Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Allah Neden Şerri Diler Ferhat CURA

2012-05-01

 

Muhakkak ki hamd Allah’a aittir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlama dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını da hiç kimse hidayete erdiremez. Şahitlik ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir, ortağı yoktur. Ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Dergimizin bu sayısında ‘Allah neden şerri diler?’ yani neden Allah subhanehu ve teâlâ bir insanın kafir olmasını, zanînin zina yapmasını ve benzeri gibi şer olan amellerin yapılmasını ister? Oysa Allah subhanehu ve teâlâ, bunları yasaklamış ve bunları yapanları da cezalandırmış, buna rağmen bu şerlerin de olmasını Allah subhanehu ve teâlâ dilemiştir. Başlığı altında ehl-i sünnetin kader meselesindeki itikadını ve özellikle de Allah’ın subhanehu ve teâlâ sevmemesine rağmen neden şerri dilediği meselesinde nasıl selamette olduklarını belirtmeye çalışacağız. Çünkü bu konu tarih boyunca ekseri insanların ve İslam ümmetinden özellikle de akılcı olan yani akıllarını naklin (nassın) önüne geçiren fırkaların şüpheye düştükleri ve saptığı bir meseledir. Günümüzde de aynı şekilde ehl-i sünnetin bakış açısıyla kader meselesine yaklaşmadıkları için birçok insan da, bu sapmalara dahil olmuşlardır.

Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var, zamanımızda özellikle mülhit olan insanları, inançlı olan insanları şüpheye düşürmek veya kendi inançlarına çekebilmek için bu meseleyi bir koz olarak kullanarak kendileriyle her konuşulduğunda bu meseleyi de gündeme getirebilmekteler. Örneğin, şöyle derler: ‘Bir adam var. Bu adamı dünyada ezilmiş, zulüm görmüş, hayır amelleri yapmış ve kimseye zararı olmamış. Ama o adam, aynı zamanda ehli kitap, Budist veya dinsiz. Bu hal üzere öldüğünde, cehenneme gidecek veya azap görecektir. Bu o adama, zulüm olmuş olmaz mı? gibi sözlerle insanları şüpheye düşürebilmekteler ki mutezilenin de sapmasının sebebi budur.

Bu insanların sözleri düşünüldüğünde, söylediklerinde zahiren haklıdırlar. Çünkü Allah subhanehu ve teâlâ hem onların kafir olmasını istiyor hem de kafir olmalarından dolayı o insanları cezalandırıyor.

Peki bu mesele böyle midir? Gerçekten o insanlara Allah subhanehu ve teâlâ zulmetmiş mi oluyor? O insanların hiç mi suçları yok? Veyahut da Müslümanın bu konuda inancı nasıl olmalıdır?...

Kader meselesinde bu ve benzeri soruları, ehl-i sünnetin anlayışını Allah’ın subhanehu ve teâlâ izniyle veciz bir şekilde belirtmeye çalışacağız.

Konumuza girmeden önce; ‘Allah neden şerri diler?’ meselesi kadere imanla alakalı olduğu için ilk olarak kaderle alakalı bazı meseleleri açıklamamız gerekir ki konu daha iyi anlaşılabilsin.

Kadere iman, imanın esaslarından bir tanesidir. Nitekim Cibril aleyhisselam hadisinde; Rasûlullah kendisine ‘İman nedir?’ diye sorunca Cibril aleyhisselam imanı açıklıyor, bunlardan biri de ‘şerri ve hayrıyla beraber kadere iman etmendir.’ diyor.

Kaderin Tanımı

Lugat: Kader kelimesi Arapçada K-D-R kökünden gelir. Yani kader bir şeyin takdir edilmiş olması, bir şeyin ölçüsünün belirlenmiş olması vb. gibi manalara gelir.

Istılah: Allah’ın subhanehu ve teâlâ kainatın ta en başından sonuna kadar olacakları, olacak bu şeylerin nasıl vuku bulacağını, olmayanı, olsaydı nasıl olacağını ezeli ilmiyle bildiğine ve her şeyi yerli yerine koyan hikmetiyle takdir ettiğine iman etmektir.

Bunun anlaşılması için bir örnek verecek olursak; bir grup insan ayın herhangi bir gününde bir araya gelip bir takım işler yapacak. Burada kadere iman şöyle olmalıdır; Allah subhanehu ve teâlâ daha hiçbir şey yokken o gün o saatte insanların bir araya geleceklerini bilmiş, ne şekilde olacağını takdir etmiş, bunu o şekilde dilemiş, ve onu bu şekilde vücuda getirmiştir. Şayet Allah subhanehu ve teâlâ o toplanmayı dilemeseydi onun yapılması mümkün olmazdı Allah’da subhanehu ve teâlâ onu dilediği için hiçbir şey o toplanmanın yapılmasına engel olamaz. Nitekim Tirmizi de geçen bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu şöyle belirtmekte;

“Bir kul; kadere, hayrıyla şerriyle Allah’tan geldiğine iman etmedikçe hatta başına gelen bir şeyin başına gelmemesinin imkansız olduğunu ve başına gelmeyen bir şeyin de başına gelmesinin imkansız olduğunu bilmedikçe iman etmiş olamaz.”

