Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Altıncı Sabite: Müslümanın Öldürülmesi, Hezimet Değildir! -1 Çeviri MAKALE

2013-10-01

 

Bahsi geçen zaferin manalarını okuyan herkesin aklına şöyle bir soru gelebilir:

'Eğer kâfirin Müslümanı öldürmesi hezimet değil de zafer sayılıyor ise, Müslümanların savaşta yenildiğini gösteren özellik nedir?'

Aslında bu sorunun cevabı uzundur. Fakat bu bölümde hezimetin bazı manalarını açıklayacağız. Böylelikle okuyucu kimseye, Müslümanın hezimetinin manası açık olsun ve hezimetin kişinin öldürülmesi ile ilgisinin olmadığını anlamış olsun. Bununla birlikte kişi hayatta rahat bir şekilde kalsa da hezimete uğramış olabilir.

Hezimetin en önemli manalarını tekid etmek için bu konuda şunları söyleyebiliriz:

İnsanların yeryüzünde gerçekleştirdiği bu çatışma aslında halkların fiili/bedensel savaşa çevirdikleri temel ilkeler/esaslar savaşıdır. Bu da özellikle Müslümanlar ve onların dışındaki kafirler arasında olmaktadır. Bunun yanında bedensel çatışma, bize Allah subhanehu ve teâlâ tarafından gelen bir emirdir. Çatışmanın aslı da temel esaslar ve akide olduğuna göre, bu esaslardan ve akideden vazgeçmek, bedenler sağ kalsa da yenilgi olarak sayılır. Temel esasların ve akidenin olmadığı bir yerde de bedenlerin bulunmasının hiçbir anlamı yoktur.

Hezimetin Anlamları

Birinci Anlam: Kafirlerin Dinlerine ve Hevalarına Tabi Olmak

"Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.' " (2/Bakara, 120)

"And olsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun." (2/Bakara, 145)

Müslüman bir kimse dinden dönüp, Yahudi, Hristiyan ve diğer küfür milletlerine (Laiklik, Baasçılık, Komünizm ve yenilikçi vb.) kısmi veya bütün olarak tâbi olsa, işte bu hezimetin en büyüğü olarak sayılır. Hatta tâbi olan kişi Yahudi, Hristiyan ve diğer küfür olan milletlerin hoşnutluğunu kazanıp, bunun sonucunda dinlerine tabi olmadan kazanamayacağı servet ve liderlik elde etse bile durum değişmez.

Dine tabi olmak hususunda, dinden dönen kimsenin dili ile dinden döndüğünü duyurması şart değildir. Tarihte de böyle bir şeyin varlığı çok enderdir. Bir dine tabi olmak, dil ile bunu duyurmak ile sınırlandırılsaydı, münafıkların, kafirlerin dinine tabi olduğunu söyleyemezdik.

Kafirlerin dinine tabi olmayı dil ile duyurmanın şart koşulmasını, Ehli Sünnet'in imanı isimlendirirken yaptığı tanım iptal etmektedir. Onlar, tüm bidatçılara muhalif olarak 'İman, söz ve ameldir' demişlerdir. (Yani, kalbin ve dilin sözü; kalbin, dilin ve organların ameli.) Küfür dinine tabi olma başlı başına söz ile olabildiği gibi, yine başlı başına amel ile veya başlı başına itikad ile de olur. Bunların arasında hiçbir bağlantı da yoktur. Küfür sözünü söyleme veya küfür ameli işleme hususunda -Mürcie, Cehmiyye ve diğer bidat ehli dışında- itikad etmenin şart olduğunu kimse söylememiştir.

Sözün özü, Yahudi ve Hristiyan dinlerine tabi olmak, söz, amel veya itikad ile olabilir. Bu tanımlamadan -haassaten son azılı Haçlı savaşının karşısında- Müslümanların evlatlarının içinde hezimete uğrayanların ne denli çok olduğunu çıkarabiliriz.

İbni Cerir rahimehullah tefsirinde Allah'ın subhanehu ve teâlâ: "Yahudi ve Hristiyanlar senden asla razı olmazlar" ayeti hakkında şöyle der: 'Ey Muhammed, sen kendi dininden çıkıp Yahudi veya Hristiyan olma­dıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır. O halde onların rızasını ve muvafakatini istemeyi bırak da, seni hak ile gönderen Al­lah'ın rızasını aramaya yönel.'

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah 'Sırat-ı Müstakim' adlı eserinde şöyle der: 'Allah bu ayetlerde İsrailoğullarına birçok din ve dünya nimeti verdiğini, fakat onların kendilerine bilgi gel­dikten sonra birbirlerini çekemedikleri için aralarında çatışmaya giriştiklerini, daha sonra Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem ku­ralları belirli bir şeriat bildirip ona uymasını emrettiğini ve bilmeyenlerin keyiflerine uymasını yasakladığını belirti­yor. Ayetteki "bilmeyenler" sözünün kapsamına bu şeriata ters düşen herkes girer.

