Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Allah Sana Nimet Verdiğinde… Özcan YILDIRIM

2013-11-01

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Salih zatlardan birinin yanına bir adam gelir ve kendi halinden, fakirliğinden, sıkıntılarından şikayette bulunur. Salih zat ona şöyle sorular sorar:

__ Zevcen var mı?

__ Evet.

__ Peki evin var mı?

__ Evet.

__ Bineğin var mı?

__ Evet.

__ O halde sen zenginsin.

__ Bir de benim yanımda çalışan hizmetçi var.

__ O halde sen bir Meliksin!

Allah'ın nimetleri o kadar fazla ki, nasıl sayacağımızı, bunlara nasıl karşılık vereceğimizi bilemiyoruz. Bundan dolayı Allah subhanehu ve teâlâ Nahl suresinde "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız" (16/Nahl, 18) buyurmaktadır. Ayetin hemen devamında da "Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir" buyurmaktadır.

Allah subhanehu ve teâlâ sana birşey verip ihsan ettiğinde, bilmelisin ki Allah'ın bu verdiği, seni sevmesinden dolayı veya insanların arasında seni değerli kıldığı için değildir. Bilakis Allah'ın sana verdiği bu güzellik, seni denemek, bu verilene karşı ne yapacağını görmek içindir. O'nun istediğini mi, yoksa kendi istediğini mi yapacaksın? Artık karar senin kararındır. Sonuç da senin vereceğin karara göredir.

Allah ile nasıl muamelede bulunacaksın?

Öncelikle, sana verilen bu nimet belli bir zamanla sınırlı, geçici olan bir şeydir. Yine bu nimeti ya sen terk edeceksin veya o seni terk edecektir. Evet, nimet insanı terk eder… İnsanın halini Allah subhanehu ve teâlâ bir anda değiştirir. Malları eksilir, mevki ve makamı elinden gider veya eşinin yanında yaşı ilerledikçe güzellik derecesi kaybolur. İşte bu birinci ihtimaldir.

İkinci ihtimal ise, senin bu nimeti terk etmendir. Bu da ölüm ile yüz yüze gelmendir.

Burada aslında sana bir öneride bulunmak istiyorum. Bu önerimle de zaman ile sınırlı olan bu nimet, devamlı hale gelecektir. Fakat şu kuralı yerine getirmen gerekir:

'Allah'ın sana verdiği güzel nimetin seninle beraber devam etmesini istiyorsan, o nimeti Allah'ın sevdiği hususlarda kullanman gerekir.'

Evet, nimet seninle beraber cennet kapısına kadar devam edecektir. Basit bir örnek verelim buna: Çocukların sana Allah tarafından verilen, sevdiğin bir nimettir. Onlarla uzun yıllar hatta bir ömür boyu kalmak istemez misin? Elbette istersin...

O zaman kıyamet günü için yapman gereken, onların hallerini düzeltmendir. Onları başıboş ve kendi hallerine bırakmak asla çözüm değildir. Çocuklarıyla işi kadar ilgilenemeyen bir ebeveyn nasıl olur da onları terbiye edebilir ki? Onları terbiye edip, hallerin düzeltince de Allah subhanehu ve teâlâ o kişiye en güzel nimeti kıyamet gününde verecek ve cennette en mutlu olan kimselerden olacaktır.

"İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz." (52/Tur, 21)

Evlatlarını doyurmandan, onları okutmandan çok daha büyük bir durum var ki o da onların hidayet üzere kalmasıdır. Çocuklarını tağutların modern puthaneleri olan okullarda şirkin kucağına atan ve kendisi de bu şirkten nasiplenen kimselerin bu ayet üzerinde çokça düşünmeleri gerekmektedir. Acaba onların dünyevi geleceği mi yoksa uhrevi saadetleri mi önemli? Asıl önemli olan onların hidayeti midir? Yoksa imandan soyutlanmış, aklı zaptedilmiş bir halde kağıt parçasına sahip olması mıdır? Sonuç olarak ayetin mefhumu muhalifini düşünürsek, Allah çocuklarını şirke elleriyle göndereni ve onlara şirk konusunda uyan nesilleri de cehennemde birbirine ekleyecektir...

Diğer nimetlere gelince bunlar da böyledir. Senin güzelliğin, sağlıklı olman senin için Allah'ın bir nimetidir. Eğer bunun zaman içerisinde bitmesini istiyorsan, Allah'ın haram kıldığı bütün yollarda bunu savurabilirsin. Allah bu nimeti senden alacaktır. Fakat kişi Allah'ın haram kıldığı şeylere karşı sabreder ve cemalini/güzelliğini Allah'ın razı olduğu yerlerde kullanırsa, Allah onu kıyamet günü yine cemali ile müşerref kılacaktır. Bu, hiçbir beşerin hayal edemeyeceği bir şeydir.

Buna birçok alandan örnek verebiliriz. Örneğin, ilim talebesi olmak Allah'ın insana verdiği bir şereftir. Kişi bunu ihlas, sıdk ve sabır döngüsünde sürdürdüğü müddetçe Allah ona bütün güzellikleri bahşedecektir. Fakat bu ilmi, heva ve hevesin içine girmesiyle Allah'ın razı olmadığı şekilde kullanırsa o zaman Allah onu, o ilmi ile saptıracaktır.

Başka bir örnek ise, kişinin İslamî bir yapıda bulunmasıdır. İslamî yapı da her alanda olduğu gibi sabır ve ihlas isteyen Allah'ın nimetlerinden bir tanesidir. Kişinin bununla müşerref olması, hidayetten sonraki en büyük nimettir. Bu nimet, işitme ve itaat döngüsü üzerine kuruludur. İşitme, yani nasihat, kendi doğrularını bir kenara bırakma, yapının/cemaatin doğrularını kendi doğrularının önüne geçirme üzerine mebni olması demektir. İtaat, yani kendi çıkarlarına olsa da olmasa da söylenenin daha doğru olduğunu kabul edip de kişinin bunu yerine getirmesidir. Peki işitme ve itaat etme ihlasla yapılırsa ne olur? Yapılmasa ne olur? Yapılırsa bu nimeti Allah üzerinde arttırır ve seni sırattan en hızlı şekilde götürecek amellere sahip olmanı sağlar. Yapılmazsa da dünyada sadıklardan gözüksen de kıyamet günü yorulan, fakat ameli de hüsrana uğrayanlardan olursun. Bundan da Allah'a sığınırız.

Dünyayı Ahirete Tercih Etmek

İnsanın dünyayı ahirete tercih etmesi ne de garip bir durumdur. Bunun nasıl da garip olduğunu bir örnek ile açıklayalım. Bir şirket var. Bu şirket bir iş için yabancı ülkelerden işçi alımı yapıp, bu konuda istihdam sağlayacak. Yapılacak bu iş de on yıl kadar sürecek. Şirkette çalışmanın tek şartı var. O da iş süresince o ülkede kalınacak. Şirket, çalışacak olan kimselere iki tane şart koşuyor. İşçi olacak kimse ya normal bir evde on yıl boyunca kalacak ya da ihtişamlı bir sarayda bir gün kalacak, bundan sonra da kendi barınmasını kişi kendi üstlenecek. Şimdi soralım: Kişi bu durumdan hangisi seçer? Akıllı bir kimse bir gün sarayda kalıp da sonrasını cadde ve sokaklarda geçirmeye razı olur mu? Elbette hayır, dediğini duyar gibiyim.

Bir gün sarayda yaşamak mı? Yoksa uzun yıllar normal bir evde yaşamak mı? Düşünmeyiz bile değil mi? Peki aynı şey dünya ve ahiret için de geçerli değil mi kardeşim?

"Bilakis siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Fakat ahiret hayatı ise daha hayırlı ve kalıcıdır." (87/A'la, 16-17)

İnsanlara baktığında, ahiretin daha hayırlı ve yüce olduğunu bilmelerine rağmen dünyayı tercih ettiklerini görürsün. Bunun en büyük şahidi ise yukarıda geçen Allah'ın ayetidir.

Bu Nimeti Arttırmanın Yolu

Kardeşim, sana bahsedeceğim başka bir muamele ise, üzerindeki bu nimeti arttırmandır. Peki Allah'ın bu nimetini senin elinde olmadığı halde nasıl arttırabilirsin? İşte bunun da bir anahtarı var...

Bu anahtar da şükür anahtarıdır.

"Rabbiniz bildirdi ki; Eğer şükrederseniz, (üzerinizdeki nimetimi) arttırırım." (14/İbrahim, 7)

Bazımız 'Allah'a hamd olsun' diyerek şükretmek basittir ve bu kadar yeterlidir, diye düşünebilir. Aslında bu şükrün sadece bir parçasıdır.

İslam'da bir çok makam bulunmaktadır. Tevbe makamı, tevekkül makamı, rıza makamı, havf/korku makamı, zühd makamı, sevgi makamı, haşyet makamı vs... Fakat bu makamların üstünde bir makam var ki, o da İbni Kayyım'ın rahimehullah da söylediği gibi şükür makamıdır. Bu makam da tüm iman makamlarını kapsayan bir makamdır. Kişi nimetin arttırılmasını istiyorsa, şükretmesi gerekir. Şükretmek isteyen kimsenin de şu üç şartı yerine getirmesi gerekir:

Birinci Şart: Bu nimeti kişinin içinden itiraf etmesidir. Başka bir deyişle kalp, bu nimetin Allah'tan olduğuna kanaat getirmeli, ona nispet etmelidir. Kişi hayatta elde ettiği tüm güzellikleri Allah'tan bilmelidir. Örneğin, kişinin ticarette kazanması. Kişinin bunu kendisini iyi bir girişimci olarak düşünüp, kazanma sebebini de buna bağlamaması gerekir. Başka bir örneği de ilimden verebiliriz. Kişi kendine güzel bir ilim verilmesini, zekasından olduğunu düşünmemesi gerekir. Bu ve benzeri birçok örnek verebiliriz. Makam, mevki, başarı vb. tüm hususlar kişinin elde ettiği bir nimet değil, Allah'ın kuluna vermiş olduğu bir nimettir.

Şuayb'ın aleyhisselam dediği gibi:

"Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir." (11/Hud, 88)

Peygamberler dahi davet sahasında yaptığı güzel işleri Allah'a nispet etmişlerdir.

İkinci Şart: Bu nimetten dolayı kişinin zahiren bahsetmesidir. Yani bir nimetten ötürü 'Allah'a hamd olsun' diyerek bunu söylemek ve anlatmaktır.

"Allah'ın nimetine gelince, onu çokça anlat." (93/Duha, 11)

Bu anlatım asla gurur ve iftihar ile olmamalıdır.

Üçüncü Şart: Allah'ın kişiye verdiği bu nimeti, Allah yolunda kullanmasıdır. Bu da yukarıda bahsettiğimiz kuralın aynısıdır. Yani biz bu nimetin devam etmesini istiyorsak, verilen bu nimeti O'nun uğrunda, O'nun sevdiği yollarda harcamamız gerekir.

Kardeşim, Allah sana nimet verdiğinde O'nunla olan muamele türünün en güzeli budur. Ayrıca bunun çok az bir zümrenin yaptığı bir muamele olduğunu da bilmelisin.

"Kullarımdan şükredenler çok azdır." (34/Sebe, 13)

Allah'tan dileğim, beni ve seni bu nadir olan kullarından eylemesi, kendisine şükretmek için bize yardımcı olmasıdır.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :