Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Buhranların Doğurgan Anası- Demokrasi Kerem ÇAĞLAR

2012-04-01

 

NEDİR BU DEMOKRASİ?

Rivayet olunur ki adına ‘Demokrasi’ denen şu mefkûre-i harabiye İslam’ın zuhurundan çok önce ortaya çıkmış uğursuz, murdar ve menhus bir musibettir. Bu musibet-i kebirenin Antik Mısır’da milattan önce yirmi üçüncü yüzyılda neşvünema bulduğu söylenir. Bazılarına göre ise iş bu demokrasi, çok daha yakın bir dönemde milattan önce dördüncü yüzyılda Antik Yunan’daki şehir devletleri tarihinde önemli rol oynayan siyasal bir rejimin adıdır.

Demokrasi uzun yüzyıllar boyunca düşe kalka, itile kakıla, helva olmayı bekleyen un- yağ-şeker troykası kıvamında ve gerektiğinde kullanılmak üzere ham haliyle bekletildi.

Demokrasi, Avrupa’da kendi halklarının enselerinde boza pişirir gibi onlara her türlü zulmü reva gören, canlarını da durmadan yaptıkları işgal ve sömürü savaşlarında hoyratça harcayan gaddar krallıkların ve aristokrasinin bir alternatifi gibi, siyasal bir antitezi gibi dillendirmeye başlandığında 18. yüzyıl sonlarıydı. Ülkemizdeki politik liderlerin dillerinden düşürmedikleri ve adeta günlük ‘Vird’leri haline gelen ‘Çağdaş Demokrasi’ de ete kemiğe bürünmeye başladığında ise tarihler Amerika’da 1776, Avrupa Paris’te ise 1789 idi. Amerika’da 1776’daki ‘Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ ve Avrupa’da da 1789 ‘Fransız İnsan Hakları Bildirgesi’ Çağdaş Demokrasi’nin yeniden doğduğu tarih olarak kabul görmektedir. Bununla ilgili olarak birçok tartışmalar var. Bu tür tartışmaları, konumuzun dışında olduğu ve bizi pek de ilgilendirmediği için geçiyoruz.

Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı derler. Fevkalade zorlama olduğu açıkça görülen yorumlar ve temennilerle demokrasi, adeta yeryüzünün binlerce yıllık kadim geçmişi olan en eski sosyal ve siyasal sistemi olarak ilan edilmektedir. Binlerce yıllık bir geçmişi olduğu kabul edilse dahi, bu husus tek başına herhangi bir öğretinin doğruluğuna veya haklılığına dayanak olamaz. Bunu, kulak verdiği çeşitli tartışmalardan dolayı her gün din değiştiren nasipsizlerin dışında aklı başında hiç kimse kabul etmez, edemez. Mevzu eğer sadece eski olmaksa, milattan şu kadar yüzyıl eskilere dayanıyor olmaksa, Nuh’un aleyhisselam kavmi bunlardan da bunların atalarında da çok daha eski tarihlerde yaşamışlardı. Ne var ki Nuh’un aleyhisselam kavminin bunca ‘Kıdemli’ olmaları, mukadder akıbetlerini değiştirmeye yetmemiştir.

“Onlar bir ümmet idi, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorgulanmayacaksınız.”  (2/Bakara, 134)

Doğrusu bizi öncelikli olarak ilgilendiren husus, bir asırda daha uzun bir süre önce coğrafyamıza ve halkımıza sirayet etmeye başlayan bu menhus virüsün bünyemizi zayıflatıp tahrip eden öldürücü tesirlerinden korunabilmektir.

Bir yönüyle irtidat illeti olan bu uğursuz mefkûrenin, İslam coğrafyasını ve bu coğrafyada yaşayan halkları nasıl, meflûç bir hal-i pür melale soktuğunu hem aynel yakin hem de ilmel yakin müşahede etmekteyiz. Bu cesamet ve yakınlıkta olan böylesi bir tehlikeye karşı mü’mine yaraşır tavrı ortaya koymak, çağımız toplumunda bir Muvahhid’in alamet-i farikasıdır. Bilindiği üzere her devrin belirleyici/ayırıcı/netleştirici meseleleri vardır.

Misal; İslam’ın ilk çağında, kelime-i tevhidi ikrar etmek aynı anda İslam’ı izhar etmek demekti ve bu ikrar, söyleyenin Müslüman olarak isimlendirilmesine kafiydi.

Günümüze misal; Müslüman olduğunu söyleyen bir kimse La ilahe İllallah’ın (birinci kısmının) gereği ve şartı olan tağutu inkarı gerçekleştirmesi günümüzün, furkan meselelerindendir. Başka bir açıdan baktığımızda, şöyle bir sonuca ulaşırız: Çağımızın ‘İtikad vebası’ gibi olan demokrasi illetinden beraatını ilan ve izhar etmekde günümüz furkan meselelerinden bir cüz olarak değerlendirebilir.

Demokrasi İstikametine Tebdil-i Kıble

Çağdaş demokrasinin önde gelen ideologları demokrasinin; hiçbir zaman hiçbir yerde gerçek anlamda uygulanmasının mümkün olamayacağını itiraf etmişlerdir. Hem nasıl olabilir ki? Esasen demokrasinin özünü ‘klasik demokrasi anlayışı’ oluşturur. Burada bütün insanları toplumu etkileyecek kararlarda, söz sahibi olmaları için belli sayıda (seçkin) insana hak tanınır. Bu hak, halk toplantıları aracılığıyla uygulanır. Kararlar doğrudan bu kimseler tarafından verilir. Bu sistemin uygulanabilirliği, ancak bu hakkı kullanmalarına izin verilen vatandaş kitlesinde görece, az sayıda ve homojen olduğunda mümkündür. Misalen nüfusu birkaç bin olan bir kasabada veya birazcık daha fazla olan şehirlerde bunun uygulanması mümkündür. Daha fazla nüfus yoğunluğu olan kentlerdeyse, böyle bir sistemin uygulama alanı bulması zordur.

Durum böyle olunca sonraki yüzyıllarda ve özellikle de son yüzyılın başlarında demokrasi, farklı ve yeni yorumlarla ıslah(!) edilmeye çalışıldı. Batının şeytani zekası, devreye girdi ve tarih öncesinden kalma dinozora, hiçbir masraftan kaçınılmadan alımlı- albenili makyajlar yapılarak ‘kedi yavrusu’ suretinde diğer halklara pazarlanıp, ihraç edilmeye başlandı. Buna da fevkalade ehemmiyet gösterildi.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, bu tür pazarlama ve ihraç ‘operasyonlarının’ yoğunluk ve başarı açısından adeta tavan yaptığı bir dönemdir. Fiili sömürgeciliğin bittiği bir dönemde kolonilerini terk ederlerken, arkalarında daha ‘çağdaş’ sömürge doktrinlerini uygulayacak yerli emir erlerini ‘atamış’ olarak ülkelerine dönüyorlardı. Kendilerine her açıdan bağlı ve bağımlı olarak yetiştirip başa geçirdikleri kimseler de halklarının ‘baba’sı, ‘ata’sı, ‘ölümsüz lideri’ oluyordu! Batılılar kendileri için çok pahalıya mal olmaya başlayan ve halkların güçlü direniş hareketleri örgütlemeleri karşısında, eski tarz sömürgeciliğin sürdürülemez olduğunu biliyorlardı. Zamanla demokrasi büyüsüyle halklarda ‘önemli ve değerli’ oldukları hissi uyandırıldı. Halklar da denize düşenin yılana sarılması misali, kendi seslerine kulak verdiği ve yönetimde karar alma mekanizmalarında söz sahibi olabilecekleri, vehmiyle kendilerine takdim edilen ve adı ‘demokrasi’ olan beyaz gelinlik içindeki fettan cadının tuzağına düşmekten kurtulamadılar. Çünkü artık hak ile batılı birbirine karıştırmaya başlamışlardı.

Özünden saptırılmış ve özgünlüğü tahrif edilmiş olduğu halde, ‘münzel bir din’ zannettikleri maharref dinlerine dahi başkaldırmış şımarık menfaatperest ve ahlaksız bir batının, bu durumda kendi dışındaki toplumlara ve tabii olarak İslam’a karşı hangi sebepten ötürü edebini takınması beklenebilir ki? Niçin ‘kekeye hürmet’ etsin! Batılıların tarih boyunca yaptıkları işgal, sömürü ve paylaşım savaşlarında ölenlerin mezarlıkları her ne kadar büyük olursa olsun, celladı oldukları ahlak, fikir ve vicdan mezarlıklarından daha büyük değildir. Böyle bir batıdan insanlığa kurtuluş reçetesi ummak, ebediyyen mümkün değildir.

Eskiler ne güzel demiş; ‘Kelin dermanı olsa önce başına sürer ‘diye. Yahudiliği ve Hristiyanlığı akli ve hevai saiklerle tahrif etmekle yetinmeyen batıl ehli, insanlığa yine aynı bozuk yöntemin ürünü olan ‘çağdaş demokrasi’ fitnesini ‘armağan’ etmekle küresel şirk önderliğindeki yerini sağlamlaştırıyordu. İlaç içmemek ya da iğne yaptırmamak için nazlanan çocuklar olarak gördüğü, bazı ülkelere demokrasiyi kısa yoldan bomba-füze ambalajlarıyla ihraç etmeye devam ettiler (Bkz: Afganistan, Irak, Somali...ve örnekleri).

Küfür ehlinin bu kokuşmuş sistemlerini, adeta ağızlarından salyalar akıtıp gözlerini yaşartacak derecede bir inanç ve kararlılıkla sahiplenen, özümseyen ve toplum içerisinde yaygınlaşıp kökleşmesine ciddi katkılarda bulunan, Don Kişot tiynetli yerli demokratların ve onlara tabi olan yığınların, kökleri üzerinde dimdik duran sedir ağaçlarından bir orman gibi görünüyor olmaları aslında aleyhlerine olan bir manzaradır. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

‘...kafir ise kökleri üzerinde dimdik ayakta duran sedir ağacı gibidir. Onu hiçbir şey eğemez ama devrilmesi de bir anda olur.’  (Buhari-Müslim)

İçerisinde güçlü bir müjde ihtiva eden bu güzel hadisi okuyup ‘amin ,en yakın zamanda inşaallah!’ diyoruz.

Demokrasi denilen fitne-i zaman, bir yönüyle de sivrisineklerin üreyip çoğalarak, sağlıklı bünyelere mikrop ve değişik hastalıklar taşınmasına neden olan bir bataklıktır. Bu bataklıkta ekranlarda, manşetlerde veya meydanlarda görüldüğü/gösterildiği gibi ne leylak ne menekşe ne zambak ne de fulya yetişir. Buhranların ve marazların menbaıdır demokrasi. Bu bataklıkta karanfil, şebboy ya da yaseminler dermeyi umanlar, fena halde yanıldıklarını anlayacaklardır. Biz de umarız ki bunu anlamaları çok uzun sürmez

Demokrasi Bataklığından Maraz Saçan ‘Sivrisinekler’

Evvela bu beşeri ideolojinin ortaya çıkması/çıkarılması, farklı tarihlerde ve değişik toplumlarda uygulama alanı bulmuş olması fert ve toplumun dünya ve ahiretini ilgilendiren, çok ciddi sorunun, yani şirk meselesinin meydana çıktığı anlamına gelir. ‘Can’, ’Ruh’ olmayınca bedenin adı ‘ceset’ olur. Orta yerde ilke olarak Allah’ın subhanehu ve teâlâ egemenliğini kabul etmeyen bir şirk düzeni varken, başkaca hususlardan söz etmek daha az önemli ve daha az gereklidir. Ancak şu da bir hakikattir ki; demokrasi özellikle de günümüzde çok çeşitli şirk ve küfür akımlarının da güç merkezi ve katalizörü konumundadır. Hemen hemen bütün dünyayı saran demokrasi, halkların fevç fevç şirke doğru sürüklenmelerine neden olmaktadır.

Bu bataklıktan fert, aile ve toplum hayatına sirayet eden marazlar saçılmaktadır. Uzun bir zamandır allanır, pullanır, yenilenip ambalajlanır, hediye paketlerinde sunulur. Lakin eline alanın dünya ve ahiretini harap eden, tahrip gücü yüksek bir bomba olduğu gerçeği hiç değişmemiştir. Bu tahrif ve tahrip bombasının tesiri ve neticeleri sadece dünya hayatıyla da sınırlı kalmıyor. Kişinin itikadını bozduğundan dolayı, en ağır ve yıkıcı sonuçlarıyla ahirette yüzleşilecektir.

Dünya hayatındaki etkileri ve sonuçları da pek hafif ve basit değildir. Devlet idaresi, güç, iktidar ve servet paylaşımı kavgalarıyla tefessüh ediyor. Ekonomisinin temeli faiz üzerine bina edilip uluslararası tefecilik sistemine entegre hale getirilmiştir. ‘Deri kokarsa tuzlanır, peki ya buz kokarsa?!’ dedirten cinsten uygulamalar, ancak bu sistemden ‘ürer’. Halkının emniyetini tesis etmekle görevli ‘güvenlik kurumlarında’ işkence kayıp ve faili meçhul olayları hem de sayısız kez yaşandı, yaşanıyor. Kamu ihalelerinin gözetim ve denetimini yapmakla görevli kurumun yetkililerinin yaptığı astronomik çaptaki yolsuzluk ve rüşvet haberleri insanları uzun süre meşgul ediyor. Ahlaki yozlaşma bundan önceki devirlere nazaran, kıyas kabul etmez bir derecede fevkalede bir bozuklukta giderek artmaya devam ediyor.

Memleketin profesör kartvizitli ilahiyatçıları, tamamen mikroskobik ayrıntılara ilişkin fıkhın ve devletin mahkemelerinde uygulamayla hiçbir ilgisi bulunmayan hükümlerin üzerinde soyut teorik etütlerle ömür tüketiyor. Belki de, böyle yapıcı ve uyumlu olmalarından dolayıdır ki en az emekli ve muvazzaf ‘general’ sayısı kadar ilahiyatçı profesör ‘vazifelerini’ deruhte eylemektedirler.

Gençler ve çocuklar sözde, ‘akıl ve bilim’ ve ‘özgür irade’ mavallarıyla dönüşü olmayan mecralara kişkişlenmektedirler. ‘Tanrılardan tanrı beğenin!’ diye fıtratları yoğun bir kirliliğe tutulmaktadır. Bundan amaçlanan şey şudur, yeter ki bu gençler ve çocuklar ‘Rabbimiz Allahtır!’ demesinler.

İnsanlık tarihinde, günümüzde olduğu gibi başka bir dönemde vehamet derecesinde teşhis ve tedavisi zor bu yoğunlukta hastalıklar görülmemiştir.

Toplumu inşa eden, temel eğitimini veren ve en önemli iş olan ‘insan yetiştirmek’ gibi ulvi bir görevi olan kadınların evlerinden çıkarılması da, demokrasi bataklığının sosyal dokuyu felç eden sivrisineklerinden birisidir. Bu konunun ehemmiyeti malumdur. Sömürge yıllarında İngilizlerin Mısır’da, Fransızların da Cezayir’de, toplumsal çözülme ve ahlaki yozlaşmayı hızlandırmak için uyguladıkları gayr-i insani yöntemlerin başında bu vardı. Kadınları sözde özgürleştirmek adına, evlerinden çıkartıp atölyelere ve fabrikalara hapsettiler. Çocuk yani insan yetiştirmekten uzaklaştırıp, farklı işyerlerinde emekleri sömürülerek düğme dikmeye, cıvata sıkmaya, yönelttiler. Netice itibariyle özgürlük ve eşitlik nakaratları eşliğinde kimliklerini, kişiliklerini, değerlerini ve en önemlisi de itikadlarını kaybettiler.

Şu menhus ve mel’un demokrasi illetinin doğurduğu ferdi, ailevi ve ictimai o kadar çok buhranlar vardır ki, hepsini tek tek kaydetmek pek de kolay ve mümkün değildir. Baş kesildikten sonra saça ağlanmaz. Doğrusu baş gidince saça ağlayacak kimsecikler de kalmadı. Kalanların ekseriyeti de, tarihteki yerini almış kör ve topal bir imparatorluğa nostaljik tapınma ayinleriyle meşguller. Amellerinin rehini olarak berzahta hesap gününü bekleyen kellerin sırma saçları, körlerin de badem gözleri, pehlivan tefrikası gibi anlatıla anlatıla bitirilemiyor. Ağıtlar da övgüler de daima kellere ve körlere! Dedik ki; iş bu demokrasi bir yönü itibariyle de mefkure-i şeytaniyedir. Zira şeytan adem oğluna bilhassa da, mü’minlere her daim su-i ameli, günahları bidati, hurafeleri ve nihayetinde şirki hoş ve güzel gösterir. Yirmibirinci yüzyılda gücünün, etkinliğinin ve yaygınlığının zirvesine ulaşmış olan bu mefkure-i şeytaniye (demokrasi) kendisini gayet masumane bir surette gösterme kıvraklığına ve esnekliğine sahiptir

Demokrasinin tanımı ve uygulamasındaki farklılıklar, ülkelerinde hakim olan rejim ve iktidarlar için olabildiğince gri alanların açılmasına neden oluyor. Teşbihte hata olmaz, sapık ittihat akidesi ile demokrasi akidesi arasında müthiş paralellikler olduğunu söylemek mümkündür. Vahdet-i vücutçuların hezeyanları ile demokrasi, demokrasi don kişotlarının söylemleri bir arada düşünüldüğünde, sağlıklı bir mukayese yapılabilecektir. Bu paralellikler yöntem ve mantık açısından değerlendirilmelidir.

Demokrasinin tarihsel süreç içerisinde, ideal bir sistem olarak mükemmeliyete ulaşmasını beklemek, akan bir çeşmenin delik bir bidonun dolmasını beklemek gibi beyhude bir bekleyiştir. Sahipleri ve tabilerinin iddia ettikleri gibi, içerisinde barındırdığı bir takım özgürlük, hak ve eşitlik söylemlerinin aslında tam anlamıyla gerçek olmadığı da artık bilinen bir husustur.

Tarih boyunca ve özellikle de son yüzyılda yenilikçi teorisyenleri tarafından daima revize edilen demokrasi, İslam coğrafyasında boy vermeye başladığı tarihlerden başlayarak günümüze dek birçok değişikliklere uğradı. İslam coğrafyasındaki geniş halk kitlelerince kabul edilebilir bir kıvama gelebilmesi için, büyük bir ehemmiyet ve özen gösterilerek yoğun çabalar harcanmıştır.

Kimliklerinde Müslüman, kartvizitlerinde de ‘siyasetçi, akademisyen, hoca’ ve benzeri sıfatlar yazan kişiliklerin demokrasiye inanç ve bağlılıklarını beyan etmeleri, itikadi kimlikleri açısından yeni tanımlamalar ve sınıflandırmalar yapılmasını zaruri kılmıştır. İçine düştükleri bu gayya kuyusunun, farkında olsalar da olmasalar da, tabi ve takipçilerinin de dünya ve ahiretlerinin harap olmasına neden olmaktadırlar. Hatta sadece vesile olmakla da kalmıyorlar, bu yolla onlara önderlik de ediyorlar: ‘Saptırıcı önderlik!’

İşte bu tür insanlar, ortaya koydukları tavırlarla tarifi mümkün olmayan derin bir gaflet içerisinde bulunduklarını, ‘gören gözlere’ göstermektedirler. Dışarıdan bakınca zannedilir ki, Aziz ve Celil olan Rabbimiz, İslam’ı eksik bırakmıştır da onun ikmalinin demokrasi ile yapılmasını emretmiştir! La havle vela kuvvete illa billah. Şüphesiz ki, böyle bir inanç ve kanaat katıksız küfürdür. Derin ve uzak bir sapıklıktır. Bu yelkenleri dolduran en kuvvetli rüzgar ise, çoğunlukla batı yönünden gelen akli ve hevai rüzgar ile cereyanlardır. Hoş, akla ve hevaya tabi olduktan sonra, rüzgarın hangi yönden kaç şiddetinde eseceğinin de pek bir kıymeti kalmıyor. Çünkü tevhid akidesinin, tam yerleşmediği kalpler, tıpkı hazan mevsiminde dökülen yapraklar gibidir. O, sararmış kuru yapraklar hafif bir meltem esintisiyle dahi sürüne yuvarlana oradan oraya savrulur ve nihayetinde parça parça olup börtü böceğe yem olur.

Ferdi, ailevi ve içtimai hayatta daimi olarak buhran/kriz menbaı/kaynağı olan demokrasi kendi öz evlatlarına dahi bir fayda sağlayamamışken, bu makyaj küpü hain ‘üvey ana’ya yanaşma olmak için fevkalade gayret gösteren ‘müezzeb’ kişiliklere, faydalı olabileceği nasıl düşünülebilir?

Kendilerini aynı anda, hem ‘müslüman’ hem de ‘demokrat’ olarak tanımlama cüretinde bulunan kişiliklere DİN’in tanımına tekrar bakmaları tavsiye olunur. Din, bağlılık ve itaattir. Sizin bağlandığınız, uyduğunuz, itaat ettiğiniz, sayısını ve gücünü arttırdığınız, ilkelerini benimsediğiniz, tarafını tuttuğunuz, gereklerini yerine getirdiğiniz, antidemokratik deyip, dışında kalanlarından sakındığınız demokrasi de çok açık bir ifadeyle modern bir dindir.

‘Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır.’’  (3/ Al-i İmran, 85)

 Çağımızdaki itikadi bozukluğun, başlıca zeminlerinden olan demokrasi fitnesinden korunabilmek için, izzet ve onur yurdu olan Tevhid kalesine iltica ediniz. Bizler:

‘‘Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan ve nebi olarak Muhammed’den razı oldum/olduk’’  (Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed)

‘‘Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için Din olarak İslam’ı seçtim’’ (5/Maide, 3)

Bize bağışladığı İslam nimetinden dolayı, Allah’a subhanehu ve teâlâ hamd ederiz. O ki, nimetlerin en büyüğü ve hayırların anasıdır. Allah’ın salat ve selamı Efendimiz Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem, temiz ehli beytine ve seçkin ve saygıdeğer ashabının üzerine olsun.

Bu Sayfayı Paylaş :