Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İslamî Davette Ciddiyet ve Sorumluluk BAŞYAZI

2013-04-01

 

Yalnız O'na hamd eder, yalnız O'nu tesbih ederiz. Salât ve selam O'nun Rasûlü'ne, pak âline ve ashabının üzerine olsun.

İslam davası ciddiyet ve sorumluluk ister. Bu dinin sahibi Allah, önderi Rasûlullah, kitabı Kur'an'dır. Çerçevesi bu olan bir davaya intisap edenlerin ilk özelliği, ciddiyet olmalıdır.

İman ettiğimiz, kendine kul, davasına müntesip olduğumuz Allah subhanehu ve teâlâ, kendini şöyle tanıtmıştır;

"…O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Görülmeyeni de görüleni de bilendir. O Rahman'dır, Rahim'dir. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Mülkün sahibidir, kutludur, esenlik verendir, güven verendir, gözetip koruyandır, yücedir, her şeye buyruğunu geçirendir, pek uludur. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir. O, yaratan, yoktan var eden, şekillendiren Allah'tır. En güzel adlar O'nundur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nu tesbih etmektedir. O, yücedir, hikmet sahibidir." (59/Haşr, 22-24)

Başka bir yerde;

"Allah, kendinden başka ilah olmayan (ilah)dır. O, sürekli diridir ve yarattıklarını sürekli koruyup gözetendir. O'nu ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katında kendisinin izni olmadan kim şefaat edebilir? O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun ilminden dilediği kadarından fazla bir şeyi kuşatamazlar. O'nun kürsîsi gökleri ve yeri kaplamıştır. Bunları korumak O'na güç gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür." (2/Bakara, 255)

"Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir." (2/Bakara, 115)

"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah, her şeye güç yetirendir." (2/Bakara, 284)

"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (7/A'raf, 54)

"...Doğrusu Rabbinin yakalaması pek şiddetlidir. İlkin var eden, sonra yeniden dirilten O'dur. O, çok bağışlayan, çok sevendir. Arş'ın sahibidir; pek yücedir. İstediğini yapandır…'' (85/Buruc, 12-16)

Rabbimizin sıfatlarından sadece birkaçı bunlar… Böylesi yüce sıfatlara sahip olan bir İlah'a ciddiyetsiz, sorumluluk şuuru taşımadan kulluk edilebilir mi? Müntesibi olmakla şeref duyduğumuz İslam davasının tek ve yegane sahibi Allah'tır. Ve O'nun davasına ancak ciddiyet sahibi insanlar sahip çıkabilir.

Kendimize önder kabul ettiğimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise;

"Andolsun ki, Allah müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi." 3/Âl-i İmran, 164)

''Andolsun ki, içinizden size öyle aziz bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkün, müminlere çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka İlah yoktur. O'na dayandım. O, büyük arşın sahibidir." (9/Tevbe, 129)

"Andolsun ki, Allah'ın Peygamberinde, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı çokça ananlar için güzel bir örnek vardır.'' (33/Ahzab, 21)

"Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve O'nun izniyle Allah'a çağıran ve aydınlatıcı bir kandil olarak...'' (33/Ahzab, 45-46)

"Nûn. Yemin olsun kaleme ve yazdıklarına. Rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükafat vardır. Ve hiç şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzeresin." (68/Kalem, 1-4)

Bu vasıflara sahip olan bir önderin davasına sahip çıkmak da, ancak ciddiyetle mümkündür. Böyle bir önderin; sorumluluklarının bilincinde olmayan, inanç ve amelde lakayt insanları davasının müntesibi olarak kabul etmesi mümkün değildir. Hayat düsturu olarak kabul ettiğimiz davamızın, programını barındıran Kur'an ise;

"Bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak onu baş eğmiş, Allah'ın korkusuyla parçalanmış görürdün. İşte biz bu örnekleri, belki düşünürler diye insanlara veriyoruz." (33/Ahzab, 21)

"Bu Kur'an, Allah'ın dışında birilerince yalan isnatlarla oluşturulmuş değildir. O, kendinden öncekinin tasdiki ve kitabın ayrıntılı kılınmasıdır. Kuşku ve çelişme yoktur onda. Alemlerin Rabbi'ndendir o!" (10,Yunus 37)

"De ki: 'Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.' " (17/İsra, 88)

Ciddiyet sahibi olmayan insanların, bu ağırlıkta bir kitaba sahip çıkmaları da yine aynı şekilde düşünülemez. Dağları eritip, parçalayan ve benzerini getirmekten aciz olunan bir kitap, ancak bu hassasiyette insanlar için düstur olabilir.

İslam davasının ne denli bir ciddiyet istediğini anlamak için bir çerçeve çizdik. Amacımız; mukaddime olmasını umduğumuz bu satırlardan, İslamî hareket mensuplarının üzerine düşeni alması ve bir daha düşünmesini sağlamaktır.

Hepimiz insan olmamız hasebiyle unutkan olduğumuzu ve zaman zaman gaflete düştüğümüzü kabul ediyoruz. Yolun başında hissettiğimiz heyecan ve dert edindiğimiz konular itibariyle ancak ciddiyetimizi muhafaza edebiliyor, buna bağlı olarak da İslamî davaya yakışır bir fert ve hizmet ehlinden olabiliyoruz. Zamanın ilerlemesi, imanın zayıflaması ve ilgi duyduğumuz konuların değişmesiyle de, bizlere ciddiyet veren dinamikleri yitiriyoruz. Bunun yanında aynı şeyleri tekrar etmenin getirdiği bıkkınlık veya kanıksama hali de, davaya hizmette elzem olan ciddiyetimizi zedeleyebiliyor. Ancak nasihatleşme, hatırlatma ve eksiklerimizi gündeme getirerek bu sorunu aşabiliriz.

Şurası bir gerçektir ki; bu dava lakayt insanları kaldırmaz. Kendi temiz, membaı temiz, hedefi temiz olan bir dava, buna uygun bireyler ister. Yaşadığı hayatı espri üzerinden okuyan, gülmek ve eğlenmek için yer arayan, gerekli gereksiz her konuda konuşan ciddiyetsiz insanın, bu aziz davaya zarardan başka katkısı olamaz.

İslamî hareket ve İslam davası haddi zatında pak olsa da; dışarıdan bakan insanlar onu, müntesipleri aracılığıyla tanır. Kendini ona ismen nispet eden ve onun savunuculuğunu yapan her Müslüman, temsil misyonunun farkında olmalı ve ona göre davranmalıdır. İslam davası 1400 sene önce yaşayan nesil tarafından, en güzel şekilde temsil edilmiştir. Ancak her nesil, kendi zamanının temsilcilerini baz alarak bu davaya not veriyor.

Müşrikler, Allah Rasûlü'ne iftirada bulunup, vahyi Allah'tan değil de şeytandan aldığını iddia ettiklerinde ve onu şairlikle suçladıklarında, Allah subhanehu ve teâlâ onlara şöyle cevap vermiştir:

"Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi? Onlar her yalancı günahkâra inerler. Onlar kulak verirler. Çoğu da yalancıdırlar. Şairlere ise azgınlar uyarlar. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?" (26/Şuara, 221-226)

Bu ayete dikkat edilirse Allah iki iddiaya da direkt cevap vermemiştir. 'Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem şeytanlar inmiyor' veya 'O bir şair değildir' dememiştir. Bunun yerine, şeytanların ancak yalancı ve günahkarlara indiğini haber vermiştir. Müşriklerin ikrarıyla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem yalancı da değildir, günahkar da. Devamında Allah, "...şairlere ise azgınlar uyarlar'' buyurarak, adeta sahabeleri işaret etmiştir. Şayet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şair olsa; Ona ashab gibi ciddi, davasında samimi olan insanlar tabi olmazdı. Ona, şairlere tabi olan azgın, başıboş dolaşan ve söylediğini yapmayan insanlar tabi olurdu. Oysa sahabe böyle değildi. Onlar davalarında o denli ciddi ve samimiydiler ki; bu uğurda her şeyden vazgeçmiş ve canları pahasına Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem tabi olmuşlardı.

Bugün İslam'a ve Müslümanlara yönelik her türlü suçlamada, İslam davasının ashabı olan bizlerin de sahabe tavrını takınmamız gerekmez mi? 'Şayet İslam için iddia edilenler doğru olsa bu samimiyet ve ciddiyette olan insanlar bu davaya tabi olmazdı' sözü bizim halimizin yansıması olmalıdır.

Diyebiliriz ki; bu şerefli harekete mensup olmanın şükrünü eda yollarının başında, davayı hakkıyla temsil etmek gelir. Bu da şuur, samimiyet ve en önemlisi ciddiyet ister.

 

Sözlerde ve Ahitlerde Ciddiyet

Bunun başında Allah'la subhanehu ve teâlâ yaptığımız İslam sözleşmesi gelir. Ki bu da itikadımızdır. Müslümanın, akidesinde ciddi olması şarttır.

Bu sebepten ötürü Allah subhanehu ve teâlâ, insan henüz vücut bulmadan ondan söz almıştır.

"Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından soylarını (zürriyetlerini) almış ve onları kendi kendilerine karşı şahit tutmuştu: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' Onlar: 'Evet, Rabbimizsin. Buna şahidiz' demişlerdi. Kıyamet gününde: 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz diye. Yahut: 'Daha önce babalarımız ortak koştular biz de onların artlarından gelen bir nesildik. Batıla çalışanların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin?' demeyesiniz diye." [1](/A'raf, 172-173)

Ayeti kerimeye dikkat edildiğinde söz alınmasının hikmeti de detaylıca beyan edilmiştir. İnsan bu sözde taraf olarak Allah'ın ciddi olduğunu ve bununla özürleri keseceğini öğrenmiştir. Ve asıl istenen, karşı taraf olarak insanın ciddi olması ve bu söze bağlı kalmasıdır. Çünkü bu sözden sonra insanın öne süreceği tüm bahaneler artık geçersizdir.

Öyleyse, insanın öncelikle itikadını muhkem naslarla öğrenip anlaması, akabinde inancını sürekli canlı tutacak eğitim faaliyetlerinde bulunması gereklidir. Samimi ve ciddi bir itikad için, itikad asılları canlı olmalıdır. Ehlinden ders alma, dinleme, sahih kaynakları okuma, bu faaliyet kapsamındadır. İnsan itikadı uğruna en ağır bedeli ödese dahi, bu çalışmaya muhtaçtır. Çünkü şeytanın insandan elde etmek istediği ilk şey, itikadî sapmadır. İtikadî sapma, ameli sapmanın başlangıcıdır. İslam itikadını en iyi şekilde öğrenmiş ve bu uğurda bedel ödemiş sahabe dahi, bazı asıllar canlılığını yitirdiğinde itikadî yanlışlıklar yapabilmişlerdir.

"Rasûlullah Hudeybiye'de, bize, geceleyin yağan yağmurun peşinden sabah namazı kıldırmıştı. Namaz bitince cemaatin önüne geçti ve:

- Rabbiniz ne dedi biliyor musunuz? buyurdu. Cemaat,

- Allah ve Rasûlü bilir! dediler.

- Allah teâlâ: 'Kullarımdan bir kısmı bana mümin, bir kısmı da kafir olarak sabahladı. 'Allah'ın fazlı ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı.' diyen bana mümin; yıldızlar nedeniyle yağdırıldı diyen de kafir olarak sabahladı. Kim de: 'Falanca falanca yıldız sayesinde bize yağmur yağdırıldı.' dediyse o da bana kafir, yıldıza mümin olarak sabaha erdi.' dedi! buyurdular." (Buhari, Müslim)

Bu hadise Hudeybiye antlaşması döneminde cereyan etmiştir. İtikadı için ölmeyi dahi göze alan insanların, zaman içerisinde böyle bir hataya düşmüş olmaları bizleri düşündürmelidir. Ve itikad eğitimine yönelik faaliyetlerin öneminin anlaşılmasını sağlamalıdır. Bazı malumatlar tekrar kabilinden olsa dahi, büyük maslahat gözetilerek sabredilmeli ve bunun ecir ve faydası Allah'tan subhanehu ve teâlâ istenmelidir. Kur'an-ı Kerim'de itikadî konuların defalarca tekrar edildiğini görüyoruz. Bunun birçok hikmeti olması yanında bir hikmeti de, tekrarın ve süreklilik arz eden eğitim faaliyetinin faydasıdır.

Bu bağlamda verdiğimiz sözlerden biri de, içinde bulunduğumuz İslami camiaya yönelik ahit ve sorumluluğumuzdur. Bu da ciddiyet isteyen ve samimiyetle yapılması gereken işlerdendir.

Allah subhanehu ve teâlâ bu konuda en güvenilir insanlar olan Rasûller'den dahi söz almıştır.

"Hani biz Peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de, Nuh'tan da, İbrahim'den de, Musa'dan da, Meryem oğlu İsa'dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık." (33/Ahzab, 7)

"Allah, Peygamberlerden: 'Ben size kitap ve hikmet verdim. Daha sonra sizin yanınızda olanı doğrulayıcı bir Peygamber geldiğinde ona kesin olarak inanacak ve kendisine yardımda bulunacaksınız' diye söz almıştı. 'Bunu kabul edip bu husustaki ağır yükümü üzerinize aldınız mı?' dedi. Onlar da: 'Kabul ettik' dediler. (Allah da): 'Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlerdenim' dedi." (3/Âl-i İmran, 81)

Buna binaen Rasûller de , kendi yol arkadaşlarından söz almıştır;

"İsa, onların inkarcılığa yöneldiklerini sezince 'Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havariler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız. Allah'a iman ettik. Bizim Müslüman kimseler olduğumuza şahit ol' dediler." (3/Âl-i İmran, 51)

Aynısını Allah Rasûlü de sallallahu aleyhi ve sellem yapmıştı. Gerek Akabe'de, gerek savaşlarda en güvendiği ashabından ona itaat edip yardımsız bırakmayacaklarına, darlıkta ve bollukta işitip itaat edeceklerine dair söz almıştı.

Akabe'de,

"Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde (söz) dinlemek ve itaat etmek (başta gelir.) Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.''

"…Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana biat ediyoruz! Biz, Rabbimize ve Rabbine biat ediyoruz! Allah'ın eli, ellerimizin üzerindedir! Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir! Kendimizi, evlatlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız! Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım!"

Rasûl, Bedir günü ahitlerini onlara tekrar ettirmek suretiyle hatırlatmıştır;

"…Ey Allah'ın Rasûlü! Biz sana iman ettik, Senin getirdiğin Kur'an'ı ve İslam hakikatlerini tasdik ettik. Sana mutlak bir şekilde itaat etmek üzere biat ettik. İstediğiniz yere gidiniz. Bizden hiç kimse sizden ayrılmayacaktır. Sana Kur'an'ı indiren Allah'a yemin ederim ki, (Yemen'deki bir dağ olan) Berku'l-Gımad'a kadar atını sür, yâ Rasûlullah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır. Biz Musa'nın kavminin: 'Sen ve Rabb'in gidin ve (onlarla) savaşın. Biz burada oturacağız." (5/Maide, 24) dediği gibi diyenlerden olmayacağız. Aksine biz: 'Sen ve Rabb'in gidiniz; biz de sizinle birlikte savaşacağız.' deriz. Canımız işte burada, istediğin canı al ya Rasûlullah! Malımız işte burada, istediğin kadarını al ve istediğin yere ver, ya Rasûlullah!"

Burada sorulması gereken soru şudur;

Allah subhanehu ve teâlâ, en güvendiği ve nübüvvet emanetini teslim ettiği nebilerden neden söz aldı?

Ya da Rasûller en güvendikleri yol arkadaşlarından neden söz alma gereği duymuşlardı?

Amaç, onlara işin ciddiyetini ifade etmek; verdikleri sözün, yüklendikleri görevin ehemmiyetini hatırlatmaktır.

İslam davası içerisinde yer almak, hidayet nimetinden sonra insana bahşedilmiş en büyük nimettir. Ve bu nimeti anlayıp, hakkını ifa edecek insanlar ancak ciddiyet sahibi, verdikleri sözün bilincinde olan insanlardır. Bunun ilk gereği, verilen sözlerin ne anlama geldiğini bilmektir. Toplum psikolojisi ile söz verip, sözlerin anlamını bilmemek, ciddiyetsizlik örneğidir. Bu anlamda Müslümanlar olarak verdiğimiz sözleri nefislerimize ve kardeşlerimize hatırlatmalıyız. Ta ki her birimiz ciddiyet ile sözlerimize bağlı kalalım.

Amelde Ciddiyet

Allah'a subhanehu ve teâlâ kulluk ciddiyet ister. O'nun subhanehu ve teâlâ şanına yakışır bir kulluk, ciddiyet olmadan mümkün değildir. Allah subhanehu ve teâlâ emaneti yüklediği insanı bilinçli olmaya davet etmiş, yüklendiği emanetin ağırlığına dikkat çekmiştir.

"Doğrusu biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim, çok bilgisizdir. Ki, Allah münafık erkeklerle, münafık kadınları ve müşrik erkeklerle, müşrik kadınları azaplandırsın; mümin erkeklerle, mümin kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (33/Ahzab, 72-73)

Allah'ın subhanehu ve teâlâ insanı kendiyle mükellef kıldığı emanet, öylesine bir emanet değildir. Hikmet; müminlerin Allah'ın subhanehu ve teâlâ affına mazhar olması, münafık ve müşriklerin azaba duçar olmasıdır. Sonunda kaybedilecek ve kazanılacak şeyin önemli olduğu işler ciddiyet ister. Bundan olsa gerek sözler, kulluğumuz ve onunla alakalı mevzular cennet ve cehennemle neticelenmiştir.

"Hani sizden kesin bir söz almış ve Tur dağını üstünüze yükseltmiştik. Size verilen kitaba kuvvetle yapışın ve içinde olanları sürekli anın ki, belki böylelikle sakınırsınız." (2/Bakara, 63)

Allah subhanehu ve teâlâ, Beni İsrail'den söz alırken kitaba kuvvetle yapışmalarını, bununla beraber içindekileri hatırlamalarını da istemiştir. Buradan anladığımız; dünya ve ahiret saadeti olan takvanın ciddiyetle ve sorumlulukları hatırlamayla mümkün olabileceğidir.

Allah Rasûlü ise ciddiyete şöyle vurgu yapmıştır:

"Allah'ı görüyormuşçasına O'na kulluk et. O'nu göremesende, O'nun seni gördüğünü bilerek kulluk yap." (Buhari, Müslim)

Bu ciddiyeti temsil edenleriyse şöyle zikretmiştir Kur'an;

"Kendilerini ne ticaretin, ne de alışverişin Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymadığı adamlar (O'nu tesbih ederler). Onlar, kalplerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar."   (24/Nur, 37)

Sonuç olarak kardeşlerimize tavsiyemiz;

Allah'a subhanehu ve teâlâ kulluk ve davaya hizmet ederken işi ciddi tutmalıyız. Bu büyük nimetlere yaraşır şekilde hareket etmeli, esaslarımıza kuvvetle yapışmalı ve birbirimize hatırlatmada bulunmalıyız. Çünkü İslam davası ve kulluk, insana Allah subhanehu ve teâlâ tarafından bahşedilen; fakat kıymetini bilmeyenlerin elinden alınacak nimetlerdendir. Allah subhanehu ve teâlâ, sahabe gibi güzide bir topluluğa şöyle hitap etmiştir;

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, kendisinin onları sevdiği onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü, Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirecektir. Bu, Allah'ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu ve nimeti geniştir, O bilendir." (5/Maide, 54)

Benzer bir hitabı da tüm insanlığa yapmıştır;

"Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, övgüye layık olandır. Dilerse sizi götürür (yok eder) ve yeni bir halk getirir. Bu, Allah'a zor değildir." (35/Fatır, 15-17)

Çevremizde bu nimetle müşerref olup itikadî ve amelî sapma göstermek suretiyle yoldan çıkan nice birey ve topluluğa şahit oluyoruz. Bu kimselerin durumlarına bakıldığında, itikadî veya amelî noktada işi ciddi tutmadıklarını, zamanla yitirilen hassasiyetlerin kurbanı olduklarını görüyoruz. Şeriatın çizdiği bu tablonun şahidi, Türkiye'deki İslamî hareketin otuz yıllık seyridir. Vahiy bu konuda iki toplum portresi çizmiştir. Biri Allah'ın pak elçileri ve onların ashabıdır. İşin ciddiyetinin farkında, sorumluluk duygusuyla kulluklarını yerine getiren insanlar... Diğeri Beni İsrail'in ve münafıkların şahsında belirginleşen; inancında, amelinde verdiği sözlerde gevşeklik gösteren insanlardır. İki taifenin de dünya ve ahiret akıbetleri tafsilatlı anlatılmıştır. Her birimiz, talip olduğumuz akıbetin yolunu izlemeliyiz. Allah'ın subhanehu ve teâlâ rızasına talip olanlar ciddiyet yolunu, gazabına talip olanlar gevşeklik ve sorumsuzluk yolunu seçecektir.

Selam ve dua ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :