Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Eşreften Esfele - 3 MAHİ

2012-07-01

 

Telefonu tekrar açtı ve ileti bıraktı:

- Hala orada mısın?

 

Epey bekledi. Hiç ses seda yoktu. Tüm gece bilgisayar önünde sabahladı ise, şimdi uyuyordur diye düşündü. Numarasını bırakmak geldi aklına.

- Ben Özgür. Numaramı yazıyorum. Arama. Sadece mesaj at. 0 53........

 

Nedense çok rahatlamıştı. Tarif edilemez bir mutluluk hissetti. Hatasını telafi edebilecekti. Her konuşma haram değildi. O da konuşmasını İslam’ı anlatmakla değerlendirecekti. Beri tarafta kahkahalar atan şeytanın farkında dahi değildi. Günahı nasıl da allayıp pullayıp Ömer’e satmıştı.

 

Artık Ömer rahat uyuyabilirdi. Ama şeytanın daha çok işi vardı. Yeni oyunlar hazırlamalıydı.

 

Saat 11 civarında uyandı. Bir güzel abdest aldı. Kuşluk namazını kıldı. Etüt odasına geçecekti ki telefonu aklına geldi. Ya mor kazaklı kız mesaj atarsa… Sessiz moduna getirerek telefonu cebine koydu.

 

Masaya oturdu. Ezber tekrarına başladı ama, aklı hep telefondaydı. Bu da konsantresini bozuyordu. Bu sefer titreşime aldı. Gün boyu bekledi ancak hiç ses yoktu. Umutsuzluğa kapıldı. Kıza hiç yüz vermemişti ki. Tabi kız da ilgilenmeyecekti.

 

Vakit su gibi akıp geçmişti. Herkes yatmıştı. Ömer de günün yorgunluğuyla yatar yatmaz uykuya daldı. Çok geçmeden mesaj sesine uyandı.

 

- Uyuyor musun?

- Dalmışım, diye cevap yazdı Ömer.

- Seni çok merak ediyorum Özgür. Yüzünü görmek, sesini duymak istiyorum. Ne olur?

 

Ömer de istiyordu mor kazaklı kızın sesini duymak. Allah’ım bu nasıl bir duygu diye düşündü. Sanki benliğinin alt raflarında kalmış da, bir anda ortaya çıkmış gibiydi. Kızın sözlerinin kendini heyecanlandırmasına bir anlam veremiyordu. Ama bu durumdan rahatsız da değildi.

 

Bir an kendi kendine güldü. Sanırım saçmalıyorum. Ha yazışmışım, ha konuşmuşum diyerek:

- İyi tamam. Konuşmamızda bir sakınca yok dedi.

 

Tüm gece sabaha kadar konuştu Ömer. Arkadaşları duymasın diye terasa çıkmıştı. Zamanın nasıl akıp geçtiğini anlamamıştı bile. Ezan sesini duyunca irkildi. Bir korku kapladı içini. Zira gece namazına kalkanlar onu göremeyince ne yapmışlardı acaba?

 

Telefonu kapatmadan tekrar görüşmek üzere anlaştılar. Koşturarak aşağıya indi. Herkes sünnet namazını kılmış, farz namazı için saf tutmuşlardı. Ömer de hemen abdest alarak saftaki yerini aldı. Namaz ve tesbihatın ardından, Hocası nerde olduğunu sorduğunda ilk yalanını söylemişti… “Terasta ezber tekrar ediyordum. Kimseyi rahatsız etmemek için oraya çıktım.” demişti.

 

İçi burkuldu ama doğruyu da söyleyemezdi ya. Hem bir kereden bir şeycik olmaz. Allah affediciydi…

 

Hemen hemen her gece aynı şekilde telefon konuşmaları yapıyorlardı uzun uzun... Gün ışıyınca mecburen etüt odasına gidiyordu arkadaşlarıyla. Hocalar gelene kadar derslerini gözden geçiriyor tekrarlarını yapıyordu. Ama ezber ödevleri kalıyordu. Verilen sorumluluklarını bahane ederek işin içinden çıkmaya çalışıyor ya da sık sık dışarı gönderildiği için yapamadığını söylüyordu hocalarına. Bunun üzerine sorumluluklarını azalttılar. Çünkü Ömer çok kapasiteliydi. Eğitimini tamamladığında büyük görevler alması umuluyordu. Fakat iş yükünün azaltılmasına rağmen Ömer’in durumunda hiçbir değişiklik olmamıştı. Hatta artık tekrarlarını dahi yapmadan geliyordu hocasının karşısına. Bu sefer de yeni bir mazeret üretti. Kur’an ve metin ezberi, hadis ve fıkıh dersleri ve tüm bunların tekrarının onu çok yorduğunu, konuların arttıkça yükünün daha da arttığını söylemişti. Ne kadar da alışmıştı yalana. Ne kadar da yalancıymışım diye düşündü. Kendinden utanacak oldu ki kadim dostu, “İyi uyuttun hocayı. Hiç bu kadar inandırıcısını görmemiştim.” diyerek gururlandırdı onu… İçine girmişti sanki şeytan… Onunla beraber hareket ediyor ona yol gösteriyordu. Ne de iyi bir kılavuz(!)

 

Muhammed Hoca, durumdan iyice rahatsız olmaya başlamıştı. Ara ara nasihat ediyor, üstü kapalı uyarıyordu. Bu nasihatler ise Ömer’de ters etki bırakıyordu. Sanki koca medresede dersleri savsaklayan bir o vardı. Kimse ders çalışmıyordu. Herkesin notları düşmüştü. Neden onlara kimse bir şey demiyordu da Ömer’e gidip gelip vaaz ve nasihatte bulunuyorlardı. Artık hocalarla göz göze gelmek dahi istemiyordu. Anlatılanları dinlemek istemiyordu. Sadece Zehra’yı dinlemek istiyordu o. Onu bir tek Zehra anlıyordu. Bir tek Zehra seviyordu.

 

Artık ne telefon ne de msn konuşmaları haz veriyordu. Dışarıda buluşmaya başladılar. Bir tanıdık ile karşılaşmamak için uzak semtleri tercih ediyorlardı. Ömer hemen hemen her gün, bir takım işler için dışarı çıkıyordu. İşini bitirir bitirmez Zehra’sına koşuyordu. Her zamankinden daha geç geliyordu medreseye. Bahaneleri hazırdı. Kimi zaman beklenmedik bir gelişmeden, kimi zaman buluşacağı kişinin geç gelmesinden, ya da konunun uzadığından, trafik yoğunluğu ya da dolmuşu kaçırdığından bahsediyordu. Ömer’in anlattıklarına hocası inanmamış olacak ki akşam çay saatinde yaptıkları hasbihallerde yalan, sadakat, şeytanın tuzakları, güveni zedeleyen unsurlar gibi konuları gündem ediyordu. Ah ah! Keşke Ömer, o zaman bunların farkına varabilseydi. Nasıl da kör etmişti şeytan gözünü. Yaptığı cürümlerin farkına dahi varamamıştı. Her hata sıradanlaşmıştı gözünde.

 

Yine bir gün buluşmuşlardı Zehra’yla. Her buluştuklarında muhakkak Zehra’nın bir işi oluyordu. Önce onu hallediyorlar, sonra da bir güzel geziyorlardı.

 

O gün hiç beklenmedik bir anda karşısında etüt sorumlusu Huzeyfe abiyi görünce şok olmuştu Ömer. Ne işi vardı burada?

 

Ne işi olacaktı ki... Ömer takip edilmişti… Sadakati ölçülmüştü… Ve Ömer kaybetti.

 

Abinin yüzü Çarşamba pazarına dönmüştü. Hiçbir şey söylemeden uzaklaşmıştı. Ömer ise bu duruma çok öfkelendi. Utanacağı yerde “Demek tecessüs ha!” diye hayıflanıyordu. Kendi ayıbını hiç görmüyordu bile. Zehra onu teselli etti… Eee… Körler sağırlar, birbirini ağırlar…

 

O günden sonra Ömer medreseye dönmedi. Çok kızmıştı. Hocasının, kendisine güvenmemiş oluşunu gururuna yediremiyordu. Kapıya kimler gelmedi ki. Yine de kimse medreseye dönmek için Ömer’i ikna edemedi… Hiç de üzgün değildi. Artık özgürdü çünkü. Hocaların baskısından, sıkıcı derslerden kurtulduğunu düşünmüştü. Zehra’sıyla doya doya vakit geçirebilecekti.

 

Maalesef hiçbir şey planladığı gibi gitmedi. Aşk başına bela olmuştu. Gözünü kör etmişti. Zehra’ya vurulmuş, onu hiç tanımamasına rağmen gönül tahtının en üstüne oturtmuştu. Yaptığı hiçbir şeyi sorgulamıyor, o ne yapsa kabul ediyordu. Eve gelip giden yabancı adamlar, sağa sola bırakılan küçük paketler, telefonuna gelen şifreli mesajlar… Hiç sormamıştı bunları Zehra’ya şimdiye kadar. Meğer hepsi esrarın, esrârıymış. Ne kadar da safmışım diye düşündü.

 

Yorganı kaldırdı üzerinden. Nefesi kesilecekti sanki. Kafasını duvara vurmak istiyor, bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Özgürlüğünü alanlar hocaları mıydı, Zehra mı?

 

Kahroldu Ömer… Hem şeytanın tuzağına düşmüştü, hem Zehra’nın.

 

Sevdiklerini, hocalarını, arkadaşlarını kaybetmiş; bir zamanlar ahlakıyla değer görürken, kendi elleriyle kendini rezil etmiş; yaratanını razı edebileceği en güzel yol olan ilim tahsilini yük olarak görmüş ve bırakmış, ikinci evi medreseden ayrılmış, kalbini ve ruhunu kirletmişti. Sahip olduğu hidayetin, ilmin, itibar ve sevginin şükrünü eda etmediği için, Allah tarafından cezalandırılmıştı. Yalnızca, “Ben bunu hak ettim” diyebildi.

Bitti

Bu Sayfayı Paylaş :