Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İfk Hadisesi'nde Münafıkların Rolü Özcan YILDIRIM

2016-02-15

Müminlerin annesi Aişe radıyallahu anha Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Mustalikoğulları gazvesine çıkmıştı. Gazveden dönüşte konakladığı yerden ihtiyacını gidermek için ayrıldığı zaman gerdanlığını kaybetmişti. Bunu fartkedince, gerdanlığı almak üzere geri döndü. Ancak bu sırada -Aişe hevdecin içerisindedir diye- topluluk yola koyulmuştu. Böylece Aişe döndüğünde, ordunun çoktan gitmiş olduğunu farketmişti.

Her zaman ordunun ardında bir kişi kalır, ortalığı araştırırdı. Bu gazvede Safvan bin Muattal es-Sülemî ordunun arkasında kaldığından, Aişe ile karşılaştı. Safvan, Aişe'yi radıyallahu anha devesine bindirdi ve kendisi de yularından tutarak orduya yetiştirmeye çalıştı. Nihayet Safvan, konak yerine Aişe'yi getirdi.

Bu durum münafıkların lideri İbni Ubeyy'in yeni bir fırsat elde etmesine imkan tanımıştı. O da hemen iftira kampanyasına başladı.

Safvan bin Muattal, Aişe'yi deve üzerinde getirirken, İbni Ubeyy'e rastlamıştı. O da kabilesinden bir toplulukla oturuyordu. 'Kimdir bu?' diye sordu. 'Aişe'dir' denildiğinde, 'Vallahi ne Aişe o adamdan kurtulur, ne de o adam Aişe'den dolayı kurtulur' diyerek, içindeki nifakı döktü. Bu şekilde hemen yaygarayı koparmaya başlayan İbni Ubeyy daha sonra alay ederek şöyle devam etti: 'Peygamber'in ailesi bir adamla gecelemiş, sabaha kadar kalmış. Demek, sonra da adam devesinin yularından tutup onunla gelmiş!' ( Taberi, Tefsir)

Aişe radıyallahu anha humma hastalığına yakalanmış ve evde yatıyordu. Bu yüzden iftiracıların nifaklarından, hadisenin istismarından ve baş münafıkın iftira kampanyasından haberi yoktu. Yalnız, Rasûlullah'tan sallallahu aleyhi ve sellem eskiden gördüğü iltifatı göremiyordu. Hastalığından yirmi gün sonra ihtiyaç için dışarı çıktığında, annesinin Mistah'a beddua ettiğini işitince sebebini sormak istedi. Bunun üzerine Mistah'ın annesi, Aişe radıyallahu anha hakkındaki söylentileri ve Mistah'ın da bunu naklettiğini söyledi. Böylece Aişe'nin hastalığına yeni bir hastalık katılmış oldu. Üzüntüsünden ağlayarak evine döndü ve hastalığı tamamen arttı. (Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri)

Bu olayın ilk sahnelerini Aişe annemizin dilinden dinleyelim:

'Rasûlullah bir sefere çıktığı zaman eşlerinden birisini yanına alırdı. Hangi eşini yanına alacağını kura ile belirlerdi. Mustalik seferine çıkarken de kura çek­miş ve kura bana çıktığı için yanına beni almıştı. Örtünme ayetinin vahyolunmasından sonraki bir zamana rastlayan bu seferde, ben, devemin sırtındaki hevdec içinde yolculuk ediyordum. Devem hareket etmeden önce hevdecin içine girer, otururdum. Görevliler gelir hevdeci kaldırıp devenin sırtına yerleşti­rirler, iplerle bağlarlar ve yola çıkardık.