"Onların hevaları" demek de, bu şe­riata ters düşenlerin hoşlarına giden bütün görüş ve davra­nışlar, müşriklerin asılsız dinlerinin gereği sayarak uygula­dıkları kurallar ile bunlara bağlı gelenekler demektir. Onlar bunlardan hoşlandıkları için bu alanda onlara uymak, onla­rın hevalarına/keyiflerine uymak demektir.

Böyle olduğu içindir ki, kafirler, kimi görüş ve gele­neklerin Müslümanlar tarafından uygulanmasından sevinç duyarlar. Bu durumdan hoşlanırlar ve böyle bir sonuca varabilmek için büyük maddi masraflar yapmaya seve seve katlanırlar. On­ların gelenekleri arasında olan herhangi bir davranışı benim­semenin onların keyiflerine uymak demek olamayacağı farzedilse bile, o konuda onlara karşı çıkmak böyle bir eğili­min söz konusu olmadığını ispat etmenin en kesin delili ve Allah'ın rızasını kazanmanın en geçerli yoludur. Ayrıca böyle bir davranışta onlara uymak, daha başka ve daha teh­likeli konularda da onlara özenmenin bir bahanesi olacak­tır. Çünkü Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem: "Kim bir yasak bölgenin (koruluğun) çevresinde dola­şırsa, her an oraya girebilir" sözü bunun delilidir. Bu iki endişeden hangisi göz önüne alınırsa alınsın amaç gerçekleşmiş olur. Gerçi ilk endişe daha önemli ve geçerli­dir.

Allah subhanehu ve teâlâ aynı konuda Kur'an'ın başka bir yerinde de şöyle buyuru­yor:

"Eğer sana bilgi geldikten sonra onların keyiflerine uyacak olursan, o takdirde kesinlikle zalimlerden olur­sun." (2/Bakara, 145)

Demek ki, "onların" dinlerinin gereği olan bir konuda ve­ya dinlerinden kaynaklanmış bir geleneklerinde onlara özen­mek, onların "arzularına ve keyiflerine" uymak demektir. Aslında onların arzularına ve keyiflerine uymak eylemi bun­lardan daha önemsiz bir özenti ile de gerçekleşir. Şu ayet de bunun gibidir:

"Sen onların dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: 'Asıl doğru yol, Allah'ın yo­ludur.' Sana gelen bilgiden sonra eğer Sen onların ar­zularına ve keyiflerine uyacak olursan, artık Seni Al­lah'ın azabından kurtaracak ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazsın." (2/Bakara, 120)

Dikkat edilsin ki, Allah subhanehu ve teâlâ ayetin bilgi verme özelliği taşıyan kısmında "millet" (yani ideoloji ve kültür) deyimini kullanırken, yasaklama cümlesinde "arzu ve keyif" ifadesini kullanıyor. Çünkü söz konusu kavimler ve millet­ler, ancak ideolojilerine ve uygarlıklarına bütünü ile uyulun­ca tatmin olurlar ve ancak bu takdirde karşılarındakini be­nimserler. Bu yüzden onlara uymanın, onlara özenmenin azı da çoğu da yasaklanmıştır. Bilindiği gibi, onların bazı dini geleneklerine uymak, belir­li oranda onların bir kısım arzularına uymak demek olduğu gibi, aynı zamanda diğer arzularında da onlara uyma ihtima­linin sınırları içine girmek demektir.' (İktidau's Sırati'l Müstakim, 1/85.)

Tüm bunların, hezimetin tamamı ile kâfirlerin dinlerine veya hevalarına -ister söz, fiil veya itikad olsun- tabi olmakla olduğu, artık bizlere açıkça belli olmuştur.

Bugün hezimete uğrayanlar ne kadar da fazladır. Onlar, kafirlerin heva ve heveslerine tabi olmuş ve Allah'ın bunu emrettiğini zannetmişlerdir.

"Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti' derler. De ki: 'Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?' " (7/Araf, 28)

Bugün haçlı liderler Müslümanlardan hevalarına göre talep ettikleri bir şeyi duyurdukları zaman, 'İslam bunu 1400 sene önce getirmiştir' diye saçmalayan kimseler de olmuştur. Onların bu saçmalıkları asla Allah'ı razı etmek için değil, bilakis hevalarına veya bazı milletlere/dinlere uymadan başka bir şey değildir. Bu hezimetten daha büyük bir hezimet olabilir mi?

 

 

Şeyh Yusuf El-Uyeyri

Çeviri Makale: Özcan YILDIRIM

Bu Sayfayı Paylaş :