Şunu da belirtmek gerekir ki selef alimlerin hemen hemen hepsi kader meselesinde konuştuklarında kadere ‘Allah’ın bir sırrıdır’ demişlerdir. İnsanoğlu kendi aleminde olmayan bir sırra ne kadar fazla dalarsa o kadar şerle çıkar. Çünkü insan aklı ve hissi bu konuda perdelidir, insanın perdeli olan bir şeyle perdesiz olan, mutlak olan ve sonsuz olan bir şeyi anlamaya çalışması da insanın saptığı nokta olur.

Kaderin Mertebeleri

Kader meselesinde Ehli sünnet alimleri mevzu daha iyi anlaşılsın diye kaderi; ilim, kitabet, meşiet ve halk (yaratma) diye dört mertebeye bölmüşlerdir.

1. Mertebe: İlim Mertebesi

İlim, Allah’ın subhanehu ve teâlâ sıfatlarındandır. Yani Allah’ın subhanehu ve teâlâ ezeli ilmiyle kâinatta olmuş ve olacak olan her şeyi tüm teferruatıyla bilmesidir. O zaman Allah subhanehu ve teâlâ ilmiyle insanların kaderlerini bilmiştir. Yani Allah subhanehu ve teâlâ, insanları yaratmadan önce neler yapacaklarını, rızıklarını, ecellerini, içlerinde gizlediklerini, sözlerini, amellerini, hareketlerini ve cennetlik mi cehennemlik mi olduklarını ezeli ve ebedi ilmiyle bilmiştir.

2. Mertebe: Kitabet Mertebesi

Kitabet, Allah’ın subhanehu ve teâlâ bildiği bütün bilgileri yazıya dökmesi demektir. Nitekim Allah subhanehu ve teâlâ ayette şöyle der:

“Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” (10/Yunus, 61)

Yine başka bir ayette:

“Biz, her şeyi kitab-ı Mübin’de yazmışızdır.” (36/Yasin, 12)

Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konu hakkında şöyle der:

“Allah her şeyin kaderini yeri ve göğü yaratmadan elli bin sene önce yazdı ve O’nun arşı suyun üzerindedir.” (Müslim)

Allah subhanehu ve teâlâ ezeli ilmiyle insanların hayatıyla alakalı her şeyi bildikten sonra bu bildiğini levh-i mahfuza yazmıştır. Yani kitabet (yazı) mertebesinde Allah subhanehu ve teâlâ insanların kaderinin nasıl olacağını bildikten sonra bu bildiğini kendi katında olan kitaba yazmıştır.

3. Mertebe: Meşiet ve İrade Mertebesi

Kader meselesinin içindeki en ince meselelerden bir tanesi de Allah’ın subhanehu ve teâlâ meşieti ve iradesi meselesidir. Ki birçok taifenin ayağını kaydıran ve saptıran mesele budur.

Allah’ın subhanehu ve teâlâ ilmiyle bildiği ve yazıya geçirdiği tüm şeylerin olabilmesi için Allah’ın subhanehu ve teâlâ dilemesi ve irade etmesi gerekir. Yani insanların kendi kaderlerinde olan hayır ve şer olan herşey Allah’ın subhanehu ve teâlâ dilemesiyle olur O dilemedikçe hiçbir şey gerçekleşmez, velev insanlar dileseler bile.

Mesela: Allah subhanehu ve teâlâ her şeyi bilmiştir, Ebu Cehil’in de kafir olduğunu ilmiyle bilmiş ve yazmıştır. O zaman Ebu Cehil’in kafir olmasını Allah subhanehu ve teâlâ dilemiştir. Ki insanların tarih boyunca kafalarının karıştığı nokta burasıdır.

Burada olaylar ‘Allah’ın dilemesiyle olur’ demek; ‘İnsanların hiçbir iradesi yok, bir şey dileyemezler.’ demek değildir.

Bu doğru değildir. Evet kainattaki hiçbir şey Allah’ın subhanehu ve teâlâ dilemesinin dışına çıkamaz. Nitekim ayette:

“Allah kimi dilerse saptırır kimi de dilerse sırat-ı müstakim üzere kılar.” (6/En’am, 39)

Yine başka bir ayette ise:

“Allah dilediğini saptırır dilediğini de hidayete erdirir.” (14/İbrahim, 4)

Ama Allah subhanehu ve teâlâ bununla beraber insana da bir irade ve isteme vermiştir. Allah bunu ayette şöyle belirtir:

“O (Kur’an) ancak alemlere bir uyarıdır. Sizden dileyen istikamet bulsun. Lakin Allah dilmedikçe siz dileyemezsiniz.’ (81/Tekvir, 29)

Bu ayette dikkat edilirse Allah subhanehu ve teâlâ ‘Sizden dileyen istikamet bulsun …’ diyerek insanlara da bir irade ve dileme verdiğini belirtmekte, ayetin akabinde ‘Allah dilmedikçe siz dileyemezsiniz ‘ diyerek insanların iradesinin mutlak değil Allah’ın subhanehu ve teâlâ iradesine bağlı olduğunu bildirmektedir.

O zaman Allah subhanehu ve teâlâ her insana imanı ve küfrü, hakkı ve batılı, doğru ve yanlışı seçeceği bir irade vermiştir. Lakin bu irade mutlak değildir. Yani bir kimse ‘ben zina yapmak istediğim için zina yaptım’ diyemez. Onun bu fiili işlemesi de Allah’ın subhanehu ve teâlâ iradesine bağlıdır ve Allah subhanehu ve teâlâ dilemedikçe insanlar hiçbir şekilde dileyemezler.

4. Mertebe: Yaratma Mertebesi

Allah subhanehu ve teâlâ insanları yarattığı gibi, insanların bütün amellerini de yaratmıştır. Yaratılan amellere müminlerin imanı ve diğer hayır olan amelleri dahil olduğu yarattığı gibi kafirlerin küfrü, zaninin zinası, hırsızın yaptığı hırsızlık vb. şer olan amelleri de dahildir. Bunun delili şudur:

“Allah sizi ve sizin amellerinizi de yaratmıştır.” (37/Saffat, 96)

Kaderle alakalı bu açıklamaları yaptıktan sonra meselemize dönecek olursak:

Allah Neden Şerri Diler?

Bu meseleyi açıklamadan önce herkesin şunu bilmesi lazım; Allah subhanehu ve teâlâ ayette şöyle der:

“O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz. Ama insanlar yaptıklarından dolayı sorguya çekileceklerdir.’ (21/Enbiya, 23)

Bu ayette açık bir şekilde Allah subhanehu ve teâlâ, kendisinin yaptıklarından dolayı sorguya çekilemeyeceğini belirtmektedir. Allah subhanehu ve teâlâ şerri diliyorsa hiç kimse gelip ‘Ya Rabbi sen ne niye filan adamın kafir olmasını istedin?’ veya ‘Niye filan kişinin Müslüman olmasını istedin?’ vb. gibi sorularla Allah’ı subhanehu ve teâlâ hesaba çekemez. Çünkü birinin başka bir kimseyi hesaba çekebilmesi için ya onunla aynı seviyede ya da ondan bir üst seviyede olması lazım. Ki böyle bir şey söz konusu olmadığı için hiç kimse Allah’a subhanehu ve teâlâ soru soramaz ve O’nu hesaba da çekemez.

Allah Neden Şerri Diler?

Kaderin 3. mertebesi olan meşiet ve irade meselesiyle alakalıdır. Konumuzun girişinde de belirttiğimiz gibi birçok taife bu meseleyi ehl-i sünnet gibi anlamadıkları ve teslim olmadıkları; tam tersi akıllarıyla anlamaya çalıştıkları için sapmışlar ve kimleri de daha ileri gidip işin içinden çıkamayınca inkar etmişlerdir.

Ehli sünnet ise bu konu da selamet üzere kalmıştır. Çünkü onlar kader meselesini Allah’ın subhanehu ve teâlâ ‘ilim’ ve ‘hikmet’ sıfatı ışığında anlayıp teslim olmuşlardır. Ve demişlerdir ki: ‘Biz birşeyi zahiren şer gibi görsekte, Allah’ın bu şer olanı dilemesinde muhakkak bizim bilmediğimiz bir hikmet vardır.’ Bu şekilde teslim olmuşlar.

Bu noktayı biraz açacak olursak;

1. İlim Sıfatı: Kaderin ilim mertebesinde belirttiğimiz gibi Allah subhanehu ve teâlâ ezeli ve ebedi ilmiyle kainatta olan ve olacak olan her şeyi en ince teferruatıyla bilir. İnsanların ilmi ise Allah’ın subhanehu ve teâlâ ilminin yanında yok denecek kadar azdır.

2. Hikmet Sıfatı: Allah’ın subhanehu ve teâlâ hikmet sıfatı demek, Allah’ın subhanehu ve teâlâ her şeyi eksiksiz bir şekilde yerli yerine koymasıdır. Hikmet sıfatının bir diğer manası da Allah’ın subhanehu ve teâlâ istediği ve yaptığı her şeyi yani takdiratını, mutlaka bir amaçtan dolayı istemesi veya yapmasıdır. Kaderle alakalı mesele de burasıdır. O zaman bizlerin Allah’ın subhanehu ve teâlâ takdiratındaki amacını, arka planda olanı bilmemiz, anlamamız mümkün değildir. Bu ancak O’nun bize göstermesiyle mümkün olur.

Teşbihte hata olmasın şu örnek bu iki sıfatı anlamamızı daha da kolaylaştıracaktır. Bir binanın giriş katından sokağa bakan adamla, o binanın en üst katından sokağa bakan adamın sokağı görmeleri bir olamaz. Çünkü binanın giriş katından bakan adam sadece önündeki sokağı görecek ama en üst kattan bakan adam ise ta caddeye bakan bütün kısmı görecek yani daha detaylı görecektir (en büyük misaller Allah’adır). O zaman Allah’ın subhanehu ve teâlâ ilmi ve hikmeti de bizimkinden sınırsız ve sayısız olarak daha yüce olduğundan ötürü Allah’ın subhanehu ve teâlâ tasarrufu ve yaptıkları elbette daha farklıdır. Onun için bize düşen, şer gibi gördğümüz her şeyde mutlaka rabbimi bildiği bir hikmetten dolayı bunu diledi ve bunda mutlaka bir hayır var deyip teslim olmamız gerekir.

Buna Kur’an’dan ve sünnetten misal verecek olsak:

1. Misal: Allah subhanehu ve teâlâ Tevbe suresinde münafıklar hakkında şöyle der:

“Şayet onlar cihada çıkmak isteselerdi mutlaka ona bir hazırlık yaparlardı. Lakin Allah onları cihaddan engelledi. Ve onlara oturanlarla beraber oturun denildi.” (9/Tevbe, 46)

Cihada çıkmamak şerdir. Ayetten anlaşılan bizzat Allah subhanehu ve teâlâ o insanların cihada çıkmasını engelliyor. Şimdi biz burada Allah’ın subhanehu ve teâlâ hikmetini veya bunun arka planını bilmediğimiz için bunu şer olarak görmekteyiz ama Allah subhanehu ve teâlâ hemen bu ayetin akabinde bu şer olan ameli neden dilediğini, yani hikmetini açıklayarak bunun Müslümanlar için daha hayırlı olduğunu söylüyor.

“Eğer onlar cihada çıksalardı size zarar vermekten uzak durmazlar, sizin aranızda fitne yaparlar ve sizin içinizden de onlara kulak verenler vardır.” (9/Tevbe, 47)

Allah subhanehu ve teâlâ bunun hikmetini bu şekilde açıklamasaydı, insanlar o cihaddan engellenmiş olan adamların bu sıkıntılara sebebiyet vereceklerini bilmezdi. Demek ki, bizim ilmimiz çok sınırlıdır ve hikmet anlayışımız çok kasırdır. Allah subhanehu ve teâlâ bildiği bir hikmetten dolayı bazen şerri de, küfrü de, fıskı da, günahı da dileyebiliyor.

2. Misal: Bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle der:

“Şayet günah işlemeseydiniz Allah sizi götürüp başka bir kavim getirecekti.” (Riyazü’s-Sâlihin, Hadîs-i Kudsî)

Hadise bakıldığında Allah subhanehu ve teâlâ şer olanı dilemiştir. Biz yine mahdud olan ilmimizle bunu anlayamıyoruz. Oysa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hadisin devamında Allah’ın neden şerri istediğini şöyle açıklıyor:

“Ta ki günah işlesinler ve akabinde istiğfar etsinler.”

Allah’ın subhanehu ve teâlâ buradaki hikmeti ise kullarının günah işleme ve akabinde tevbe etmeleriyle kendisinin rahmet ve mağfiret sıfatının açığa çıkmasıdır. Dikkat edilirse bu örnekte yine mesele Allah’ın subhanehu ve teâlâ ilim ve hikmet sıfatına dönüyor.

Sonuç olarak; Müslümanın buradaki inancı, velev yukarıdaki hikmetler açıklanmasa bile kendi ilminin sınırlı ve hikmet anlayışının ciddi manada kasır olduğunu bilip, ‘Mutlaka rabbimin bunda bildiği bir hikmet vardır.’ demesi ve buna teslim olmasıdır.

Davamızın sonu Allah’a hamd etmektir.

Bu Sayfayı Paylaş :