Sefer dönüşü ordu bir yerde mola verdi. Gecenin bir kısmı da dahil olmak üzere orada kalıp, dinlendik. Sonra hareket emri verildi. Hareket edileceği sırada benim ihtiyaç gidermem gerekti ve ordudan uzaklaşmak zorunda kaldım. O sıra boynumda Yemen işi bir kolye vardı. İhtiyacımı giderdikten sonra döndüm. Fakat kolyemin boynumda olmadığını fark ettim. İhtiyacımı giderdiğim yerde düşürmüş olacağımı düşünerek hemen oraya koştum. Kolyeyi bir süre aradım. Ordu hareket ederken, görevliler, beni içinde sandıkları hevdeci deveye yüklemişler. O zamanlar kadınlar zayıftı. Yiyecek az olduğu için az yerdik. Bu nedenle de kadınlar bugünküler gibi etli ve yağlı değillerdi. Ben de ufak tefek olduğum için iyice hafiftim. Bu yüzden görevliler hevdecde benim olmadığımı anlamamışlar.

Ben kolyemi bulunca ordunun bulunduğu yere koştum, fakat ordu gitmişti. Hiç kimseler yoktu. 'Nasıl olsa benim olmadığımı fark edince aramak için buraya gelirler' deyip, örtüme sarındım ve olduğum yere oturdum. Ağır bir uyku basınca da uzanıp uyudum.

Safvan bin Muattal ordunun gerisinde kalmış ve ordudan kalan şeyleri alıp sahiplerine teslim etmeyi düşünmüş. Ordunun konakladığı yeri gezerken beni fark etmiş. Yanıma gelip kim olduğuma bakmış. Örtünme ayeti inmeden önce birçok kez gördüğü için beni tanımış. Ben onun şaşkınlıkla 'Bizler Allah'ın kullarıyız ve muhakkak dönüp O'na varacağız' dediğini duyunca uyandım. Hemen yüzümü örttüm. O hiçbir şey demedi. Devesini çöktürdü ve ön ayaklarına basarak kalkmasını önledi. Bana 'Bin' dedi. Ben de deveye bindim. Öne geçip devenin yularından tutup çekmeye başladı. Yolculuk sırasında hiç bir şey konuşmadık. Bu şekilde yola devam ettik. Sabaha kadar orduya yetişemedik. Orduya, bir mola yerine gelip de durduğu zaman ancak yetişebildik. Sonra Medine'ye geldik. Çok geçmeden de ben ağır bir hastalığa yakalandım. Bir ay hasta yattım. Bu sırada münafıklar hakkımda demediklerini koymuyorlarmış. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Benden başka herkesin söylenenlerden haberi varmış. Fakat ne Rasûlullah, ne de anne ve babam bana hiçbir şey söylemediler. Ancak Rasûlullah'ın bana karşı değiştiğini fark etmiştim. Eskiden hastalandığım zaman bana gösterdiği ilgiyi göstermiyordu. İçeri giriyor ve adımı anmadan 'Hasta nasıl?' diye soruyordu. Sonra da çıkıp gidiyordu. Ben de bunun sebebini düşünüyor, ama bulamıyordum.

İyileştim. Fakat yine bir şeyden haberim olmadı. O zamanlar evlerimizin yanına tuvaletler inşa etmemiştik. Tuvalet ihtiyacımızı karşılamak için biz kadınlar geceleri Medine'nin kırlarına giderdik. Ben bir gece Mıstah'ın annesi Selma ile ihtiyaç gidermek için evden çıktım. Selma bir ara çarşafına takılarak düştü. Düşünce de 'Mıstah! Yüzünün üzerine düşesin! Kahrolasın!' dedi. Ben hemen müdahale ettim 'Neden böyle kötü şeyler söylüyorsun? Bedir'e katılmış birisine böyle şeyler söylenir mi?' dedim. Ben böyle deyince 'Bak hele şuna! Sen onun neler söylediğini duymadın galiba?' dedi. Ne söylediğini sordum, işte o zaman Selma bana olup biteni anlattı. Ben hakkımdaki dedikodulardan ilk defa o zaman haberdar oldum. Şaşırdım, ağlamaya başladım. O kadar çok ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak sandım.

Hakkımdaki dedikoduları duyunca üzüntümden hastalığım tekrar canlandı. Hatta öncesinden daha ağır hasta oldum. Hasta yatarken Rasûlullah geldi ve 'Hasta nasıl?' dedi. Başka hiçbir şey söylemedi. Kendimi tutamadım. 'Ey Allah'ın Rasûlü! Çok sıkıntılıyım. Bana müsaade et, anne ve babamın evine gideyim. Hastalığıma orada bakılsın' dedim, izin verdi. Ben aslında anne ve babamın yanına gidip onlarla konuşmak ve işin ayrıntısını öğrenmek istiyordum. Rasûlullah yanıma bir refakatçi verip anne babamın evine gitmemi sağladı. Eve geldiğimde annem aşağıda, babam da damda oturuyordu. Annem beni görünce şaşırdı; 'Kızım neden geldin?' dedi. Allah, seni affetsin! Hakkımda bir yığın dedikodu çıkmış hiçbirini bana bildirmedin. Şimdi anlat bana, insanlar benim için ne diyorlar?' dedim. Annem; 'Kızım üzülme! Güzel olan ve kocası tarafından sevilen her kadının hakkında dedikodu çıkar. Çünkü onun çekemeyenleri çok olur' dedi. 'Subhanallah! İnsanlar benim için böyle şeyleri nasıl derler?' dedim. 'Babamın da haberi var mı?' diye sordum. 'Var' dedi. 'Rasûlullah'ın da haberi var mı?' dedim 'Var' dedi. Gözlerim yaşla doldu, kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Sabaha kadar da hıçkıra hıçkıra ağladım.'

Aişe'nin, sürecin sadece son iki-üç gününde haberdar olduğu dedikoduları ve iftirayı Rasûlullah ilk anda duymuş ve çok üzülmüştü. Yürütülen dedikoduların doğruluğu konusunda ciddi bir delil yoktu. Sadece, eşi Aişe'nin, Safvan'la birlikte sabaha doğru uzaklardan gelip orduya katılması vardı. Bu elbetteki tamamıyla sıradan bir durum değildi. Ama bu ağır bir ahlaksızlığın gerekçesi olabilecek özelliklere de sahip olmayan bir durumdu. Üstelik geliş biçimleri yadırganacak bir şekilde de gerçekleşmemişti. Aişe hayvanının sırtında, Safvan ise yaya, Aişe'nin bindiği hayvanın yularından tutmuş bir haldeydiler. Ayrıca, yanlış bir iş yapmış olmanın telaş ve davranışına da sahip değillerdi. Herkesin görebileceği bir şekilde orduya dahil olmuşlar, Safvan, Aişe'yi kalacağı yere bıraktıktan sonra çekip gitmişti. Fakat ortalıkta dolaşan bütün dedikodular Safvan ile Aişe'nin birlikte uzaklardan gelişine dayandırılıyor ve gerisi ahlâksızca kurgulanan hayallerde tamamlanıyordu. Münafıklar, dinlerinin ve kişiliklerinin gereğine uygun bir şekilde, ahlâksızlıkla bezenmiş bir iftira uydurmuşlardı. Her geçen gün iftiralarını biraz daha geliştiriyor, yalanlarını biraz daha yaygınlaştırıyorlardı.

Rasûlullah'ın Durumu

Rasûlullah eşini çok iyi tanıyordu. Onun yanlış bir iş yapmayacağına emindi. Daha da önemlisi, yüce Rabb'inin, eşinin ve dolayısıyla kendisinin böylesi ağır bir ahlâksızlık pisliğiyle lekelenmelerine müsaade etmeyeceğine olan inancı tamdı. Zira daha önce vahyolunmuş bir ayette "Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Sözü güzel söyleyin." (33/Ahzab, 32) denilerek, Peygamber hanımlarının başkaları tarafından yanlış anlaşılabilecek en ufak davranışına bile müdahale edilmişti. Her türlü ahlâksızlık pisliğine karşı, Peygamber ailesini böylesine özenle koruyan yüce Allah, onları dedikodusu ortalıkta dolaşan ve son derece ağır olan söz konusu ahlâksızlığın pisliğinden mi korumayacaktı! Rasûl'ünü ve ailesini böylesi bir pislikle muhatap eder miydi! Böylesi bir şey olmazdı, olamazdı. Zira İlâhî iradenin Peygamber ailesiyle ilgili muradı, bu güveni sağlıyordu. Daha önce vahyolunan bir ayet bunun en önemli deliliydi. Ayette "(Peygamber eşleri!) Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin" denildikten sonra, ilahî iradenin muradı açıkça ifade edilmişti:

