Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Cemaatin İç Mekanizması... Özcan YILDIRIM

2012-03-01

Bir yapının zahirini oluşturan parçalar vardır. Bu parçalar söz konusu yapıyı tezyin eder/süsler. Bu ise, insanların ona olan rağbetini arttırmakla beraber, aynı zamanda yapının cazibesini, albeniliğini yükseltir. Bunu herhangi bir obje için düşünmek pekâlâ mümkün. Misâlen; yeni inşa edilmiş bir ev görüldüğünde, dış cephesindeki ve tasarımındaki çekicilik, insanların rağbetine tesir eder. Fakat temeli, malzemesi vb. unsurlar aynı kalitede değilse, aynı durum söz konusu değildir. Ezcümle, bu objelerin içyapısı, dış yapısından daha mühimdir. Zira onu ayakta tutan, dayanıklı yapan süsü değil, içyapısıdır. Bunu bütün cansız varlıklar için söylemek mümkün. İnsan da fizyolojik açıdan benzer durumlara ihtiyaç duyar. Fakat bunun ötesinde, insanı manevi olarak ayakta tutan bir iç mekanizma olması gerekir. Bu sadece fert anlamında değil, topluluk, cemaat anlamında da böyledir.

İslam'da kişiyi ayakta tutan, onun dinde sabit olmasını sağlayan amiller mevcuttur. İhlas, takva, sabır vb. öğretiler bunlardan birkaçıdır. Bunlar ile donanan bir kulun, dış etkenlerden zarar görüp, dinin sabitelerini bırakması daha zorlaşır.

Mevzu, fertten ziyade cemaat olunca bu iç dinamiklerin oluşumunun kökleşmesini sağlamak daha önem taşıyor. İslam toplumunun bir parçası niteliğinde olan cemaatin ayakta durması demek, ümmetin sancağının yere düşmemesi demektir. Bu sebeple, bu kurumu ayakta tutan, yere sağlam basmasını sağlayan unsurlardan birisi olan 'Nasihat'e değinmeye çalışacağız.

Nasihatin İslam'daki en genel ismi 'Emr-i bi'l maruf nehy-i ani'l münker'dir. Bu ise kendi içerisinde nasihati de ihtiva eder. Bu kavram, Kur'an-ı Kerim'de bir emir, Müslüman toplumun bir vasfı olarak geçmektedir. Bunun en bariz sunulduğu ayetlerde biraz duralım.

"Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Ve siz ateş çukurunun tam kenarında iken sizi kurtarmıştı. İşte Allah subhanehu ve teâlâ ayetlerini size bu şekilde açıklar ki, doğru yolu bulasınız. Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. Nice yüzlerin ağarıp, nice yüzlerin karardığı gün; yüzleri kararanlara: 'İmanınızdan sonra kâfir mi oldunuz? İnkârınızdan dolayı tadın azabı' denilir. Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada da ebedi kalacaklardır. İşte bunlar, Allah'ın sana okuduğumuz hak ayetleridir. Allah hiç kimseye haksızlık etmez. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler dönüp dolaşıp Allah'a varır. Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a iman edersiniz..."( 3/Ali İmran, 102-110)

Ayetlerin siyakı/bağlamı, bu öğretinin önemini daha çok ortaya çıkarıyor. Kur'an'daki bu perde, evvela Allah'tan subhanehu ve teâlâ korkmaktan ve ancak Müslüman olarak can vermekten bahsediyor. Akabinde cemaat olmayı emrediyor ve emr-i bi'l marufu farz kılan ayet geliyor. Daha sonra tefrikadan bahsediliyor ve bu tefrikanın sonucu olarak bir azap sahnesi gözler önüne seriliyor... Ve son olarak da en hayırlı ümmeti vasfederek perde kapanıyor...

Ayet özetle şu düşünceleri çağrıştırıyor: Allah'tan subhanehu ve teâlâ hakkı ile korkmak ve Müslüman olarak sebat edip ölmenin en önemli etkenleri; cemaat olunması ve kardeşlik şuurunun tesis edilmesidir. Kardeşlik şuurunun idamesi ise emr-i bil maruf mekanizmasının olmasına bağlıdır. Bu öğreti (emr-i bi'l maruf) yerine getirilmediğinde, tefrika baş gösterecektir. Tefrika, tarih boyunca İslam toplumunu sonu gelmeyen bir dehlize sokan olgudur. Bu insanları azaba müstahak hale kadar getirebilir ki, ayetlerde de bu sahneler gözler önüne getirilerek insanoğlu tehdit edilmektedir. Bundan kurtuluşun reçetesi ise, son ayette de olduğu gibi bu öğretinin Müslümanlarda vasıf haline gelmesi ve böylece Müslümanların en hayırlı ümmet olmasıdır.

Emr-i bi'l marufun şubelerinden biri olan nasihati iyice anlamak için lugat manasından yola çıkalım.

Nasihat Nedir?

Nasihate lugat yönü ile bakıldığında birçok kavram gibi ıstılah/terim manasına paralel olduğu göze çarpmaktadır. Öyle ki lugat manası bile insanın gönlünde hoş, latif bir hava bırakmaktadır.

Lugatta nasihat, balı mumundan arındırarak yenilebilecek haline getirmektir. Araplar balın safına 'Nâsihu'l Asel' demişlerdir. Yine 'Nasahtu Lehu'l vudd' ona karşı sevgim, muhabbetim halis saf, samimidir, demektir. Ayrıca terzinin kumaş parçalarını birleştirip dikmesine de bu kelimeyi ıtlak etmişlerdir. 'Nasahtu'l Cilde' deriyi diktim gibi.

Arap lugatinde birçok kelimenin kendi nutk edilişinde dahi ruhunu yansıtması, bu dilin diğer dillere oranla güzelliğini gözler önüne seriyor. Örneğin, 'yumuşak söz' manasına gelen 'Leyyin' kelimesinin telaffuzu içindeki manaya işaret ediyor. Bunun tam aksi olan 'Ğaliz' ise 'kaba, sert' manasına gelmekle beraber, aynı manayı telaffuzundaki kabalık ve dildeki ağırlıkta bulabiliriz. Bu, Allah'ın subhanehu ve teâlâ Arap dilini seçmesinin hikmetlerinden sayılabilir. Aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'de bir kelimenin onlarca eş anlamlı kelimelerin arasında seçilerek ayetlerde yer alması, o ayetin ruhunu yansıtmakla beraber bir mucizeye işaret ettiğini görmekteyiz.

Nasihat, nasihat yapan kişinin söylediği sözü tahlil ederek, doğru veya yanlış kelimelerin arasını ayırmasıdır (balı mumdan ayırmak gibi). Istılahî olarak da:

'Kişinin arkadaşının, kardeşinin, salahına olacak bir fiilde bulunmaya veya söylemeye yönelmesidir.' (Ragıp El-İsfehani)

Nasihat eden kişi, sözün en güzelini diğerlerinden arındırıp, terzinin kumaş parçalarını birleştirdiği gibi nasihat ettiği kişinin eksiklerini tamamlamalı, düzeltmelidir.

Terzi kimse, birbirinden farklı kumaşları bir araya getiren değildir. Birbirine uyumlu parçaları dikkate şayan bir şekilde bir araya getirendir… Nâsih olan da az sonra değineceğimiz gibi karşısındaki kişiyi tüm yönleri ile ele alıp, ona uygun olan sözü nakşeden kimsedir.

Kur'an ve Sünnet Bağlamında Nasihat

Nasihat, Kur'an-ı Kerim'de genellikle; "Nasîha", "Tezkira", "Va'z" ve buna benzer kelimelerle bize sunulur. Nasihat/Öğüt, Kur'an siyakında kimi yerde Peygamberlerin azgın olan kavimlerine, yöneticilerine yapmış olduğu bir nasihat, kimi yerde müminlerin birbirlerine yapmaları, kimi yerde bunun fayda verdiği topluluğun Müslüman topluluk olduğu, kimi yerde de helak olması an meselesi olan fakat bu durumda bile bu öğretiye i'tisam eden bir topluluktan bahsedilirken geçmektedir.

Nasihatin lugat manası ile örtüşen ayetlerde de, nasihatin daha özel bir anlamının olduğu açıkça görülmektedir. Araf Suresi'nde, Şeytan'ın Âdem aleyhisselam ile Havva annemize verdiği vesveseye baktığımızda, onları yoldan saptırmak için onlara söyleyip kandırabileceği birçok vesvesenin arasından en süslüsünü seçtiğini görürüz.

" 'Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı', dedi. Ve onlara: 'Ben gerçekten size nasihat edenlerdenim', diye yemin etti.” ( 7/Araf, 20-21)

Şeytan lugavî yönden nasihatte bulunmuş, kendi ahdine sadık kalmak için bu saptırmasını seçkin ifadelerle gerçekleştirmişti.

