Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Beşinci Sabite: Zafer, Sadece Askeri Galibiyet Değildir! -2 Çeviri MAKALE

2013-07-01

 

Zaferin Beşinci Anlamı

Mücahidin musibete uğramasına, zorluk çekmesine ve cihad yolundan alıkonulmasına rağmen, cihad yolunda ve bu şiarın ilkeleri uğrunda sebat etmesi, tek başına bir zafer olarak addedilir. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Allah sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar." (14/İbrahim, 27)

Kim cihad yolunda sebat eder ve bu şiarı eda etmeye devam ederse, bu ayette geçen kimselerden olmuş olur. Bu bir zafer olarak sayılmaz mı? Allah'a yemin olsun ki, zafer sayılır.

Nice kimseler gördük; Cihad eden, meydanda zafer kazanan fakat esasları hezimete uğrayan, düşünceleri değişen, cihad yolunda başına gelen afetlerden dolayı şehvetine ve dünyasına hizmet eden…

Nice kimseler de gördük; diğerlerine uğrayan musibet ve zorluk onlara uğramadığında bile cihad etmede sebat eden…

Onlar meydanda hezimete uğramadılar fakat dünya onların esaslarını ve düşüncelerini hezimete uğrattı. Bozuk fraksiyonlar/akımlar da onları kendi çevresine çekince, onların hizmetkarı haline geldiler. Böylece cihattan alıkoymaya, düşüncelerinin hezimete uğramasına binlerce özür getirmeye başladılar.

Bu hezimetin ta kendisi değil midir? Esaslar üzerinde sebat etmek gerçek zafer değil midir?

Zaferin Altıncı Anlamı

Kul, cihada çıkması ile başka bir zafer daha kazanmış olur ki bu da kendi esaslarına, inancına ve dinine yardım etmek için canını, vaktini ve malını harcamasıdır. Galibiyet kendisinin veya düşmanın olsun, bu din için feda olmak zaferin ta kendisidir.

Bunun yanında esasları ile yükselerek onun uğrunda savaşıp, canını bu uğurda harcaması da, savaş meydanında mağlup olsa bile gerçek bir üstünlüktür. Allah subhanehu ve teâlâ Peygamberine ve onun ashabına Uhud günü yenildiklerinde şöyle buyurmuştur:

"Üzülmeyin, gevşemeyin, üstün olan sizlersiniz." (3/Ali İmran, 139)

Onlardan yetmiş kişi öldürüldü ve müsle yapıldı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yaralandı ve diğerleri de kaçtı… Sonra Allah subhanehu ve teâlâ onların tevbesini kabul etti. Ancak bu, asla hakikatten bir şey değiştirmez. Bilakis, yaşananlara rağmen onlar yine üstün kimselerdi.

Mücahidin üstünlüğü ise, savaş meydanına müdahil olup, İslam'ın bu savaşına katılmasıyla gerçekleşir ki bu da onun üstünlüğüdür ve bu üstünlüğü ile düşmana karşı zafer kazanmıştır.

Terk edilmiş, az bir silahtan başkasına sahip olamayan, fakir ve azınlık olup da imanlarından başka bir şeyi olmayan kimseler cihada katılıyorsa, sayı ve hazırlıkta az olan ümmet neyin uğrunda cihad edecektir? Maddi ölçülere göre bakıldığında hezimete uğrayacağı kesin olan bu ümmet, düşmanlarına karşı ne için savaşacaktır? Ümmet, düşmana oranla maddi bir güce sahip değil iken bile gücü yettiğince hazırlık yaptıktan sonra düşman ile yüzleşmeli değil mi? Ümmet sadece savaşa başlaması ile galip olmuş olmaz mı? Hiç şüphe yok ki İslam ümmeti, modern silah ve teçhizatlarla donanmış olan düşmanına karşı imanı ile karşı çıkmıştır. Bu, yüceliği ve değişmez esasları ile galip olan bir ümmettir.  

Dünya devletlerinin sayı, hazırlık ve sahip oldukları teknoloji bakımından durumları bu şekilde olmasına rağmen, ümmetin onlarla savaşması, yüce bir durum ve zafer sayılmaz mı? Kul, bu savaşta inancı uğruna canını ucuz bir şekilde harcamıştır. Evet, Allah'a yemin olsun ki tarih bu kahramanların sayısını -sonları şehadetle sonuçlansa da- yazacaktır. Onlardan daha fazla dünyada kalıp, zillet içerisinde yaşayanları ise tarih yazmayacaktır. Bilakis tarih, onları yerecektir. Bu ikisi arasındaki fark, alemlerin Rabbi olan Allah'ın katında ne kadar da büyüktür.

Mücahidin cihad yolunda, inancı uğrunda ve uğrunda savaştığı esaslar üzerinde sebat etmesi, iki taifeye karşı, esasların desteklenmesini, akidenin ve dinin yüceliğini gerçekleştirmiş olur.

Birinci Taife: Kendi esasları ile nasların özünü bozan, tevil eden ve mücahidi sahip olduğu esas ve ilkelerinden vazgeçirmek için bu esas ve ilkelerin asli manalarını tahrif eden bidat, hurafe ve felsefe ehlinden olan kimselerdir ki, bunlara karşı zafer elde etmiş olur. Mücahid, ısrar edip, kendi esasları uğrunda savaşır; sapkın ve benzerlerini dinlemezse, onlara karşı gerçek bir zafer elde etmiş olur.

İkinci Taife: Mücahid, sahip olduğu esasları ile kafir, zındık, mürted ve inkarcıların esaslarına karşı zafer elde etmiş olur. İnancı uğruna ölümü temenni ettiğini, ölümün de onun düşüncelerinden hiçbir şeyi ne öne ne de arkaya almadığını apaçık ilan ettiği zaman, şüphesiz bu en büyük zafer sayılır.

Firavun'un sihirbazları, iman ettiklerini ilan etmelerinden hemen sonra ölüm ve asılmakla tehdit edildiği pozisyon, bu büyük zaferi açıkça gösterir.

"Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız." (20/Taha, 71)

Onlar da, bir müminin izzeti ve görülmeye değer bir üstünlükle şöyle cevap verdiler:

"Dediler ki: 'Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.' " (20/Taha, 72)

Başka bir cevapları ise şöyle olmuştu:

"Onlar: 'Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al', dediler." (7/Araf, 125-126)

Allahu Ekber! Evet, Allah'a and olsun ki, bu büyük bir zaferdir! Bu da, ölene dek esaslar üzerinde sebat etmektir! Bu zafer aynı şekilde Hubeyb'in radıyallahu anhu kıssasında ortaya çıkmıştır. Hubeyb radıyallahu anhu Kureyş kafirlerinin önünde asılı iken ölümle arasında kısa bir an kalmıştı.

Ebu'l Esved, Urve'den şöyle rivayet etmiştir: "O asılı halde iken, silahlarını ona yöneltip, şöyle seslendiler: 'Muhammed'in senin yerinde olmasını ister miydin?', O şöyle dedi: 'Yüce Allah'a and olsun ki, hayır! O'nun ayağına bir dikenin batmasına karşı serbest kalmam dahi hoşuma gitmez!' " Allahu ekber! Bu ne büyük zafer ve yüceliktir.

Nice topluluklar öldürüldü, sürüldü ve yok edildi de Allah'ın övüp de "büyük bir kurtuluş ile kurtuluşa erdiler" diye tanımladığı ve onların hatırasını ebedi kıldığı şu topluluk gibi olmadılar:

Küfrün ehli, Uhdud ashabı ile iki konuda pazarlık yapmışlardı. Ya içinde oldukları durumdan dönecekler ya da yanarak ölecekler ve sebat edeceklerdi. Fakat dünya ateşi, içinde bulundukları imandan döndürecek değildi. Dünya ateşine girerek, ahiret ateşinden kurtulmayı seçtiler. Tüm cüret ve cesaretle ateşe doğru gittiler. O büyük ateşin görüntüsü onları asla korkutmadı… Zaferi elde etmek için oraya girdiler. Ve bir kadın, bir an geri durmayı aklından geçirdi… Bir an zaferin gerçek manası zihninde kayboldu. Allah subhanehu ve teâlâ ise ona gerçek zaferin ve büyük kurtuluşun anlamını ona açıklamak için, bebeğini konuşturdu: "Anneciğim! Sabret, çünkü sen hak üzeresin." Bu olay üzerine o da ateşe atladı. O ve emzirdiği bebeği zaferi kazanmış oldular.  

Allah subhanehu ve teâlâ onları hiç kimseyi övmediği şekilde onları övdü ve onların bu hatırasını ebedi kıldı…

"İman edip salih ameller işleyenlere ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur." (85/Buruc, 11)

Bu kadın gibi zaferin gerçek manası bir anlık da olsa zihninden giden her mümin için, bu ayet, bu övgü ve bu şahitlik zaferin gerçek manasını tekrar hatırlatmakta ve zihinlerden yok olan bu kavramı açıklamaktadır.

 

 

Şeyh Yusuf El-Uyeyri

Çeviri Makale: Özcan YILDIRIM

Bu Sayfayı Paylaş :