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuştur" (58/Mücadele, 22)

"Kim Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, nebi olarak Muhammed'den sallallahu aleyhi ve sellem razı olursa, cennet kendisine vacip olur" (Müslim)

İşte böyle ol kardeşim. 'Rabbim bana emrettiğin her şeyden, bana yasaklamış olduğun her şeyden razıyım. Seni razı edecek olan her şeyden ben razı olmakla beraber senin sevdiğini sever, senin buğzettiğin her şeye buğzederim.' yakarışı dilini ıslak tutsun.

Sadece bununla da yetinme kardeşim. Senin payına düşen her şeye razı ol. Kendi cismine, ailene, çocuklarına, az da olsa geçimliğine razı ol. Sen hayırlarını çoğaltmak istersen, dilediğince, gücün yettikçe çoğalt. Fakat sonunda Allah'tan razı olarak yap.

Şunu unutma ki; rıza, organların ameli gibi değildir. Bu, kalbin amelidir. Kalp ameli ise, organların amelinden hem daha faziletli hem de daha önemlidir.

İbni Kayyım rahimehullah der ki: 'Allah kuluna rızıktan az bir şey verse kul da Rabbinin verdiği bu az rızka razı olsa, Allah buna karşılık kulunun az ameline razı olacaktır. Öyle ki azıcık amel yapacak ve cennete girecektir. Zira kişinin göreceği karşılık, yaptığı amelin türüne göredir.'

Ne hikmetli bir tespit! Senin az bir geçimliliğe olan rızan, yine sana dönecek ve senin az bir amelini buna mukabil Allah kabul edecektir…' (Allah Senden Razı Olduğunda, Tevhid Dergisi'den alınmıştır.)

Allah kişiye az veriyorsa bu, El-Latif ve El-Habir isminin tecellisidir.

"Hiç yarattığını bilmez mi? O, El-Latîf (kalplerdeki bütün incelikleri bilen)dir, El-Habir (onlardan haberdar olan)dır." (67/Mülk, 14)

"Onlardan çeşitli gruplara kendilerini imtihan etmek için faydalandırdığımız dünya süsüne gözünü dikme! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (20/Taha, 131)

Allah kulunu rızkı ve geçimi ile de imtihan eder. Ona dünyanın türlü türlü süslerini, lezzetlerini gösterir. Kula düşen, vahyin tavsiyelerine uymak ve âlemlerin Rabbi olan Allah'ın rızkına razı olmaktır. 

Şurası unutulmamalıdır ki, Allah'tan gelene rıza göstermek, O'nun rızasına nail olmaya götürecektir. Bu, hayatın tüm alanlarında böyledir. Rızıkları taksim eden Allah amelleri de taksim etmiş ve bireye düşen de kendisine verilen ne olursa olsun rıza gösterip, elinden gelen çabayı o alanda sarf etmektir. Aksi takdirde bu durum kişinin, Allah'ın suhtu/öfkesi ile karşılaşmasına sebebiyet verecektir.

"Allah kuluna hayır murad ettiğinde dünyadayken ona cezayı hızlandırır. Allah kuluna şer murad ettiğinde ise günahıyla onu tutar ki, kıyamet günü cezayı ona tastamam versin. Mükâfatın büyüklüğü belanın büyüklüğü ile orantılıdır. Allah bir topluluğu sevdiğinde onları imtihan eder. Kim razı olursa, ona rıza vardır. Kim de öfkelenirse, ona da öfkelenmek vardır." (Tirmizi)

Bir sonraki yazımızda kaldığımız ayetten devam edeceğiz inşallah.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :