Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ey İman Edenler Allah'a Ensar Olun - 1 EBU HANZALA

2012-01-01

Müminleri, dinine ensar olma şerefine nail kılan Allah'a hamd, ensarlık yolunu en güzel şekilde beyan eden Allah Rasûl’ü, ashabı, âl-i beyti ve hidayet önderlerine salât ve selam olsun.

"Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun! Meryem oğlu İsa'nın havarilere: 'Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?' demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: 'Allah'ın yardımcıları bizleriz.' Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz, iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler." (37/Saff, 14)

"Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslam'a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır." (47/Muhammed, 7 )

Allah'a subhanehu ve teâlâ ve O'nun dinine ensar olmak… Allah'ın subhanehu ve teâlâ merhametinin tecellisidir bu çağrı… Bu öyle bir çağrıdır ki, selim kalpleri tarih boyunca kendine tabi kılmıştır. Çağrıyı farklı kılan, çağrının sahibinin vasıflarıdır; El-Aziz, El-Kavi, El-Metin, Es-Samed olan Allah'tır subhanehu ve teâlâ. O'nun hiç kimseye ihtiyacı yoktur, O her şeye gücü yeten El-Kadir'dir. Herşeyin kendisine muhtaç olduğu Es-Samed'dir.

Hakikat bu iken kullarını O'na ve dinine ensar olmaya davet etmiştir. Kulların felah bulmaları için sunduğu fırsatlardandır. O'na ensar olmaya niyet eden kulun, ensarlıkta dahi O'nun muvaffak kılmasına muhtaç olduğu düşünülürse, bu çağrının sadece O'nun lütuf, kerem, ihsan ve fazlından olduğu daha iyi anlaşılır.

Ensarullah, Ensaru'd Din olmak, fıtratı bozulmamış, imanına şirk, kalbini dünya sevgisi ve ölüm korkusuyla örtmemiş, hidayet nurunu masiyetlerle karartmamış sadık erler ve saliha kadınlar için en büyük şereftir. Bu çağrıya icabet etmek için en değerlileri feda etmekten bir an tereddüt etmezler. Bu çağrıya icabetin dünyada onlara kazandıracağı izzet, ahirette elde edecekleri nimetler, tüm dünyayı ve içindekileri onların gözünde değersizleştirir.

İnsanlar önce Rasûllere etbaâ (tabi) oluyorlardı. Bunlardan seçkin olanlar ise, daha sonra ensar…

Ensarlık seçkin bir zümrenin gönüllü icabet ettikleri bir süreçti.

Bizlerin böyle bir seçim hakkı yoktur. Zikredeceğim iki sebep, bizler için bu çağrıya icabeti zorunlu kılıyor. Bu bazılarımızın yapacağı farz-ı kifaye değil, her birimizin mecbur olduğu farz-ı ayn babındandır.

Birincisi: Algıların bozulduğu, tasavvurun dumura uğradığı bir çağda yaşıyoruz.

Öyle bir zaman ki, Allah Rasûlü dahi her namazın akabinde şerrinden Allah'a sığınma gereği duymuştur. Kapkaranlık, fitnelerin kol gezdiği, hayrın şer, şerrin hayır addedildiği, tevhidin şirk, şirkin tevhid diye isimlendirildiği, bidatlerin sünnet, sünnetlerin bidat olarak sınıflandırıldığı, fitnelerinin vakur insanı dahi şaşkına çevirdiği bir zaman. Bizler eskilerin etbaâlık dediği şeyi ensarlığın da üstü olarak algılıyoruz. Bugün 'Mücerred iman ve haftada bir gün derse katılmanın' dine ensarlık addedildiği bir gündür. Böyle olunca ensarlık yerde kalmıştır. Hatta Rabb'imin rahmet ettikleri müstesna, unutulmuştur.

İkincisi: Yaşadığımız zaman diliminde İslam'ın ve Müslümanların durumundan, Allah'a subhanehu ve teâlâ şirk koşulmak suretiyle gece-gündüz hakaret ediliyor. Kur'an'ın inancı kalplerden, hükümleri yönetimden, amelleri pratikten silinmiştir. Allah Rasûlü'nün rehberliği terk edilmiş, dili bizim dilimiz, cildi bizim cildimiz olan, cehennem kapısının davetçileri rehber olarak nasb edilmiştir. İslam ümmeti en değersiz insan topluluğu haline gelmiştir. Süper güç diye isimlendirilen vahşetin silahlarını denedikleri denek konumundadır. Ebu Cehil'in dahi: "Arab'a, 'Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem kızlarını ve çocuklarını korkuttu' dedirtmem" dediği cahileyinin en karanlık dönemlerinde kabul görmüş insani erdemlerinden mahrum bırakılmıştır Müslümanlar.

Her 6 ayda kapılar tekmelenip, Ebu Cehil'in kendine yakıştırmadığı kadın ve çocukları ürkütülmesi söz konusudur. Hiçbir mukaddes gözetilmeden İslam'a hakaret ediliyor. Dinin şiarları hainlerin ellerinde ve dillerinde alay ve şaka malzemesi edilmiştir. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem minberleri, Lat'ı, Menat'ı ve onların kutlamalarını ihya eder vaziyettedir.

Bu durumda kalbinde zerre-i miskal hayat olan, onu şirk ve masiyetlerle öldürmemiş insanın başka yolu var mıdır?

Dine ensar olmayacak, Rabb'inin çağrısına icabet etmeyecek te ne yapacak? 

Şairin dediği gibi:

'Ölünün yarasının elemi olmaz…

Ancak ölmüş kalp ümmetin bu durumunda elem duymaz.'

Ensar olmak…

Bu, derdi olan insanların gündemidir. Dert sahibi olmak İslam'ın ve Müslümanların derdini kendi derdi görmek, bu ancak selim kalplerin kârıdır. Dünya ve lezzetlerinden, lüksü ve rahatından selamette olan kalpler, onların kalbi Allah subhanehu ve teâlâ ve O'nun yanındakilere mütealliktir. Kalbi semada ve yücelerde olanın, gözü aşağılarda olabilir mi?

Kalbi arşa asılı olanın ayağına, dünya takılıp ona engel olabilir mi?

Yaptıkça daha fazla yapmak isterler. Onlar hep üstte olanları örnek alırlar, yaptıkça kendilerini ve amellerini küçümser 'Daha fazla ensar olmalı, daha fazla davaya adanmalıyım' derler. Onlar cennet ve Allah'ın subhanehu ve teâlâ rızasını elde etme yarışında kiminle yarıştıklarını bilirler. Mus'ablar, Ammarlar, Bilaller onların örneğidir. Yarıştığı genç Mus'ab radıyallahu anh olan hangi insan amelinden razı olup 'Bu kadar yeter' diyebilir ki?

Yarıştığı Bilal radıyallahu anh olanın karşılaştığı zorluklara 'Zorluk' demeye nasıl dili varır ki?

Hasta olan kalplerin derdi dünya ve onun rahatıdır. Onun ne katıldığı bir yarış ne de o yarışta kimlerin olduğu gibi bir derdi yoktur; o rahatsa dert yoktur. Bütün ümmet kan ağlamış, İslam davası yerlere düşmüş… Onun gündemi değildir. Kalbi yere ve alçak olanlara mutaallık olanlar ulvi meseleleri dert edinmezler. Kalbi yerde olanın gözü de ayağı da yerdedir. Her engel onları yavaşlatır. Bunun sonu kendi halinden ve ümmetin halinden hiçbir elem duymayan 'ölü kalp'tir, Allah muhafaza.

Rabb'ini ve İslam davasını unutan, sadece kendi için yaşayan insanın cezası, unutmak ve unutulmaktır. Ensar olup lezzetini tadanlar 'Daha fazla' dedikleri gibi, unutan ve umursamayanlar her geçen gün biraz daha batarlar.

"Onlar Allah'ı unuttular; O da onları unuttu." (9/Tevbe, 67)

"Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın" (59/Haşr, 19)

Ensar olmak… Bu çağrıya icabet etmek zorundayız. Bunu zaruri kılan o kadar çok gerekçe var ki, ne bu yazı ne de hacimli bir kitap onu anlatmaya yetmez. Ancak;

"Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır." (50/Kaf, 37)

Hidayet Nimetine Şükretmek için Ensar Olmalıyız

Şirk çağında en büyük nimet Allah'ın subhanehu ve teâlâ insanı tevhide hidayet etmesidir. Allah'ı ve O'nun hakkını, hakkıyla tazim eden için bundan daha büyük lütuf olamaz. Hidayette Allah'ın subhanehu ve teâlâ istediği her nimet gibidir. Şükrü eda edilirse artacak, şükrü eda edilmemek suretiyle nankörlük edilirse, insan zıddıyla cezalandırılacaktır. Bu, Allah'ın subhanehu ve teâlâ nimetleri hususunda değişmez sünnetidir.

"Hani Rabbiniz şöyle bildirmişti: 'Andolsun, eğer şükrederseniz size olan nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz şüphesiz azabım pek şiddetlidir.' " (14/İbrahim, 7)

Bu, Allah'ın subhanehu ve teâlâ değişmez kanunudur. Verdiği nimete şükredilirse onu arttırır, nankörlük edilirse o nimetin zıddıyla cezalandırır.

Bunun en güzel örneği, Allah'ın subhanehu ve teâlâ hidayet nimetinin şükrünü ifa edenlerin hidayetini arttırmasıdır.

Hidayet olduktan sonra O'na ensar olanlardır, hidayeti arttırılanlar; dine ve onun yayılmasına yardımcı olanlar, zorlukta ve darlıkta itaat ehli olanlar, zor günlerde kendi menfaatlerini ellerinin tersiyle itip, hizmete ve davaya, verilecek göreve endekslenenlerdir.

"Hidayeti bulmuş olanlara gelince; (Allah) hidayetlerini arttırmış ve takvalarını vermiştir." (47/Muhammed, 17)

Muhammed suresi baştan sona dikkatli okunursa bu ayet çok net anlaşılır. İki grup insan vardır, bir grup problemlidir; Allah'a, Rasûl'üne ve mü'minlere karşı içlerinde sıkıntılar vardır. Allah'ın kaderine razı olamazlar. O'nun takdir ettiği savaş, yokluk ve sıkıntı durumlarını kayıp görürler. Rasûl'ü ehliyet sahibi görmezler. Başlarına gelen sıkıntının müsebbibi sayarlar. Kardeşlerine güvenmezler, onları küçümserler, gelen sıkıntının müsebbibi sayarlar. Bunlar Allah'ın dünyada, içlerindeki hastalığı açığa çıkarmak suretiyle rezil edip, ahirette elim verici azaba düçar edeceklerindendir.

Bunun yanında Allah'a subhanehu ve teâlâ güvenen, O'nun kaderinden razı olan, O'nu razı etme, O'na hakkıyla kulluk etmek için her fırsatı değerlendirenler vardır. Allah Rasûlü'nün yanında malları ve canlarıyla hazırdırlar. Allah'ın subhanehu ve teâlâ verdiği hidayeti O'nun istediği yer ve şekilde kullanırlar. İşte bunlar hidayeti arttırılan ve takvaya muvaffak kılınanlardır.

Ayaklarımızın Sabit Kalması için Ensar Olmalıyız

Hidayete erişmek bir nimettir. Onun kemale ermesi ise, onun üzerinde sebat edip, son nefeste hidayet üzere olmaktır. Allah bizlerden Müslümanlar olmamızı istediği gibi, İslam üzere ölmemizi de istiyor.

"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin." (3/Al-i İmran, 102)

"Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: 'Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin' (diye benzer bir vasiyette bulundu.)" (2/Bakara, 132)

Her gün namazlarımızda 'Bizi doğru yola hidayet et' (1/Fatiha, 5) diye Allah'a dua ediyoruz. Oysa kendi namaz kılan insanın hidayet istemesi, hidayet üzere sabit kalmayı istemektir. Çünkü İslam olduktan sonra, onun muhafazası en zor olandır. İnsanın zayıflığı, dünyanın süsü, ahiretin ve ölümün uzaklığı, şeytanın desise ve tuzakları, insanların çoğunun dalalet üzere olması bu zorluğun başlıca sebeplerindendir.

Allah Rasûlü bunu bildiğinden, en çok talep ettiği şeylerden biri hidayettir. O namaza dururken, secde aralarında, dualarında, konuşmaya başlarken muhakkak Allah'tan subhanehu ve teâlâ hidayet yani O'nun üzerinde sebat talep ederdi.

Namaza başlarken Fatiha'dan önce yapılan istiftah dualarından biri de;

"Ey Cebrail'in, Mikail'in ve İsrafil'in Rabb'i, yerin ve göğün yaratıcısı, gaybın ve şehadet bilgisinin sahibi… Sen kulların arasında dilediğin gibi hükmedersin, ihtilaf edilen konularda beni doğruya hidayet et." (Müslim)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iki secde arasında:

"Allah'ım beni hidayet et, rızıklandır, kusurlarımı gider, afiyet ver." (Sünen Sahipleri İbni Abbas'tan radıyallahu anh.)

Hutbetu'l Hace diye bilinen konuşmalara ve bir işe başlarken yaptığı duada "Şüphesiz hamd Allah'adır. O'na hamd eder O'ndan yardım diler, O'ndan mağfiret ister, O'ndan hidayet isteriz. O kimi hidayet ederse onu saptıracak yoktur..." (Müslim, Nesai )derdi.

Hidayet üzere sebat, selef için en önemli meselelerdendi. Onlar Allah Rasûlü'nün dahi bu konuda çok duyarlı olduğunu görünce korkmuşlardı. Sürekli Allah'a subhanehu ve teâlâ yalvarıyor, gerçek bir iman ve onda sebat istiyorlardı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının bu konuda yaşadıkları ve korkuları o seviyeye ulaşmıştı ki, bugünün insanları onları görse deli, mecnun zannederdi.

Selef hidayetinde emin olana münafık gözüyle bakar, korkuyu ve emniyeti nifak ve sâdıklığın ölçüsü sayarlardı.

Hasan-ı Basri (rh): 'Vallahi ondan ancak mü'min korkar, münafık emin olur' derdi.

Mü'min hidayeti Allah'tan subhanehu ve teâlâ bilir. Ne yaparsa yapsın bu nimetin hakkını ödeyemeyeceğini bilir, bu onu korkulara sevk eder, korkar; kaybetmemek için daha fazlasını yapar, yaptıkça lezzet alır ama korkusundan birşey kaybetmez.

Münafık rahattır, hidayeti Allah'ın subhanehu ve teâlâ verdiğini unutmuştur. O okumuştur, o araştırmış bulmuştur, onun için korkmaz. Korkusuzluğu onu cüretkâr kılar, az gözünde çoğalır.

Sahabeye bu korku Allah Rasûlü'nden miras kalmıştı. Onun hallerini düşündükçe kalpleri yerinden fırlayacak gibi oluyordu; 'Allah'ın gelmiş geçmiş günahlarını affettiği, cennette dahi yeri belli olan insan korkuyorsa, biz nasıl olmalıyız!' diyorlardı.

Acaba biz nasıl olmalıyız?

Günümüzün ne kadarını bunu düşünmeye veriyoruz. İçinde olduğumuz emniyet hali nedendir?

Amellerimizin çokluğundan mı yoksa yanaklarımızda iz bırakan gözyaşlarından mı!? Neden?

Hidayet üzere kalmak, korkmak, Allah'ın subhanehu ve teâlâ tuzağından emin olmamak, bunlar iman nurunun girip kuşattığı kalbe yabancı olmayan şeylerdir. Bunun için Allah'a subhanehu ve teâlâ sözlü olarak, gece-gündüz yalvarmalı, O'ndan hidayet ve sebat istemeliyiz. Dualarımızda buna yer ayırdığımız gibi, fiili dua ile bu istediğimizde de sadık olduğumuzu göstermeliyiz. İşte bu da dine ensar olmaktır. Din davasında bize düşen görevi hakkıyla yerine getirmektir.

"Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslam'a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır." (47/Muhammed, 7)

Dinde sabit kalmanın yolu dine yardım etmektir. Hizmet ehli, dava insanı, cemaat adamı olmaktır. Emir sahiplerine güven vermektir. İslam'a hizmet için düşünülen her işte 'Bu kardeşimiz yüzünün akıyla yapar' dedirtmektir. Ne mutlu o insanlara, ne mutlu ki ensarlıkları mü'minlerin gönlünde tescillidir. Onlar Allah'a güvendikleri gibi mü'minlerde onlara güvenir, her hizmete layıktırlar mü'minlerin gözünde. Çünkü ensardırlar, yardımcıdırlar. Onlar konuşmaz, iş yaparlar, aynalarında laf kalabalığı yoktur, amelleri vardır. Allah'ın dine ensardırlar, geriye bakıldığında hep hizmet vardır. İnsanlar konuşmuş onlar çalışmıştır, insanlar eleştirmiş onlar yapmıştır. Ne mutlu o hayatlarını ensar olmaya vakfedenlere. Ve ne yazık ki bu şerefi basit meseleler, kişisel problemler sebebiyle terk edenlere.

Hidayet ve onda sebat istiyorsak, biz de selef gibi korkuyor ve emin değilsek en güvenli liman; Allah'ın subhanehu ve teâlâ vaadidir. O vaadinden dönmez, en sadık sözün sahibidir: 'Ensar olun bu dine, sizi sabit kılayım' diyor, vadediyor.

Dünyada İmanın Lezzetini, Ahirette Cenneti Elde Etmek için Ensar OlmalıyızMüslümanın en büyük kaybı, Kur'an'ın deyimi ile 'hüsrandır'. Çalışıp yorulmak ve elde edilmesi gerekenlerden mahrum olmaktır.

İman ettiği halde imanın tadını, lezzetini alamayan, ahirette cennete ve Rahman'ın rızasına nail olmayandan daha hüsranlı kim olabilir?

"Üç şey vardır ki onu kendinde bulunduran imanın tadını bulur. Allah ve Rasûl'ü ona herşeyden daha sevimli olan, kişiyi sadece Allah için sevmesi, imandan sonra küfrü ateşe girmek gibi kesin görmesidir." (Muttefekun Aleyh)

"İmanın tadını aldı, imanın tadını aldı, imanın tadını aldı Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, Nebi olarak Muhammed'den sallallahu aleyhi ve sellem razı olanlar." (Müslim)

Bu hadisler ve imanın tadına varacak insanların özelliklerine bakalım:

Onlar Allah'ı subhanehu ve teâlâ ve Rasûlü'nü herşeyden çok severler. İslam'da sevgi söz ile ispatlanan bir mefhum değildir. Sevginin ispatı tabi olma ve tercih etmedir. Kardeşlerini Allah subhanehu ve teâlâ için severler, ihlas onları şahıslara bağlı hizmete ve ensarlığa değil, her daim ve şartta ensarlığa iter. Derdi Allah ve rızası olanı şartlar bağlamaz. Herşey ve onda O'nun ensarlığını yapacak durumu vardır. İmanı o kadar sahiplenmişlerdir ki, kaybını ateşe girmeye denk görürler. İnsan yaratılışı gereği uğruna yorulup, fedakarlık yapmadığı birşeye değer vermez. Rahat elde edilenin gözden çıkarılması da rahattır. Ancak dine ensar olmuş insanlar onu kaybetmekten korkar.

Ensar olmayanlara iman, din, dava yüktür. Ona birşey feda etmeyip kendi dünyalarını imar etmelerine rağmen hep sıkıntılı ve keder içindedirler. Korkuları, huzursuzlukları onları batıl ve malayani şeylere sevk ettikçe daha fazla, daha beter susuzluklarını arttırırlar.

Ensar ise farklıdır. O dünyada, ahiret cennetine girmiştir, gönül rahatlığı içindedir. Yaptığı her fedakarlık ve hizmet ona yakin, kalp ferahlığı ve tevekkül olarak geri dönmüştür. Yediği yemeğin lezzetini beğenip, yedikçe fazlasını isteyen insan gibidir. Zahiren kaybeder, malından, canından, vaktinden ve rahatından gidiyordur. Hakikatte ise kazanır, dünyanın cenneti de, ahiretin cenneti de ensarlığın karşılığıdır… Allah'ım bizi onlardan kıl.

Cenneti anlatan ayetlere bakın, hiçbirinde karşılıksız cennet yoktur. Dünyasını satmadan cenneti elde eden yoktur. Bu ticaretin adı, fiyatı, sonucu Allah tarafından belirlenmiştir. Ne kutsal ticarettir ki herşeyini Rahman üstlenmiş, O belirlemiştir.

Adı: karlı ticaret; satılan: cennet; bedel: dünya hayatı; karşılık: ebedi kurtuluş.

"Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır." (9/Tevbe, 111)

Malını, canını, dünyasını Allah'a satmak ancak hizmet ehli, dava insanı mü'minlerin işidir.

Bu kutlu çağrı her nesli kapsayan, her daim icabet edecek olanlara açık olan bir çağrıdır. Tarih boyunca bu çağrıya her iman eden değil, hakkıyla iman edenler icabet etmiştir. Çünkü o zordur, o peşin olan rahatı çok uzakta görülen rahata tercihtir. O, insanın kendi nefsiyle mücadelesi ve her an murakebe etmesinin sonucudur.

İnanıyor ve Allah'tan subhanehu ve teâlâ niyaz ediyorum ki bu dergi ensarlık yolunda atılan adımların bir tanesidir. Ensar olmak için yanıp tutuşan, Rabblerinin yardımı olmasa bir saniye ayakta duramayacak olanların, "Allah'a yardım edin ki O da size yardım etsin" vaadine nail olma çabasıdır. Allah subhanehu ve teâlâ muvaffak kılsın.

Allah subhanehu ve teâlâ imkan ve ömür verirse bir sonraki yazımızda ensar olmaya aday olanların dikkat etmeleri gereken hususlara değineceğiz.

Çaba bizden, başarı Allah'tandır.

Sizleri emanetleri zayi etmeyen Allah'a subhanehu ve teâlâ emanet ediyorum.

Selam ve dua ile, Ebu Hanzala...

Bu Sayfayı Paylaş :