Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Biz Göğsünü Genişletmedik mi? Özcan YILDIRIM

2018-01-18

  

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (1) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ (2) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (3) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ (4) فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (5) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (6) فَإِذَا فَرَ غْتَ فَانْصَبْ (7) وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ (8)

1. Biz göğsünü genişletmedik mi?

2. (Nubuvvet öncesi hatalarını veya nubuvvetin ağır) yükünü üzerinden indirmedik mi?

3. Ki o yük senin belini bükmüştü.

4. Senin şanını yüceltmedik mi?

5. Hiç şüphesiz ki, zorlukla beraber kolaylık vardır.

6. (Evet) zorlukla beraber kolaylık vardır.

7. (Öyleyse) boş kaldığında hemen (ibadet ve taate koyul ve) yorul.

8. Ve yalnızca Rabbine rağbet et.

 

Sureye Dair Açıklayıcı Ön Bilgiler

1. Surenin İsmi ve Nüzul Yeri

Bu sure, tefsirlerin çoğunda ve Buhari ve Tirmizi'de 'Elem Neşrah suresi' olarak da anılmıştır. Bazı tefsirlerde 'Şerh suresi', bazı tefsirlerde ise 'İnşirah Suresi' olarak isimlendirilmiştir.[1]

Sure, ittifakla Mekki olup, Duha suresinden sonra, Asr suresinden önce inmiştir.[2]

2. Surenin Önceki Sure ile Bağlantısı

Konu ve üslup açısından Duha suresi ile bağlantılı bir suredir. Her iki sure de Rasûl'ü teskin etmek, rahatlatmak, davete ve şükre teşvik etmek için inmiştir.

Hatta seleften bazıları besmele olmadan iki surenin bir olduğunu söylemişlerdir. Fakat doğru olan, mana bakımından benzerlik gösterse de ayrı sure olduklarıdır.

3. İhtiva Ettiği Konular

a. Rasûl'e verilen üç nimetin hatırlatılması

Bu kısımda Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü'nün göğsünü iman ve hikmetle genişletmesinden, hatalarının ve nubuvvetin yükünün hafifletilmesinden, dünya ve ahirette makamının ve şanının yüceltilmesinden bahsetmiştir.

b. Zorluğun biteceğini vadetmesi

Bu kısımda da Rasûlü'nün üzerindeki eziyet ve sıkıntının biteceğini, yardımın da yakın olduğunu ona bildirmesi vardır.

c. Allah'a ibadet ve tevekkül etmeyi hatırlatması

Allah subhanehu ve teâlâ son bölümde de Rasûl'e davasının ağırlığına ve yorgunluğuna dair manevi bir reçete sunmuştur.

4. Surenin İsmi ile Surenin Sonuna Dair Önemli Bir Mülahaza

Söz konusu sure, Allah'ın nimeti ile başlamaktadır. Bu da göğüs genişliği/gönül ferahlığıdır. Surenin sonu da 'Şerh-i sadr'ın en büyük sebeplerinden biri ile nihayete ermiştir.

"Ve yalnızca Rabbine rağbet et."

Bu da ileride geleceği üzere Arap belagatındaki 'hasr' üslubunu ifade etmektedir. Yani, 'Sadece ve sadece Rabbine yönel, O'ndan başkasına rağbet etme' demektir.

"Allah, kimi hidayet etmek isterse, onun İslam'ı kabul etmesi için göğsünü genişletir. Kimi de saptırmak isterse, gökyüzüne yükseliyormuş gibi göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Böylece Allah, iman etmeyenleri pisliğe mahkum eder." [3]

Hidayet 'Şerh-i sadr'ın en büyük sebebidir. Dalalet/sapkınlık da göğsün daralmasının sebebidir. Sureye bu boyutu ile bakıldığında mükemmel bir uyum içerisinde olduğu görülecektir.

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

"Biz göğsünü genişletmedik mi?"

Allah subhanehu ve teâlâ bu surenin girişinde de takrir ifade eden soru ile başladı. Ayete dair âlimlerin maddi ve manevi olarak iki tip yaklaşımı olmuştur:

a. Bundan kasıt sirette gerçekleşen 'şakku's sadr' olayıdır. Bu da, Allah Rasûlü'nün çocuk yaşta iken göğsünün yarılması ve kalbinin yıkanması hadisesidir.

Sahih'te geçen Enes b. Malik'ten, onun kavminden bir kimse olan Malik b. Sa'saa'dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Ben Beyt'in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken birisinin şöyle dediğini duydum: Bu (bizim aradığımız) üç kişiden birisidir. Bana altından bir kap getirildi. İçinde zemzem suyu vardı. Göğsüm şuraya kadar açıldı." Katade dedi ki: Ne demek istiyor? diye sordum. (Malik): Karnının aşağı tarafına kadar, dedi. (Peygamber devamla) buyurdu ki: "Kalbim çıkarıldı, kalbim zemzem suyu ile yıkandı, sonra tekrar yerine kondu. Sonra da iman ve hikmet ile dolduruldu." [4]

"Ebu Hureyre kendisinden başka kimsenin soramayacağı şeyleri Rasûlullah'a sorardı. Bir seferinde dedi ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Nubuvvet konusuyla ilgili ilk gördüğün şey nedir?' Rasûlullah doğrulup dedi ki: 'Ey Ebu Hureyre! Sen bir sual soruyorsun. Doğrusu ben, on yaşından birkaç ay almışken çöle düştüm. Ve başımın üstünden bir konuşma duydum. Baktım ki bir adam diğer adama: 'Bu, o mu?' diyor. Adam: 'Evet.' deyince, ikisi beni karşıladılar. Hiçbir yaratıkta görmediğim bir çehre ve hiçbir yaratıkta bulmadığım bir ruh ve hiçbir yerde görmediğim elbiseleri vardı. Yürüyerek bana doğru geldiler. Nihayet her biri benim bir bacağımı tuttu, ama hiçbirinin tuttuğunun farkında değildim. Biri arkadaşına dedi ki : 'Yatırın.' Çekmeksizin ve zorlamaksızın beni yatırdılar. Biri diğerine dedi ki : 'Göğsünü yar.' İkisinden birisi göğsüme uzandı ve benim gördüğüme göre kan akmaksızın ve ağrı duymaksızın göğsümü yardı. Adam dedi ki: 'İçindeki kin ve hasedi çıkar.' O da pıhtı şeklinde bir şey çıkardı, sonra tutup attı. Daha sonra adam diğerine dedi ki: 'Merhamet ve şefkati koy.' Bir de baktım ki, gümüşe benzer bir şey çıkardı. Sonra benim sağ ayağımın baş parmağını titretip 'Salim olarak kalk.' dedi. Ben, böylece küçüğe şefkat, büyüğe merhamet dolu olarak kalkıp koştum.' " [5]

b. Bundan kastedilen, kendisine vahyedileni alabilmesi için onu hikmetle aydınlatmak ve rahatlatmak[6] demektir.

Ayetteki Şerh-i sadr, 'senin göğsünü nurlandırdık', 'İyice genişlettik', 'Rahatlattık' anlamında kullanılmıştır.

"Yani, kalbini nurlandırdık ve onu geniş ve rahat kıldık. Allah, Peygamberin kalbini açıp rahatlattığı gibi, aynı şekilde şeriatını da geniş, hoşgörülü ve kolay kıldı. Onda ne bir zorluk, ne bir ağırlık ne de bir darlık vardır." [7]

Hasan'ın rahimehullah şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Biz, göğsünü senin için açıp genişletmedik mi?" 'Yani, (göğsü açılıp) hüküm ve ilim ile dolduruldu.' [8]

'Nebi'nin göğsü genişledi, açıldı. Böylece bütün işleri, canı sıkılmadan, morali bozulmadan ve endişeye kapılmadan yapar hâle geldi. Öyle ki ister sıkıntılı, ister huzurlu anlarında olsun, hep gönlü ferah ve görevini ifa ile meşgul hâle geldi. O hâlde 'şerh', genişletmek demek olup, manası gamdan, kederden, üzüntüden kurtarmaktır. Çünkü Araplar, gamı, kederi, endişeyi 'göğüs darlığı' diye ifade ederler. Bu, tıpkı: "Andolsun biz, senin göğsünün daraldığını biliyoruz." [9] ayetinde olduğu gibidir.' [10]

Müfessirler iki farklı yaklaşımla ayeti yorumlasalar dahi ikisi arasında bir çelişki söz konusu değildir. Biri Allah Rasûlü'nün yaşadığı maddi bir hadise olup, diğeri ise Allah'ın buna bağlı olarak verdiği nimetidir.

Şerh-i Sadr/Göğsü Açmak İfadesi Kur'an'da Nasıl Kullanılmıştır?

a. Her çeşit zihin karışıklığından ve tereddütten uzak, Allah'ı zikrederek mutmain olmuş anlamında.

"Allah, kimi hidayet etmek isterse onun İslam'ı kabul etmesi için göğsünü genişletir. Kimi de saptırmak isterse gökyüzüne yükseliyormuş gibi göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Böylece Allah iman etmeyenleri pisliğe mahkum eder." [11]

"Allah'ın göğsünü İslam'a açtığı ve Rabbinden bir nur üzere olan kimseyle (kalbi mühürlenmiş ve karanlıklar içinde bırakılmış kimse bir olur mu hiç?) Allah'ın zikrinden yana kalpleri katı olanların (Allah anıldığı hâlde kalpleri yumuşamayanların) vay haline! Bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler." [12]

b. Güç ve kuvvet anlamında.

"(Musa) dedi ki: 'Rabbim! Şüphesiz ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum. Göğsüm daralıyor, dilim tutuluyor Harun'a da (benimle beraber) risalet vazifesi ver.' " [13]

"Rabbim! Göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki bağı/düğümü çöz ki sözümü anlayabilsinler. Ailemden bir vezir/yardımcı ihsan et bana. Kardeşim Harun'u…" [14]

'Sadr' Kelimesinin Kullanımına Dair Bir Not

Sadr kelimesi, Kuran'da farklı şekillerde kırk altı yerde geçmektedir. Anlamı da, bir şeyin baş tarafı veya en üst kısmı, bir bölümü, kişinin yöneldiği taraf, boyundan karın boşluğuna kadar olan vücudun ön kısmı, göğüs ve bağır, reis ve kumandandır.[15]

Kur'an-ı Kerim'de sadrın genişleme ve daralma[16], sıkıntılardan şifa bulma[17] özelliklerinden bahsedilir. Ayrıca sadr, kalpleri çevreleyen, kalplerin içinde yer aldığı mekân[18], arzu ve ihtiyaç mahalli[19], bilgilerin korunduğu yer[20], kin[21], kibir[22], korku[23] ve vesveselerin yer ettiği mahal[24] olarak tasvir edilir.[25]

Kıymetli âlim İbni Kayyım (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: 'Allah'ın 'O, insanların göğüslerine vesvese verip durandır.' buyruğundaki sırrı düşün. Allah kalpler () değil de göğüsler () demiştir. Göğüs/sadr, kalbin bulunduğu mekân ve alandır. Kalbe gelen şeyler oradan girer. Önce göğüste toplanıp, sonra kalbe geçer. Dolayısıyla orası, kalbin koridoru mesabesindedir. Emirler, talep ve arzular da kalpten göğse çıkar, oradan bedenin askerlerine dağılır. Bunu anlayan kişi Allah'ın 'Allah, göğüslerinizdekini yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı.)' [26] buyruğunu da anlar."

Zira şeytan, kalbin sahası ve evi olan yere girer ve kalbe atmak istediklerini oradan atar. O, göğüste vesvese verir ve vesvesesi kalbe ulaşır. Onun için Allah 'Şeytan ona (Âdem'e) vesvese verdi.' buyururken '' 'ona' demiş, '' 'onda' dememiştir. Çünkü mana 'vesveseyi ona attı, ulaştırdı, o da kalbine girdi.' şeklindedir.' [27]

Neden Şerh-i Sadr?

Allah Rasûlü'nün aldığı risalet vazifesi birçok zorluğun yanında Allah'ın kelimesini taşımak gibi zor bir görevi de içinde barındırır.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem ilk vahyi Hira mağarasında alıp Cibril ile karşılaşması ve Cibril'in onu kuvvetle sıkması, bu işin tabiatında zorluk olduğunu anlamasına sebebiyet vermişti. Bundan sonra gelecek her vahiy başlı başına bir zorluk olacaktı. Sözü, Allah Rasûlü'nün vahiy anındaki hâlet-i ruhiyesini anlatan Zeyd b. Sabit'e bırakalım:

"Rasûlullah'a vahiy geldiği bir gün yanında oturuyordum. Onu bir ağırlık kapladı. Ağırlık kapladığı zaman, onun dizleri benim dizlerimin üzerindeydi. Allah'a yemin ederim ki, hiçbir şeyi Rasûlullah'ın dizinden daha ağır bulmadım! Sonra o hâl ondan gitti ve 'Yaz, ey Zeyd!' dedi. Ben de bir kürek kemiği aldım. Nisa suresi'nin 95. ayetinin tamamını sonuna kadar yazdım. Âmâ bir zat olan İbni Ummu Mektum, mücahitlerin faziletini bu ayette duyunca kalktı ve 'Ya Rasûlallah! Âmâ ve benzeri gibi olanlardan, Allah yolunda cihada gücü yetmeyenlerin durumları nasıldır?' dedi. Allah'a yemin ederim ki, onun sözü biter bitmez, Rasûlullah'ı tekrar bir ağırlık kapladı. Bu defa onun dizlerini ilkinden daha ağır buldum. Sonra o hâl ondan gitti, 'Yazdığını oku.' buyurdu. Yazdığım kısmı okuyunca 'Özür sahibi olmaksızın' mealindeki cümleyi okudu, bu kısmı o ayete kattım." [28]

Aişe radıyallahu anha şöyle rivayet etmiştir:

"Haris b. Hişam Peygamber'e: 'Sana vahiy nasıl geliyor?' diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: 'Bazen çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum... Bazen de melek bana bir insan suretinde gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen ezberlemiş olurum.' " [29]

"Rasûlullah'a vahiy geldiği zaman, üzerine bindikleri devesi vahyin ağırlığı sebebiyle yere çökerdi. Peygamberimiz de şakaklarından ter dökerdi. İsterse soğuk bir günde olsun." [30]

Bunların hepsi Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem misyonunun ne denli ağır olduğunun birer kanıtı idi. Bu misyonu icra etmesi ve düşman karşısında Allah'ın istediği şekilde durması gerekiyordu. Yoksa müşriklerin envai baskısının yanında bir de vahyin ağırlığını kaldıramaması, Allah Rasûlü'nü iki ağır durumun arasında bir mengeneye sıkıştıracaktı.

Vahyi Cibril'den ilk aldığı zamanki ruh hâlini siretten detaylı okuduğumuzda insan havsalasını zorlayan durumlarla bir anda yüzleştiğini görürüz. Allah Rasûlü'nün gördüğü şeyler hakikat miydi? Rüya mıydı? Cin miydi? Yoksa akıl yitirilmesi miydi? Neydi tüm bunlar? Tüm bu kapalılık ve belirsizlikler göğsünün daralmasıydı…

Müşrikleri İslam'a davet ettiğinde onların imandan yüz çevirmeleri, türlü eziyetlerine maruz kalması ve ashabının çaresizliği göğsünün daralmasıydı.

"Bu söze (Kur'an'a) inanmadılar diye onların peşinde üzüntüden kendini öldüreceksin öyle mi?" [31]

Allah Rasûlü'nün vahyin başlangıcında yaşadığı bu atmosferde, yolun başında iken hikmeti gereği göğsünü genişletmiş ve ona tüm bunlara dayanabilecek güç yüklemiştir. Sonuç olarak burada göğsün genişletilmesi, Allah Rasûlü'ne güç verilmesi, rahatlatılması, mutmain kılınması diyebiliriz.

Şerh-i Sadr Bir Nimettir

İslam daveti ile ilk muhatap olduğumuzda kendi iç dünyamızda çatışma hâli olması muhtemeldir. Çünkü bu davetle muhatap olduğumuz güne kadar bize öğretilen din algısını yerle bir eden bir din ile karşı karşıya kalıyoruz. İnsanların bu konuda bize çektiği çoğunluk, atalar, gelenek ve 'Bunca âlim bilmiyor mu?' kılıçlarına ancak Şerh-i sadr ile karşı koyabiliriz.

Ya da şüphe ehli, bidat ehli veya itikadlarını mezheplerdeki muamelat fıkhı gibi gören, tarih çöplüğündeki şaz fetvalarla oluşturan 'müzebzeb' tıynetli insanlarla muhatap olmak zorunda kalındığında şerh-i sadr nimetine ermiş kimseler bunlardan yüz çevirip bidatleri ile baş başa bırakabilirken; Şerh-i sadr nimetinden mahrum olanlar ise, şüphe denizindeki dalgalar arasında helak olup gideceklerdir. Hâlbuki Allah'ın göğsünü genişletip nimetlendirdiği kimse, inancı net ve imanında itminan sahibidir.

İnsanlar İslam'a davet edildiğinde onların yüz çevirmesi, söylem ve eylemleri ile incitmesi ve alay etmesi kişiyi bıktırmıyor ve hatta Nuh aleyhisselam gibi bütün gücü ve tüm argümanlarıyla davetine devam ettiriyorsa, bu, o kimsenin Şerh-i sadr nimetinden nasiplendiğini gösterir.

Bugün dünyadaki yerel ve yabancı kâfirlerin hepsi bu davetin yayılmasından endişe ettikleri için yer yer ince, yer yer açık, yer yer de sinsi planları ile davetin önünü kesmek için bütün hamlelerini kullanmaktadırlar. Daveti farklı etiketlerle insanlara lanse ederek dezenformasyon yapmak, tehdit etmek, sürmek, hapsetmek, öldürmek… Allah'ın Şerh-i sadr gibi muazzam nimeti içinde olanlar bunların hangi aşamasında olursa olsun pozisyonlarını, duruşlarını bozmayan ve davet meşalelerini söndürmeyen kimselerdir. Allah'ın kendisi hakkında levh-i mahfuzda yazdığı kaderine razı olur ve ""  "Allah'ın takdiridir. O, neyi dilerse onu yapar." der. Onların bu tuzaklarına zindanlarda olsa dahi aldırış etmez.

