Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Birkaç Günüm Özcan YILDIRIM

2018-07-18

 

Kardeşim,

Rahmet kapılarının açıldığı, şeytanların bağlandığı mübarek Ramazan Ayı'nı hep beraber idrak ediyorduk. Teravih aralarında yaptığımız sohbetlerimizde günahın insana zararlarını ele almıştık. Ardından tevbe ile ilgili birkaç bahis anlatmış, cennet nimetleri ile beraber yüreklerimizde esintiler oluşmuştu. Ardından gözlerimizi kör edip gaflete düştüğümüz, şükretmediğimiz mal, evlat ve saliha eş nimetini ele almıştık… Üçünden de ne kadar da gafiliz değil mi? Rabbim gafletimizi gidersin. Allahumme âmin.

Ramazan'ın son dört günü ise taatlerin, salih amellerin insan üzerindeki tesirlerinden bazılarını seçip anlatmaya "bismillah" demiştik.

Tekli gecelerden bir gece, Kadir gecesi olma ihtimali kuvvetli olan yirmi yedinci gece yine beraberdik ve bu konuyu da teravih arasında dilim döndüğünce anlatıyordum.

Onu özetle bir daha burada hatırlatmayı uygun gördüm. Zira konu ile konunun ortasında yaşadığımız hadiseler ibret alınacak cinsten…

"Salih ameller tıpkı günahlar gibi kişiye tesir eder. Kişinin söylem ve eylemlerine, vicdanına ve zahirine, hatta dış dünyasına etki eder…

Mesela ameller, bela ve musibet anında sekinet verir. Evet! Masiyet ehli, bela ve imtihan karşısında sendeleyip, bocalayıp bir girdabın içerisine girerken; taat ehli inşirah-ı sadrın, itminanın zirvelerinde olur.

İslam tarihindeki örnek şahsiyetlerden İbni Teymiyye rahimehullah… Şam kalesi zindanına girdiğinde ortaya koyduğu tavır hepimize örnek sadedinde…

Hücresine girdiğinde ağzından ilk dökülen yüreğinde taşıdığı ayetlerden bir ayet oluyor:

"Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilmiştir. İç tarafında rahmet, dış yönünden ise azap vardır." [1]

Onca sıkıntılı bir hücre hayatına bakıp bu nimetine dair Allah'a da şükrediyor: "Bu hücre dolusu altın infak etsem Allah'ın bu nimetinin şükrünü eda edemem."

Ardından meşhur sözlerinden birini söylüyor: "Asıl mahkûm kalbi zindanda olandır. Kim hevasına esir olmuşsa o esirdir."

Ehli taat nereye giderse gitsin, hangi ortamda bulunursa bulunsun, hangi musibetle karşılaşırsa karşılaşsın Allah'ın ayetleri yüreğinde bir sekinet vesilesidir.

"Düşmanlarım bana ne yapabilir? Benim cennetim ve bahçem göğsümde/yüreğimdedir. Hapsedilmem Allah ile baş başa kalmamdır. Sürgün edilmem seyahattir. Öldürülmem ise şehadettir."

Sen Allah'tan musibet anında yardım, sekinet istiyorsan sana bunu verecek olan salih amellerdir kardeşim. Kimisi var zindan imtihanını halvet/Allah ile yalnız kalma ve ibadet yeri olarak görür. Kimisi de var ki kapısını polis tıklattığında tüm söylemlerini bir kenara bırakır…

Konuşmanın bu sıralarında mescide bir kardeşimiz "Operasyon var!" diyerek girdi. Ardından da postalları ile ibadetgâhımızı, namazgâhımızı çiğneyen devletin bekasını (!) muhafaza etmeye çalışan uzun namlulu silahlarla donanmış polisler…

Sadece Enes Hoca ve benim yakalanmamız için yaklaşık bin kişiyi GBT sorgusundan geçirdiler. Kadın, çocuk, yaşlı demeden hepsini bu resmî ve yasal (!) uygulamaya tâbi tuttular.