"Ey Peygamber hanesinin mensupları! Allah sizden, her türlü günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (33/Ahzab, 33)

O hâlde şimdi nasıl olur da Peygamberin ailesine böylesine ağır bir suçun, böylesine büyük bir ahlâksızlığın bulaşmasına izin verirdi! Bu nedenlerden dolayı Rasûlullah, eşiyle ilgili konuda oldukça rahattı. Aişe'nin iffeti konusunda herhangi bir kuşkusu yoktu. Eşiyle ilgili kanaatinin doğruluğundan o kadar emindi ki, Safvan ile yolculuğun nedenini Aişe'den sorma ihtiyacı bile hissetmemişti. O dedikodu ve iftira ortamında, normalde sorabileceği ve hatta sorması gereken şeyi sormayarak, eşinden kuşkulanan adam konumuna düşmekten uzak durmayı tercih etmişti. Bu nedenle de Medine'ye gelince hastalanan Aişe'nin bir ay süreyle hiçbir şeyden haberi olmamıştı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elbette ki mağduru olduğu iftira nedeniyle son derece üzüntülüydü. Her ne kadar belli etmese bile üzüntüsü ve sebebini bilmediği davranışı nedeniyle eşine olan kırgınlığı, eşine karşı davranışlarında az da olsa hissediliyordu. Ama hiçbir şekilde, ortalıkta dolaşan haberleri dikkate alarak eşine yönelik olumsuz bir tutum ve davranış sergilemedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşulanların yalan olduğunu, söz konusu edilen ahlâksızlık iddialarının münafıkların uydurduğu bir iftira olduğunu biliyordu. Bu dedikoduların ve iftiranın bir noktada bitmesi gerektiği de açıktı. Kendisini son derece rahatsız eden bu dedikoduların ve iftiranın önüne istediği anda geçebilirdi, istediği anda söz konusu süreci bitirir, o yürütülen dedikodu ve iftiraları yasaklayarak problemi o anda bitirirdi. Hatta iftiraya bilerek veya bilmeyerek alet olanlara gerekli cezayı hiç zorlanmadan verirdi. Bir çok Müslüman bu konuda kendisine içten gelerek yardımcı olurlardı. Başta Ömer olmak üzere, İslâm'a ve Rasûlullah'ın şahsına yönelik en küçük kabalıkta veya yanlışta sabredemeyip 'Ey Allah'ın Rasûlü! İzin ver şunun boynunu uçurayım' diyen bir çok Müslüman vardı. Onların bu tepkilerine daha önce bir çok kez şahit olmuştu. Hatta, iftiranın başlatıcısı olan Abdullah bin Ubeyy'in oğlu Abdullah bile babasını susturmak veya hatta öldürmek için Rasûlullah'ın en küçük işaretine bakıp duruyordu. Ama Rasûlullah dedikoduları susturmak, iftirayı sona erdirmek için bizzat kendisinin bir girişimde bulunmasını uygun bir davranış olarak görmüyordu. Eğer kendisi yaşanan sürece fiilen müdahale ederse, her ne kadar dedikoduları sona erdirse bile, birçok kişinin kalbinde yeşerecek bazı kuşkulara neden olacağının farkındaydı. O hâlde yapılabilecek bir şey vardı; Müslümanlar kendiliklerinden sürece müdahale edebilir ve iftirayı önleyerek, Peygamber'lerinin eşine atılmak istenen ahlâksızlık pisliğini önleyebilirlerdi. Fakat ne var ki, sadece münafıklar değil, bazı Müslümanlar da dedikodu seline kapılmışlardı. Müslümanların çoğunluğu ise, dinlerinin ve Peygamber'lerinin hatırına yaşanan kötü sürece müdahale edip, Rasûlullah'ın bir peygamber olarak muhatabı olduğu saldırıya engel olmaları gerekirken, ne gariptir ki sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Rasûlullah'ın şahsına yönelik en küçük kabalıkta hemen kılıcına sarılan Ömer bile sessizleşmiş, hiçbir şey demiyordu. Müslümanlar iftiraya yönelik tepkilerini ancak kendi aralarındaki bireysel konuşmalarında dile getiriyorlar başka da bir şey yapmıyorlardı.

İlk ve örnek Kur'an nesli olan Müslümanlar, cahiliyenin bataklığından kurtarılıp, ayetlerle adım adım eğitilmiş kimselerdi. Onlar dedikodunun, iftiranın ne kadar büyük suç olduğunu bilirlerdi. Hiçbirisi herhangi bir dedikodu, iftira 'pisliğine' bulaşmazdı; daha doğrusu bulaşmamaları beklenirdi. Başkaları tarafından yürütülen dedikodu, iftira ahlâksızlığı karşısında sessiz kalmaları da kendilerinden beklenecek bir şey değildi. Hakkın şahidi olmaları, ahlâksızlıklar, yanlışlar karşısında sessiz durmalarına engeldi. Üstelik, yürütülen dedikodular, atılan iftiralar bizzat Peygamber ailesiyle ilgiliyse, bir Müslümanın orada sessiz durması, sürece müdahale etmemesi hiçbir şekilde kabul edilebilecek bir şey değildi. Peygamber'lerinin ve Peygamber hanımı olan annelerinin namusunu ayaklar altına düşmekten alıkoymaları Müslümanlıklarının gerektirdiği bir sorumluluktu. O hâlde imanları, Peygamber ailesine yönelik iftiraya karşı bir reflekse neden olmalı ve kulaktan kulağa yayılan dedikodulara araç olmadıkları gibi, 'dur' demesini de bilmeliydiler. Ama yapmadılar; yapanlar çok azdı. Anlaşılan o ki örnek Kur'an nesli olmalarına yönelik eğitimlerinde hâlâ bazı eksikleri vardı.

Rasûlullah sıkıntı içerisindeydi. Namusunun bir iftiraya kurban edilmesinin sıkıntısını yaşamasının yanı sıra, sıkıntıları artıran ve büyüten asıl neden, Müslümanların bu pasif duruşlarıydı. Müslümanlardan beklediği desteği bulamamıştı. İftira karşısında yalnız bırakılmıştı. Müslümanların ekseriyetinin sessiz kalarak dedikodulara karışmamaları, iftiraya destek vermemeleri Rasûlullah'a yönelik bir destek sayılamazdı. Müslümanların, böylesi iğrenç bir iftiraya anında müdahale etmeleri ve Peygamberlerini bu sıkıntıdan kurtarmaları gerekirdi. Bunlar olmadığı için Rasûlullah dayanılması zor sıkıntılar yaşıyordu. Bir yanda kirletilmeye çalışılan namusu ve namusuna dil uzatılarak yolundan saptırılmaya çalışılan İslâm daveti vardı; diğer yanda ise her gün dozajı biraz daha artan dedikodular karşısında hepten sessizleşmiş, adeta Peygamber'lerini iftira selinin ortasında yalnız bırakmış Müslümanların kabul edilemez pasif duruşları vardı. (Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslam Daveti, özetle.)

Sahabelerle İstişare

Rasûlullah da sallallahu aleyhi ve sellem iftira rüzgarının estirildiği bu günlerde vaktinin çoğunu evde geçirmişti. Bu konuyu açıklığa kavuşturacak olan vahyin gecikmesi üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına durumu danıştı. Sahabenin içerisinden Ömer radıyallahu anh durumu en iyi teşhis edenlerdendi. Kanaatini şöyle açıkladı: 'Bunu sana nikahlayan Allah, sana karşı hiçbir şeyi gizlemez. Hâşâ bu büyük bir bühtan ve iftiradır. Kesin olarak inanıyorum ki bu, münafıkların yalanıdır.'

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahabenin ileri gelenlerinden Ali, Osman, Berire, Usame bin Zeyd, Zeyneb bin Cahş, Ümmü Eymen, Ebu Eyyub El-Ensarî'nin görüşlerini sordu. Daha sonra istişareyi genişleterek bu konuda yardımcı olmalarını ashabından isteyerek şöyle hitap etti: "Aileme iftira edip töhmet altında tutan münafık kişiler hakkında yapılması gerekeni bana açıklayınız. Allah'a yemin ederim ki, ailem hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum." Bundan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: "Ailem hakkında iftira edip beni üzüntüye düşüren İbni Ubeyy'e karşı bana kim yardım eder? Ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Münafıklar, öyle bir adamın adını ortaya attılar ki, onun hakkında da hayırdan başka birşey bilmiyorum. Onun bir kötülüğüne şahit olmadım. Hiçbir zaman ben evde olmadığımda, evlere bile girmemiştir."

Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem münafıklara karşı yardım isteğine Sa'd bin Muaz hemen icabet etti ve şöyle dedi: 'Ya Rasûlullah! Sana ben yardım edeceğim. Eğer o iftiracı Evs kabilesinden ise, onun boynunu vururum! Eğer Hazrec kardeşlerimizden ise, bize emredersiniz, emrinizi derhal yerine getiririz.' Sad bin Muaz'ın bu konuşması üzerine dayanamayıp ayağa kalkan Hazrec'in ileri gelenlerinden Sa'd bin Ubade, bir an kabile taasubuna kapılarak şöyle dedi: 'Vallahi sen yalan söylüyorsun. Sen İbni Ubeyy'i öldüremezsin. Gücün yetmez. Eğer iftiracılar Evs kabilesinden olsalardı, onların boyunlarının vurulmasını istemezdin.'

Nifak, yeniden alevlenmek üzere idi. İbni Ubeyy, koordineli bir şekilde bu nifak hareketini organize ediyordu. Useyd bin Hudayr, Sa'd bin Ubade'ye karşılık vermek üzere ayağa kalktı ve şunları söyledi: 'Sen yalan söylüyorsun. Biz istesek onu öldürürüz. Sen münafıksın ki, münafıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun.'

Vakıdî, 'Megazi'sinde, Useyd bin Hudayr'ın: 'Eğer Rasûlullah'ın, İbni Ubeyy'in öldürülmesini istediğini bilseydik, o münafığın başını kendisine getirirdik. Fakat, Rasûlullah'ın böyle bir şey arzu ettiğini bilmiyorum, duymadım.' dediğini rivayet eder.

İbni Ubeyy, Müslümanlar tarafından hedef seçilmişti. Ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun öldürülmesini istemiyordu. Zira İbni Ubeyy'in öldürülmesi, iç savaşın fiilen başlaması demekti. Neticede, çıkan bu nifakı önleyebilmek oldukça güç bir işti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem istememesine rağmen konu İbni Ubeyy üzerinde döndürülmekte ve kargaşa çıkması münafıklar tarafından istenmekteydi.

Sa'd bin Ubade işi iddiaya koydu. Useyd bin Hudayr'a 'Sen yalan söylüyorsun; onların boyunlarını vuramazsın. Yemin olsun ki sen iftiracıların Hazrec kabilesinden olduğunu bildiğin için böyle konuşuyorsun. Eğer iftiracılar senin kabilenden olsaydı, bunları söylemezdin. Ey Evs hanedanı! Siz ancak bize cahiliye davasını sürdürtmek istiyorsunuz. Size bunları anmak gerekmez. Vallahi, o zaman kimin galebe çaldığını biliyorsunuzdur. Fakat Allah, cahiliye davalarını İslam ile yok etti.'

Evs ve Hazreçliler'in arasındaki münakaşa giderek büyüdü. Her iki taraf birbirine ağır sözler söylediler. Eski Buas günlerini hatırlatmaya kadar işi götürdüler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem duruma müdahale etti ve iki kabile halkına, işaret yoluyla susmalarını belirtti.

İftira meselesinin başlangıç noktasıyla, en son ulaştığı durum değerlendirilecek olursa; Medine'de nifak çıkarmak için bütün malzemelerin münafıklar tarafından kullanılmakta olduğu anlaşılır. Fakat bu sırada nifaka malzeme durumunda olanlar içerisinde ise, nifakla (münafıklıkla) ilgili olmayan, fakat hadiselerin sürükleyerek içine çektiği kişiler de vardı. Böylece münafıklar, Ensar ve Muhacir'in güzide kişilerini de nifak içersine çekmeyi başarmış durumda idiler. Nitekim baş münafık İbni Ubeyy'in başlattığı bu iftira olayına katılan isimler arasında, Hassan bin Sâbit, Mistah bin Usase, Hamne binti Cahş ve halktan bazı kişiler vardı.

Bu arada, kendisine iftira edilen Safvan bin Muattal kendisine isnad edilen iftirayı işitince, 'Subhanallah! Allah'a yemin olsun ki, ben daha hiçbir dişinin eteğini kaldırmış değilim.' dedi.

Ortalık iyice karışmıştı. İslam toplumu bir imtihandan geçiyordu. Özellikle kalplerinde hastalık bulunanların nifakı, etrafa sıçramak üzere idi. Böyle bir durum karşısında bütün gözler vahy-i ilahiye yönelmişti. Aradan geçen süre oldukça uzun gelmişti. Nihayet bunun hakkında on ayet indi.

"O iftirayı yapanlar içinizden bir topluluktur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. Aksine o, sizin için hayırlı olmuştur. Onlardan her biri için günah olarak kazandıkları şeyler vardır. En büyük azap da onlardan elebaşılık yapanadır. Onu işittiğiniz vakit mü'min erkeklerle, mü'min kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup: Bu, apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi? Buna karşı dört şahidle gelmeleri gerekmez miydi? Madem ki onlar şahidleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların kendileridirler. Dünya ve ahirette Allah'ın lutfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız yaygaradan dolayı her hâlde size büyük bir azap dokunurdu. Onu dilinize dolamıştınız. Ve bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Önemsiz bir şey sanıyorsunuz ama Allah katında önemi çok büyüktür. Onu duyduğunuz zaman: Bunu söylememiz bize yakışmaz. Haşa bu, büyük bir iftiradır, demeniz gerekmez miydi? Eğer mü'min kişilerdenseniz; buna benzer bir şeye bir daha dönmemeniz için Allah, size öğüt veriyor. Ve Allah, size ayetlerini açıkça bildiriyor. Allah; Alim'dir, Hakim'dir. Mü'minler arasında kötülüğün ve hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve ahirette elim bir azap vardır ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. Eğer Allah'ın size yönelik lütfu ve merhameti olmasaydı, eğer o son derece esirgeyen ve acıyan olmasaydı, acaba haliniz ne olurdu?" (24/Nur, 11-20)

Bu olaydan etkilenen Ebu Bekir radıyallahu anh akrabalığından ve fakirliğinden dolayı nafaka vermekte olduğu Mistah bin Usase'nin nafakasını kesmeye karar vermişti. Çünkü Mistah, Aişe'ye radıyallahu anha iftirayı söz ile yayanlardandı. Bunun üzerine inen ayette de: "Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, aldırış etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah; Ğafur' dur, Rahim'dir." (24/Nur, 22) deniliyordu. İnen bu ayeti müteakip Ebu Bekir radıyallahu anh yardımına devam etti. (Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, özetle.)

İfk hadisesi, İslam tarihinde yaşanmış en ağır vakalardan biridir. Bu olayın cereyan ettiği sırada ve sonrasında yaşanan hadiseler ile ilgili vakıa üzerine inen vahye yönelik düşüncelerimizi -Allah nasip ederse- bir sonraki sayımızda aktarmaya çalışacağız.

'Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :