Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Cihada Hazırlığın Keyfiyeti Yiğit İNAN

2012-03-01

Geçen ayki sayımızda menhec notlarımıza mukaddime ile giriş yapmış bu mukaddime de cihadın fazileti, önemi ve cihaddan geri kalmanın getirmiş olduğu zararlar siz okuyucularımıza aktarılmıştı. Allahu Teâlâ'nın "Hatırlatmakta fayda vardır" buyruğundan hareketle en son hangi konu üzerine dikkat çekmiştik onu kısaca bir hatırlayalım.

Dünyada cihadı gerçekleştirememiş olan topluluklar zillet içerisinde yaşamaya ve firavunların sömürü düzenlerinde ezilmeye, horlanmaya mahkûmdur. Şurası bir gerçek ki Müslümanlar ne zaman cihaddan ve tağutlar ile mücadeleden ellerini çektiler, ahireti bırakıp dünyaya razı oldular, işte o zaman Allahu Teâlâ Müslümanlara dünyada zilleti tattırdı. Yani, Allah subhanehu ve teâlâ bizden cihadı isterken –haşa- kendisinin buna ihtiyacı olduğundan dolayı istemiyor, bilakis Müslümanların izzeti için istiyor. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: 

"Hak uğrunda cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir." (29/Ankebut, 6)

Burada aklımıza şöyle bir soru takılabilir; 'Peki biz bu şekilde zayıf, bölünmüş ve çaresiz durumda iken cihad görevini nasıl yerine getireceğiz?' Bu sorunun cevabını Allahu Teâlâ veriyor; 

"Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin; çekişmeyin yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir." (8/Enfal, 46)

Allah'ın subhanehu ve teâlâ bu buyruğundan hareketle şu iki noktaya değinebiliriz;

Birinci nokta: Cihad etmeden önce Müslümanların güçlerini birleştirmeleri gereklidir. Buraya kadar her şey güzeldir, lakin bu birleşmenin mahiyeti de önemlidir. Bu birleşme 'Ne olursan ol gel' mantığı çerçevesinde mi şekillenecek, yoksa tevhidi manada aynı yol üzere bulunan insanların güçlerini ve kuvvetlerini birleştirmesi şeklinde mi gerçekleşecek? Tabi ki de bu birleşme bazılarının anladığı gibi 'çürük elmalar' ile 'sağlam elmaların' bir araya gelmesi suretiyle gerçekleşebilecek bir vahdet değil, itikad esaslarında aynı kulvar üzerinde bulunan insanların bir araya gelmesi şeklinde meydana getirilecek olan vahdettir. Aksi takdirde Müslümanların durumu ortadadır; aynı itikad esasları üzerinde birleşmeyen insanlar hiçbir zaman umumî bir şekilde cihadı gerçekleştirememişlerdir. Çünkü şurası bir gerçektir ki, itikad esasları üzerinde ihtilaf halinde olan topluluklar cihadi esaslarda da ihtilaf yaşayacaklardır.

İkinci Nokta: Zafer ancak Allah'ın subhanehu ve teâlâ yardımı ile elde edilebilecek olan bir lütuftur. Lakin Allahu Teâlâ zaferin sadece kendi yardımı ile gerçekleşebilecek bir şey olduğunu söylemesiyle beraber bir de cihad için hazırlık yapılmasını emretmiştir:

"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız." (8/Enfal, 60)

Ukbe İbni Amir'in rivayet etmiş olduğu bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ayetteki kuvveti şu şekilde tefsir ediyor;

"Dikkat edin kuvvet atıcılıktır, dikkat edin kuvvet atıcılıktır, dikkat edin kuvvet atıcılıktır."

Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurmasıyla beraber cihada hazırlığı sadece haftalık derslerden ibaret gören veya cihada hazırlık yapmayan insanların mezheplerinin yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Yaşadığımız coğrafyada 'Biz asıl düşmana karşı savaşmalıyız' deyip, cihad için gerekli olan hazırlığı yerine getirmeyen insanların, uzun yıllar geçmesine rağmen hala bahsettikleri o asıl düşmanlara karşı savaştıkları görülmemiştir. Bunun sebebi bu insanların davalarında sadık olmamalarıdır. Onun içindir ki, Allah subhanehu ve teâlâ bu insanların bir araya gelip, muteber bir şey yapmalarına izin vermemektedir.