Komiserlerinin bana söylediği üzere aslında merhamet (!) etmişlermiş. Herkesi spor salonuna doldururlarmış, kadınların başlarını "tanınmama" gerekçesi ile tamamen açıp çocukları da aynı salona alırlarmış. Ama merhametli (!) polislerimiz bununla iktifa etmişler…

Aynı masada/birimde çalışan başka merhametli ve vicdanlı (!) polisimizin de içine oturmuş olacak ki bunun mecburen olduğunu söylemişti. Benimle Enes Hoca'nın sabit adresi olmadığı için, Ramazan'da en yoğun faaliyetlerimizi yaptığımız için on beş-yirmi araba, üç-dört özel harekât aracı ile beraber yüzlerce kişiyi GBT sorgusundan geçirip binadaki herkesi çıkartmışlardı. Arkadaşların istihbaratları sadece merkez binalara yönelik çalışıyor sanırım.

Aynı merhametli (!) polisimiz bunun yine Ramazan'da yapılmasının da bize (Müslümanlara) pozitif yönde getirilerinin olduğunu söylüyordu. Kendisine "Acaba size nasıl bir negatif ile dönecek?" demekten de geri duramadım.

Önceki Ramazan Ebu Hanzala Hoca'mız… Bu Ramazan da biz!

Neyse bizi araçlarına bindirip, prosedürlerinin bitmesini bekliyorduk. Önce Enes Hoca'nın oğlu Hubeyb geldi ve masum gözyaşlarını döktü, babasına sarıldı ve gitti. Ardından kalabalık polis araçlarının arasından gözümün nuru Nuseybe koşarak geldi. Gözyaşları sel… Yüreği dağlı… Çaresizce arabaya geldi… Hıçkırıkları yürekleri dağlıyordu… Sarıldım, kokladım, öptüm. "Ağlama kızım!" desem de boğazım düğümlendi ve iki kelime daha öteye gitmedi cümlelerim. Kelepçeler ellerimde bağrıma bastım. Fakat o masum yüreği ile günlerce hafızamdan silemeyeceğim, hücremi dolduran gözyaşlarımın sebebi olan ve ayetleri okuduğumda dilimi kelepçeleyen o cümlesini söyledi: "Baba ben sensiz yapamam!.. Baba ne zaman görüşeceğiz? Baba ne zaman geleceksin? Baba… Baba… Baba…"

Sonra teskin ettim yolladım…

Ardından bu defa annesi ve kardeşi Bera ile beraber yine geldi. Aynı cümleler bir daha yüreğime adeta saplandı… Bera Efendi'nin de derdi elindeki lolipopu… Elimdeki kelepçeye bakıyor: "Baba bu ne?" diyor. Ben de: "Kelepçe!" deyince "Ben de kelepçe takcaam." diyor…

Gözlerimin nurlarını teskin edip ardından sahuru da kardeşlerin getirdiği börek ile yaptıktan sonra kardeşlerimizin bize topluca veda edişi ve son bakışmalarımızla binadan ayrılmış olduk.

TEM'in meşhur 4. katındayız…

"Özcan iyi kaçtın iki yıldır." diyor komiser. Ortada kaçma falan yok. Belediye binasının karşısında daimî mekânımızdaydık hâlbuki. Biz Allah'ın dinini koruyorduk, Allah da bizi… Bu bizim Rabbimiz hakkındaki hüsnüzannımız…

Nezarete geçtik. Ertesi gün İnfaz ve İlamat Bürosuna gidip, altı yıl üç ay cezamızı elimize tutuşturup cezaevine yol alacağız.

Öğlen oldu ve hastaneden sonra Enes Hoca ile farklı mahkemelerden ceza aldığımızdan ötürü farklı savcılıklara gittik. Ayrılırken içimden "Sanırım buluşamayacağız cezaevinde!" dedim kendi kendime. Ayrı ekip otoları ile Çağlayan'a gittik.

Bana verilen polis ekibi dillere destan… Yolda kelepçeden gözünü ayırmayan, kelepçenin şıkırtısı ile sürekli hop oturup hop kalkan bir çaylak ile arka koltukta sıkıcı bir yolculuk da cabası… Adliye'de Ağır Ceza Mahkemeleri hangi katta, İnfaz ve İlamat Bürosu nerede… buna dair bilgileri yok. Bir o tarafa bir bu tarafa gittik. Adamlar işi bir an önce yapma derdinde; ama peşimdeki dosyalar onların bu arzularına engel oluyor. Evrağı veriyorlar ve: "Antalya 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin de ekstra yakalama kararı var. Mahkemeye ifade için çıkması lazım." diyor Yakalama Bürosu memuru. Polislerin yüzünden düşen bin parça…

Polis bana dönüp: "Özcan, dosyalarını neden takip etmiyorsun?" diye bir tepki veriyor. "Biraz da onlar beni takip etsin." diyorum ben de…

Bir buçuk saat sonra SEGBİS ile Antalya'ya bağladılar. Hâkim ifademi aldı ve son zamanların trend sorularını da pas geçmedi: "Tağut nedir?", "Sana göre yöneticiler tağut mu?", "Ebu Hanzala'yı tanıyor musun?"

Savcı ara mütalaasında "nasılsa hükümlü" diyerek bu dosyadan tutuksuz olarak yargılanmamı istedi ve hâkim de tutuksuz yargılanmama hükmetti (!)

Burdan çıkıyoruz. Evrak eksikliğinden dolayı yeniden Emniyet'e gidiyoruz. Arkadaşların mahareti FETÖ'cü ve PKK'lilerle bir gece daha geçirmemi sağlayacak.

Yolda polis bana dönüp: "Özcan, bir şey soracağım kusura bakma." deyince "sor" dedim.

"— Müslüman bakımlı olmalı. Sizin arkadaşlarınızın sakalları düzgün değil. Bakımlı ve düzgün ve kısa olmalı. Allah Rasûlü müşrikler sakalını uzatınca kesermiş, kesince de uzatırmış! Sizinkilerin tipi hahamlara benziyor.

— Bu bıyık için değil miydi?

— Tabi, sen daha iyi bilirsin.

— Senin dediğini varsaysak dahi, müşriklere kim muhalefet ediyor biz mi sen mi?

— …"

•••

Sabaha karşı bir Emekli Öğretmen Albay'ı nezarete getiriyorlar. Malum FETÖ soruşturması. Beti benzi atmış, dünyası başına yıkılmış vaziyette o da istirahatgâhındaki yerini aldı. Ömrünü devletine hizmetle geçirmiş, ahirete karşılık dünyayı satın alan bir kimsenin canlı kanlı örneği yanımızda idi. Dünün azgınları ve müstekbirlerinin durumuna bakıp bugünün azgınlarının geleceğini görmek de uzak olmasa gerek.

Ertesi gün daha tecrübeli polislerle Metris cezaevi yolunu tutuyoruz. Bizden helallik dilemeler de ayrılırken ki nutuklarından…

Metris'teyim… Bir odaya götürüyorlar. Misafir koğuşu ve tek kişilik. Ne misafirhane ama! Kapı açıldığında bana eşlik eden gardiyan: "Her şey burada var. Koğuş temiz. Tabi senden önce kalan arkadaşın pis bırakmadı ise." diyor. Benden bir gün önce kalan da Enes Hoca. Adam bu lafı söylerken rafa bakıyor ve "pis bırakmadı ise" cümlesini kendisi yutmak zorunda kalıyor. Çünkü leş gibi odanın en temiz yeri Enes Hoca'nın bıraktığı tabaklar ve bir tane kaşık…

Ertesi gün sevk olacağım için bu misafirhanede (!) bir gece kalacağım. Üç tabak, bir kaşıktan öteye odada hiçbir şey yok. Bardak istiyorum, lavabolardaki çeşmelerden su doldurup iftar açmak için. Nafile! Cevap: "Alamazsın. Yapacak bir şey yok." deyip mazgal yüzüme kapanıyor. Rabbim avuçlarımızı bize nimet olarak vermiş hamdolsun. Çeşmeden iftarımızı açıp getirdikleri birkaç çeşit yiyecekle iftarımı yaptım.

Aklıma 2004 yılında okuduğum bir kitabın ilgili bölümü gelince Allah'a bu nimetinden dolayı hamd ettim. Ömer Abdurrahman "Kelimetu Hak" kitabında Mısır çöllerindeki zindanları anlatıyordu. Çölde, yerin altında bir insanın ayağa kalkamayacak derecede yüksekliği olan bir zindan. Çölün sıcaklığı, yukarıdan askerlerin bevletmesi… İnanılmaz ve korkunç bir manzara idi kitapta anlatılan. "Kâğıt üzerinde dahi insanın tüylerini diken diken eden bu mekânda da olabilirdin!" diyorum kendi kendime.

İki Dua

Akşam Kur'an-ı Kerim vermemeleri sebebiyle ezberimde olan sureleri tekrar edip cezanın törpüsü diye nitelendirilen "volta"yı atıyorum. Tek olmanın sıkıntısı içime işledikçe Ramazan günlerinde kunutta yaptığım "Ey tek olanların yardımcısı!" nidası ile dua ediyordum. Bunu sıklıkla tekrar ettim. Ta ki yan tarafa bizimle beraber gözaltına alınan bir kardeş getirildi. Dualarımda beni bedbaht etmeyen Rabbime şükrettim.

Yarın bayramın bir önceki günü olacağı için sevk edilip edilmeme endişesi içerisinde idik. Zira dört-beş gün daha bu yerde oturmak insanı sıkıntıya sokması için yeterdi artardı bile… Ne Kur'an ne okuyacak bir kitap ne de başka bir şey. Tek şey duvarlara kazınan saçma sapan örgüt sloganlarıydı…

Sabaha kadar bu endişe ile yattım. Sabah uyandığımda volta eşliğinde Yunus'un aleyhisselam balığın karnında hapsedilmiş hâlde iken yaptığı duayı defalarca tekrar ettim:

"Allah'ım! Senden başka ilah yoktur! Şüphesiz ki ben, zalimlerden oldum." [2]

Bir saat, iki saat… Bu dua dilimde ıslak iken kapı açıldı: "Özcan, eşyanı topla sevk edileceksin."

O an sanki tahliye olmuşçasına sevindim. O sevinçle ne mide ağrım ne de hüzün ve kederim kaldı. Rabbime ne kadar şükretsem azdır.

•••

Ring aracında giderken Adliye'de ağlarken gördüğüm bir kişi yanımda idi. Ben sormadan kendisi anlatmaya başladı ve arada da sövmelerini eksik etmiyordu. Zara'dan mont çalmış ve iade etmesine rağmen mağaza müdürü şikayetçi olunca yedi buçuk yıl hapse mahkûm edilmişti.

Bir tarafta dünyası için dünya ve ahiretini heba edenler… Bir tarafta ahireti için dünyasını feda edenler…

Ve sonunda Silivri 4 No'lu L Tipi Cezaevi'ndeki günlerimizi geçireceğimiz mekânımıza vardık…

Verdiği musibeti ile gönlüme genişlik veren Allah'a hamd olsun.

Rabbim! Şahit ol ki, ben senin hükmüne razıyım. Şüphesiz, senin Rasûl'ün hak söz getirmiş ve "Kim razı olursa ona Allah'ın rızası vardır." diye buyurmuştur. Bizi razı olan ve razı olunan kullarından yaz. Senin rızan ve dinin için çaba gösteren bu canımı azabından uzak tut. Canımı Müslüman olarak al ve beni şahit olanlardan yaz. Allahumme âmin.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." duamız ile…

Özcan Yıldırım

Silivri 4 No'lu L Tipi Kapalı Cezaevi,

Silivri/İstanbul

 

 

[1]        .     57/Hadid, 13

 

[2]        .     21/Enbiya, 87

Bu Sayfayı Paylaş :