Nasihate İslam'ın verdiği önemi anlamak için Cerir bin Abdullah'ın radıyallahu anh rivayet ettiği hadise bakmakta da yarar var. Cerir radıyallahu anh diyor ki: "Ben Peygamber'e işitmek, itaat etmek ve her Müslümana nasihat etmek üzere biat ettim." Normal şartlarda hadiste saymış olduğu konular imanın gereğidir. Bunları biatta yinelemesi ise bunun ehemmiyetini gösterir. Bunlardan biri de nasihattir ki, bu da Müslümanların arasında olması gereken bir olgu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem bunun önemini arz ettiği en temel hadisinde "Din Nasihattir" (Buhari, Müslim) diye belirtmiştir. Bu hadisin inceliğini ve diğer yönlerini düşündüğümüzde dinin temelinin bu olduğunu anlarız. Şöyle ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem duanın ibadetteki yerini, Arafat'ın hac farizasındaki konumunu anlatan hadislerde de buna paralel bir ifade kullanmıştır (. Bu ifadelere bakınca sanki bahse konu olan meseleler sadece bu durumdan, bu yapılandan ibaretmiş gibi gözüküyor. Bu böyle olmamakla beraber, bunların o ibadetin özü, can alıcı noktası olduğu ortaya çıkmaktadır. Din sadece nasihat değildir, fakat dinin özü nasihattir, diyebiliriz. Bu hadis, nasihatin İslam'daki konumunun ne denli ehemmiyetli olduğunu bizlere göstermektedir.

Nasihat ile ilgili hadis kaynaklarında cereyan eden şu olay da nasihatin tatbik yönünü gösterir. Burada en hikmetli muallim, her konuda 'Üsve-i Hasene' olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, eğitmenlere ve nasihati görev olarak hamleden bizlere mühim bir ders vermiştir.

Muaviye İbn hakem es-Sulemî diyor ki:

"Bir keresinde ben Rasûlullah ile namaz kılıyordum. Birden biri aksırdı. Ben 'Yerhamukellah' dedim. Bunun üzerine cemaat bana gözlerini dikti, bende 'Vay canına! Size ne oluyor da bana bakıyorsunuz?' dedim. Bu defa elleri ile uyluklarına vurmaya başladılar. Beni susturmak istediklerini anlayınca sustum. Rasûlullah namazı bitirince beni çağırdı, annem babam feda olsun... Ben ondan evvel ve sonra onun kadar güzel öğreteni görmedim. Vallahi bana ne surat astı, ne dövdü, ne sövdü. Sadece 'Gerçekten namaz öyle bir şeydi ki; onda insan sözünden bir şey uygun değildir. O namaz ancak tesbih, tekbir ve Kur'an okumaktan ibarettir' buyurdu." (Müslim, Mesacid; Ebu Davud, Salat; Nesâî, Sehv.)

Bir eğitmen sözünü öyle güzel ve uygun seçmiş ki, etkisini kalpte bırakmış. Bu hadisi hayatımızın her alanında yaptığımız nasihat ve bu konuşmalara yansıtmamız gerekir. Ailemize, çocuklarımıza, din kardeşlerimize nasihat ederken sözün en güzelini, en güzel yerde, en uygun zamanda, en etkili tarzda söylemeliyiz. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır" (17/İsra, 53)

"İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman senin ile arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; Buna ancak hayırdan büyük nasibi olan kimse kavuşturulur" (41/Fussilet, 34-35)

"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde muamele et..." ( 16/Nahl, 125)

Bu ayetlerdeki emirler, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem davet metodu, nasihati yapma şekli, kişilerin hallerine göre farklı nasihatleri ve bu durumların hepsi nasihatin yapılış şeklinin farklılığını bizlere gösteriyor. 'Likulli Makâmin Makâl' (Her yerin bir sözü vardır) sözü misali, bizler insanların durumlarına göre nasihat etmemiz gerekir.

Nasihat yapılacak vakit, nefislerin kabarık olduğu değil, teskine kavuşmuş olduğu vakit olmalıdır. Zira sarf edilecek sözler, o anki nefsanî bir çatışmaya mahal vermesin. Burada ertelemek ve daha sonra uygun bir ortamda nasihat etmek en uygun davranış olacaktır. Bunun vakıaya yansımalarına baktığımızda da bu söylediklerimizin daha makul ve uygun olduğunu görmekteyiz. Ayrıca o anda nasihat yapılan kişinin psikolojik durumu farklı olabilir. Bir duruma sıkılmış, bir olaydan ötürü kızgın olabilir. Bu da nasihat yapılan kişinin olumsuz bir tepki vermesine sebebiyet verebilir.

Burada en önemli kural; ertelemektir. Yani anlık uyarı, tepki vermeyip, söz konusu sorunu daha sonra konuşup, nasihat etmektir. En selim yol ise, o kişinin nasihatini dinlediği bir zata, cemaate durumu bildirip, onun nasihat etmesini sağlamaktır. Zira sosyal statüsü aynı olan kimselerin bu konuda problem yaşaması yaygındır. Aslında sorun nasihati yapan kişiden değil, yapılan kişiden de kaynaklanabiliyor. Çünkü nasihati kabul etmenin bir takım manileri kişide bulunabilir. Şimdi bunlara kısaca değinelim:

Nasihati Kabul Etmenin Önündeki Engeller

Nasihat etmekte genel anlamda bir sorun olmadığını görmekteyiz. Zira her ne kadar yanlış uygulamaya gidip, taşları yerli yerine oturtamasa bile nâsih olan görevini yapmıştır. Fakat asıl sorun yapılan nasihati özümsememek, iç dünyada onu kabullenememektir. Çünkü birçok insan nasihat yapar, fakat Allah'ın rahmet ettikleri hariç birçoğu yapılan nasihati ya zahiren ya da bâtınen kabullenemez. En çok tedaviye muhtaç olan, üzerinde durulması mülzem olan da budur. Çünkü problemin temelini oluşturan nasihat yapılan kişidir. Bu, birçok sebebe dayanmakla birlikte genel anlamda bunun kibirden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Kibir ise "Hakka karşı büyüklenmek, insanları küçük görmektir" (Müslim)

Bu da engelin temelini oluşturmaktadır.

Nasihati kabul etmemek, ya zahiren (tepkisel olarak karşılık vermek gibi) ya da bâtınen (iç dünyasında kabul etmemek gibi) geçekleşir. Bâtıni olanı ise daha tehlikelidir. Çünkü iç dünyasında nasihati kabul etmeyen, bu şeyin altında ezilmek istemez. İç dünyasındaki maraz, onu bunun karşılığını almaya itecek ve böylece kabarmış olan nefsini teskin edecektir. Buradan da karşı tarafın olumsuz davranışını, hatalarını bulmak için tecessüse gidecektir.

Bazı insanlar vardır, birçok kimse bunlara nasihat etmeye çekinir. Kişi, nasihatin önemini bilmezse, bir ömür boyu ona nasihat dahi etmez. Zira her defasında ya nasihati kabul etmez, ya da bâtını kabullenmemenin dışa yansıması olarak bahane öne sürer. Öyle ki, bu onda ahlak haline gelir. Bu da nifak hasletlerinin barındığı kişilerin durumuna benzer. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın ayetleri ile sürekli nasihat ettiği münafıkların bahaneciliğin bayraktarlığını yapması da bu durumun kimlerin özelliği haline geldiğini göstermektedir. Bahanecilik, -maalesef- bu ümmet için bir şey takdim etmeyen ve bununla da kendi kötü amellerini manipüle etmeye çalışan insanların hücrelerine nüfuz etmiş habis bir karakterdir.

Bunların yanında başka etmenler de kişiyi nasihati kabul etmemeye itebilir. Nasihati yapanın yaşının küçük, yapılanın büyük olması; nasihat yapan kişinin ilim ehli, âlim vb. olmayıp kendi statüsünde olması; insanlar arasında ayrıma gidip, bazısından nasihati kabul edip, bazısından kabul etmemesi ve bu gibi durumlar olabilir. Esasen bunların hepsi kibir başlığına dâhildir. Fakat kibir denilince hiç kimse alınmadığı için, bunların ve buna benzer örneklerin kibrin göstergesi olduğunu belirtmek zorundayız. Allah subhanehu ve teâlâ bizleri kibrin zerrelerinden, ona götüren yollardan muhafaza etsin. Âmin

Sonuç olarak, cemaat bir yapı ise, onu ayakta tutan iç mekanizmaların oluşturulması, bunun idamesi için fertlerin çaba göstermesi gerekir. Ümmetin sancağını taşıyan topluluklar zahiren (başta belirttiğimiz yapı misali) kâmil gözükebilir. Fakat onu ayakta tutan iç dinamiklerin sağlam olmayışı, o topluluğu/cemaati her an eskilerin düştüğü dipsiz kuyuya düşürebilir.

Bu sebeple, nasihat ve daha birçok kavrama yeterince önem verilmeli ve cemaatin kemmiyetine değil, keyfiyetine daha çok eğilim gösterilmelidir.

Allah subhanehu ve teâlâ bizleri nasihat ehlinden ve onu zahiren ve bâtınen yaşatanlardan, dininde sebatkâr kullarından eylesin.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.

 

Bu Sayfayı Paylaş :