Ayrıca yukarıda zikrettiğimiz ayetle ilgili şu anekdotun aktarılmasında fayda vardır; Allah  subhanehu ve teâlâ ayetin "...bununla Allah'ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz" (8/Enfal, 60) kısmındaki korkutursunuz kelimesi için Arap dilinde korkutmak manasında olan  (erhebe) kelimesini kullanıyor. Arap dilinde terörist için ya da korkutan kişi için kullanılan  (irhabi) kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Bugün zillet içerisinde batıya yaranmaya çalışan bazıları İslamî kisveler altında; 'İslamda terörizm yoktur.' yaygaraları kopartmaktadırlar. Lakin İslam da terörizmin var olduğu ayet ile ispatlanabilecek bir gerçektir. Terörden kastedilen kadın ve çocukların öldürülmesi, insanların mallarına, ırzlarına ve namuslarına tecavüz etmekse, İslam buna zulüm demiş ve bunu yasaklamıştır. Ancak İslam'ın terörden kastı, kâfirlerin korkutulması ve onlara karşı cihad edilmesidir. Bu manadaki terörizm sadece bu ayette geçen bir şey değildir. Bilakis Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor: 

"Ey Nebi! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran." (9/Tevbe, 103)

Aynı surenin başka bir ayetinde de şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Yanı başınızdaki kâfirlerle savaşın. Onlar sizde şiddet ve sertlik bulsunlar." (9/Tevbe, 123)

Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır; 

"Onları harpte yakalarsan, kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır, belki ibret alırlar." (8/Enfal, 57)

Şurası bir gerçektir ki; cihad mümin ile münafığı birbirinden ayırdığı gibi cihada yapılacak olan hazırlık da mümin ile münafığı birbirinden ayırır. Allah subhanehu ve teâlâ bu gerçeğe dikkat çekerek şöyle buyuruyor: 

"Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu. Onlara 'oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun.' denildi." (9/Tevbe, 46)

Allah subhanehu ve teâlâ bu ayette cihada yapılacak olan hazırlığın mümin ile münafığı birbirinden ayırdığını söylemiştir. Cihad için gerekli hazırlığı yapanlar cihad iddialarında samimi olan müminlerdir. Cihad için gerekli hazırlığı yapmayanlar ise cihad iddialarında yalancı olan münafıklardır...

Cihadın önemi ve fazileti hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılabilir veya saatlerce bu konuda ders verilebilir. Ancak muhtevası cihad olan ciltlerce kitap yazılsa da, saatlerce içeriği bu olan dersler anlatılsa da, aklımıza şöyle bir soru takılıyor: 'Peki kiminle beraber nasıl cihad edeceğiz?' Bu sorunun cevabı şudur: Cihadın gerçekleşebilmesi için cemaat şarttır, cemaat olmadan cihad olmaz. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunu şu şekilde anlatıyor; 

"Allah'ın bana emrettiği beş şeyi ben de size emrediyorum; cemaat, dinlemek, itaat etmek, hicret ve cihad." (Tirmizi)

Cemaat, tevhid esasları üzerinde birleşen topluluktur. Cemaat aşaması oluştuktan sonra o cemaatin emirini dinleyip ona itaat etmek gelir. Bunlar dört dörtlük yerine geldiği zaman hicret ve cihad ister istemez gerçekleşecektir. Hadisteki sıralama da gerçekten dikkatle incelendiğinde önemli bir sıralamadır.

Cihad ameliyesinin gerçekleşebilmesi için bir takım ön safhaların yerine gelmesi lazımdır. Bunun ismi de cemaatleşmektir. Cemaatleşmekten kastedilen bugün bazılarının anladığı haftada bir gün toplanıp ders yapmak değildir. Cemaat, 'Ben insanları nasıl kullara kulluktan Allah'a kulluğa yönlendirebilirim?' derdini kendisinde barındıran insanların oluşturduğu topluluktur. Zaten dertleri bu olan insanlar bir araya geldiklerinde sadece haftada bir toplanmakla yetinmezler. Bugün kafirler haftada bir toplanmakla yetinmeyip Müslümanlara karşı maddi, psikolojik veya fizikî açıdan bir harp ilan etmişlerdir. Kafirler bu harbi tek yumruk şeklinde gerçekleştirmektedirler. Müslüman, kafirlerin bu halini düşünüp haftada bir toplanmakla yetinmemelidir. Zira bu kendilerini kandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Zaten cemaatleşmeyi bundan ibaret zanneden topluluklarda bir süre sonra iman eskir ve bugün sahadaki Müslümanların çok fazla duyduğu şu cümleler bu topluluklardan duyulmaya başlar: 'Bunlar doğrudur ama artık bizden geçti.' Sonra bağlar kopar ve şu tip cümlelerle beraber mürtedlik dönemi başlar; 'Efendim biz de bunları çok söyledik, bunlar boş işler. Kim bununla ne elde etmiş ki?…' Artık bu insanlar nazarında dünün doğruları bugün yanlış olarak algılanmış, dün küfür dedikleri şeyleri bugün maslahat vb. adlar altında işlemeye başlamışlardır. Allah subhanehu ve teâlâ Müslümanları muhafaza etsin… Böyle kötü bir durumla karşılaşılmasının sebebi cemaatleşme esnasında insanlara teşkilatlanma bilincinin verilmemesidir. Bu bilinçten yoksun bir cemaat anlayışı ise kuru bir cemaat anlayışıdır. Böyle olunca da lugat olarak cemaatleşme gerçekleşiyor ama şeriatın bizden istediği cemaatleşme bir türlü meydana gelmiyor. Şeriatın bizlerden istediği cemaat, tevhid esasları üzerine birleşen, kafirin açmış olduğu savaş cinsinden kafire savaş açan ve ciddi manada teşkilatlanıp insan yetiştiren topluluktur.

Şeriat bizden hayatın her alanında başımıza bir yönetici/emir tayin etmemizi istemiştir. Hatta üç kişinin yapmış olduğu yolculukta bile bizden bunu istemiştir. Emirin veya yöneticinin olmadığı yerde bir cemaatten bahsetmek mümkün değildir. Emir veya yöneticinin bulunduğu ama bu emirlere itaat edilmediği yerlerde de cemaat diye bir şey yoktur. Emir ve emiri dinleyip ona itaat eden insanların oluşturduğu topluluklar cemaat diye isimlendirilir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem emirlere itaat meselesi ile alakalı şöyle buyuruyor:

"Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir. Bana isyan eden Allah'a isyan etmiştir. Kim emirine itaat ederse bana itaat etmiştir. Kim de emirine isyan ederse bana isyan etmiştir." (Buhari, Müslim, İbni Mace)

Buradan anlaşılıyor ki, Müslümanların başlarına tayin ettikleri yöneticilerinin basit emirlerine dahi itaat etmeleri gerekir. Basit emirlere itaat etmeyen insanların ilerideki büyük meselelerde itaatkâr olmaları mümkün değildir. Çok basit meselelerde yapılan itaatsizlik ilerideki büyük itaatsizliklerin habercisidir. Ondan dolayı Müslümanların başlarına tayin edilen emirlerinin sözlerine karşı lakayıt olmamaları gerekir.

Bu esaslar üzerine cemaatleşme gerçekleştiği takdirde kâfirlerin bakışları bu topluluğa yönelecektir. Ayrıca burada şu tespiti aktarmakta da fayda vardır: Bugün ülkenin dört bir yanında ellişer, yüzer kişilik gruplar halinde dersler yapan topluluklar mevcuttur. Lakin kafirler bir an olsun bu topluluklarla uğraşmamaktadır. Diğer taraftan 10-15 kişilik ufak bir grup sürekli kafirlerin baskılarına maruz kalmaktadır.

Neden?

Çünkü kafir için sayının herhangi bir değeri yoktur. Bu tür kalabalıklarla kafirlerin uğraşmamasının sebebi, bu topluluklarda teşkilatlanma bilincinin olmamasıdır. Kafirler bu bilincin bulunduğu topluluklar velev ufak bir topluluk olsa dahi onlarla uğraşmakta ve planlarını bu topluluklar üzerinde uygulamaktadırlar. Çünkü teşkilatlanmanın veya emir-komuta zincirinin bulunmadığı topluluklarda herkes emirdir ve her kafadan ses çıkar. Herkesin emir olduğu topluluklardan da ne Müslümanlara fayda ne de kafirlere zarar gelir. Ama kafirler bakışlarını emir-komuta zincirinin olduğu topluluklara çevirir ve uygulanması gereken baskıyı bu toplulukların üzerine uygularlar. 

Bu esaslar üzerine cemaatleşmenin gerçekleştiği topluluklara karşı baskı ve şiddet artacak bu da diğer merhale olan hicrete zemin hazırlayacaktır. Hicret illaki kişinin bulunduğu memleketten başka bir memlekete göç etmesi değildir. Hicret memleketten memlekete olabileceği gibi bir sokaktan başka bir sokağa, bir semtten başka bir semte, bir şehirden başka bir şehre gitmek şeklinde de olabilir. Yani Müslümanlar yerlerinden hareket edip en değerlilerini annelerini, babalarını, eşlerini, evlatlarını terk ettikleri zaman hicret gerçekleşecektir. 

Bu hicret gerçekleştikten sonra kafire karşı imandan kaynaklı olan kin, hicretten dolayı bir kat daha artacaktır ve bunun sonucunda da kafirlere karşı cihad kaçınılmaz olacaktır.

Bu Sayfayı Paylaş :