Bu nimetten mahrum olanlar ise tüm bu anlattıklarımızın aksine sürekli stres, keder, üzüntü ve türlü manevi hastalıklar içerisindedirler. Bu da onların her esen rüzgardan olumsuz yönde etkilenmelerine sebebiyet verir. Ayette de geçtiği gibi her olayda "gökyüzüne yükseliyormuş gibi göğsü dar ve sıkıntılı" olma hâli onda müşahade edilir.

Hülasa; Şerh-i sadr, Allah'ın mümin kullarından bazılarına bahşettiği nimetlerinden bir tanesi olup, bu nimet ile müşerref olmak için Allah'a bolca dua etmeli ve O'ndan yardım dilemeliyiz.

Sözümüzü Seyyid Kutub'un rahimehullah ayete dair yorumu ile kapatalım:

'Bu ayetler, Peygamber'in kendisine yüklenen bu davanın bazı noktalarından, davanın yolundaki bazı sert ve korkulu sarp yokuşlardan ve yine o dava çevresine kurulan tuzak ve hilelerden dolayı ruhunda bazı sıkıntıların olduğunu göstermektedir. Ve yine ayetler, Rasûlullah'ın bu ağır davanın tasalarının ağırlığı altında göğsünü ezilir gibi hissettiği, omzunda çok ağır bir yük olduğunu duyduğunu kendisinin yardıma, imdada, azığa ve morale ihtiyacı olduğunu ilham ediyor.

Ardından şu tatlı sesleniş ve şu sevecen konuşma gelmektedir. 'Ey Muhammed! Senin göğsünü açmadık mı?'

Bu dava için senin göğsünü açmadık mı? Bu davanın işlerini sana kolaylaştırmadık mı? Bu davayı sana sevimli kılmadık mı? Bu davanın yolunu senin önüne açmadık mı? Seni gideceğin yola koyup o yolun mutlu sonunu görmeni sağlamadık mı?

Sen içini yokla. Göğsünde sevinç, ferahlık, parlaklık ve bir ışık görmüyor musun? Bu ihsanın tadını hislerinde tatmaya hazır ol. Ve söyle bakalım, bu iç açılması ile birlikte her çilenin ardından sefa, her yorgunluğun arkasından rahat, her zorluktan sonra kolaylık ve her mahrumiyetin arkasından hoşnutluk bulmayacak mısın?' [32]

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" duamız ile…

 

 

[1]        .     Et-Tahrir ve't Tenvir - Muhammed et-Tâhir b. Aşûr, 30/419

 

[2]        .     Et-Tahrir ve't Tenvir - Muhammed et-Tâhir b. Aşûr, 30/419

 

[3]        .     6/Enam, 125

 

[4]        .     Buhari. Hadisin devamında İsra ve Miraç hadisesi uzunca anlatılmaktadır.

 

[5]        .     İmam Ahmed

 

[6]        .     Ebu Hayyan

 

[7]        .     İbni Kesir

 

[8]        .     Kurtubi

 

[9]        .     15/Hicr, 97

 

[10]       .     Razi, Mefâtihu'l Gayb

 

[11]       .     6/Enam, 125

 

[12]       .     39/Zümer, 22

 

[13]       .     26/Şuara, 12-13

 

[14]       .     20/Taha, 25-30

 

[15]       .     İbni Manzur, 4/445; Müfredat, 477

 

[16]       .     6/Enam, 125; 39/Zümer, 22

 

[17]       .     10/Yunus, 57; 9/Tevbe, 14

 

[18]       .     22/Hacc, 46

 

[19]       .     40/Mümin, 80; 59/Haşr, 9

 

[20]       .     29/Ankebut, 49

 

[21]       .     7/Araf, 43

 

[22]       .     40/Mümin, 56

 

[23]       .     59/Haşr, 13

 

[24]       .     114/Nas, 5

 

[25]       .     Prof. Dr. Hayati Hökelekli, Kur'an'da Kalp Kavramı.

 

[26]       .     3/Al-i İmran, 154

 

[27]       .     Bedâiu'l Fevâid

 

[28]       .     Buhari, Tirmizi

 

[29]       .     Buhari, Müslim

 

[30]       .     Ahmed, Beyhaki

 

[31]       .     18/Kehf, 6

 

[32]       .     Fi Zilal

Bu Sayfayı Paylaş :