Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İfk Hadisesi Üzerine Mülahazalar Özcan YILDIRIM

2016-03-15

İfk Hadisesi, İslam tarihinde münafıkların gizli düşmanlıklarını ortaya çıkaran ender olaylardan bir tanesidir. İslam toplumunun içtimai/sosyal, menhecî ve ahlaki bir sınaması da olan bu vakanın bizlere gözüken tek bir yüzü olsa da bir çok yüzüne şahit olmaktayız.

Geçen ay özetle aktarmaya çalıştığımız İfk hadisesinde vakıaya yönelik bir çok ders bulunmaktadır. Allah'tan da yardım dileyerek, bu hadise üzerindeki mülahazalarımızı paylaşabiliriz…

1. Nifak Hareketi, Fırsat Buldukça Lider Şahsiyetleri İtibarsızlaştırmaya Çalışır

Burada bariz bir şekilde ortaya çıkan nifak hamlesi, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem itibarsızlaştırmaya çalışılmasıdır. Her ne kadar Aişe radıyallahu anha hakkında iftira atılsa da asıl hedef burada Aişe değil, Rasûlullah'tı. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, münafıkların elebaşı İbni Ubeyy'in gözünde makamına iştahlandığı bir sırada makamını alan bir pozisyonda idi. Ayrıca bir devletin başkanıydı. O yüzden böyle bir kimseyi, böyle bir yapıyı yıpratma yolunun fiziki ve maddi hamlede/saldırıda bulunmak değil, manevi bir hamle olduğunu gayet iyi biliyordu. Buradan hareketle onu itibarsızlaştırmak için eline büyük bir koz geçmişti, geçtiğini zannediyordu.

Günümüzde nifak ve nifaka eşdeğer hatta yer yer nifakı geride bırakacak boyutta bu tip vakalarla karşılaşmaktayız. Aslında tıpkı İfk hadisesindeki gibi tamamen masumane maskeyi yüzlerine geçirmiş kimseler bunu çok iyi kullanabilmektedirler.

Lider pozisyonunda olan bir şahsiyeti lekelemek için insanların fitne alevini körükleyecekleri bir kor atarlar. Bunu ya şahsiyeti üzerinden ya da yakın çevresi üzerinden yaparlar. Fakat asıl hedef, liderin itibarsızlaştırılmaya çalışılarak onun ortaya koyduğu düşünce ve fikirlere savaş açmaktır.

Bunu şu yaşadığımız zaman diliminde ne de çok görmekteyiz! Şahsiyetsiz, iki yüzlü olan ve İbni Ubeyy'in bile nifak konusunda gıpta ile bakacağı nice kimseler bugün müslümanların önderleri üzerinden pak İslam davetine leke sürmeye çalışmaktadırlar. Fıkıhta mümteni kimseleri andıran ve surlar ardından savaş açmayı kendisine şiar edinen yahudi ahlakı ile donanmış bu kimselerin, hedef olarak belirlediği liderin karşısına çıkmaya cesareti bulamadığını görürsünüz. Karşısında iki kelam etmeye cesaret edemeyen, çıksa da kem-küm eden, yanından ayrılınca da neo-nifak ahlakının en kalitelisini göstererek 180 derece dönen bu kimselerin nedense bir çuval haklı(!) tarafı vardır. Fakat bu 'bir çuval dolusu haklılığı' her nedense muhatabın olmadığı dedikodu meclislerini aşamamaktadır. Bu söylenen hangi boyutta olursa olsun muhatabın karşıda yoksa, dedikodu meclislerinde hapsolmuş bir mevzu ise, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi hak ile yüz yüze gelmekten kaçınılıyorsa, önceki söylemleri bunun tam zıddı olup hedef aldığı şahıstan övgü ile bahsedip menfaatine ters geldiği için bu şekilde bir eyleme kalkışmış ise… Bunların hepsinin altında ayrı ayrı sebepleri olmakla beraber hepsinin ortak noktası, hedefteki şahsı itibarsızlaştırarak kişinin kendi söylemlerinin haklılığını ortaya çıkarmaktır. İşte meselenin künhü burasıdır.

Eğer eleştirilen, yerilen meselenin sabit naslarla çelişir bir yönü yok ise, tamamen göreceli doğrulara dayalı ise Müslümanların, İslam davetini taşıyan liderlerine bu tip vakalarda sonuna kadar arka çıkması, onun hakkını ve ırzını müdafaa etmesi gerekir. Çünkü burada yapılan müdafaa, İslam davasının müdafaasıdır. Vakıaya bakıldığında tevhid davetçilerine getirilen sahadaki eleştiriler, genelde eleştiri getiren şahısların kendi kişisel problemlerinden veya maslahatlarına ters gelen bir durumdan kaynaklandığı dikkatimizden de kaçmamaktadır.

2. Nifak, Siyasi Otorite Zayıfladığı Anda Baş Gösterir

Bunu iki farklı kısma ayırmamız mümkündür:

a. Hastalıklı İnsanlar Bu Tip Zamanlarda Belli Olur

Burada dikkat edilecek bir başka husus ise, nifak hareketinin siyasi otoritenin zayıfladığı anda hortlamasıdır. Bu durum genelde cemaaî çalışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Cemaat yönetimi güçlü olduğu dönemlerde hastalıklı kimselerin seslerinin çıktığı görülmez. Fakat bunlar mal bulmuş mağribi gibi fırsatçı karakterde olan kimselerdir. Yumuşak bir zemin gördükleri anda tarla faresi gibi kafalarını görebilirsiniz. Bu yumuşak zemin de keskin dönemlerde veya musibet sonrasında oluşan veya oluştuğunu zannettikleri siyasi boşluktur.

Örneğin, mevcut yönetimin başına her hangi bir musibetin gelmesi ve başka bir kadronun iş başına geçmesi hâlinde, yönetime karşı güven sorunu olan insanlar hemen renklerini belli ederler. Eğer önceki yönetimden yana sıkıntıları söz konusu ise, güneş doğduğunda kendi kabuğuna çekilen, karanlıkta ise açan, akşam sefası bitkisi gibi bu dönemde bunu dile getirmeye başlarlar. Eğer önceki sorumlu ile bir şey yaşanmış ise mutlaka bu dönemde yeni gelen kimseye açarlar. Bu da hastalığın ta kendisi olup, cemaat yönetimine karşı gösterilen güvensizliğin bir kısmıdır. Bununla ilgili vakıaya dair daha geniş izahatları da emir sahiplerine sormak gerekir.

Problemin başka dikkat çekici yönü de cemaat yönetimine getirilen bu konjonktürel eleştirinin aslında gizli bir hastalığı barındırdığıdır. Bu da bu tip kişilerdeki emirlik beklentisi, tutkusudur. Onlara göre bu şahıslar ehliyet sahibi değildir. Kendileri ise işlerden daha iyi anlıyordur, o işe liyakat sahibidir. Daima işlerin eksik tarafını görme, asla bardağa dolu tarafından bakmama ve mükemmelliyetçi olup da mükemmel iş yapmayı dahi becerememeleri bunların ayrı bir vasfıdır. Eksik ve yanlış yapıldığına inandığı meselede iş başına getirildiğinde sadece eline yüzüne değil tüm bedenine bulaştıracak olan bu tip kimselerin bu şekilde tutum sergilemeleri kendilerini ironik bir pozisyona sokmaktadır.

b. Her Hastalıklı Yaklaşım Masum Değildir

Musibet başa gelip, mevcut kadro olmadığı zamanlarda bazı insanların sesinin çıkması, mevcut yönetim kadrosu hakkında şüphe ortaya atmaları her zaman masumane karşılanmamalıdır. Mevcut yönetim etrafında ortaya atılan şüpheler her ne kadar emirlik beklentisi hastalığını içerisinde barındırsa da madalyonun arka yüzünü de göz ardı etmemek gerekir.

Bugün, yıllarca toprağın altında bekleyebilen ve görülmeyen mayın misali olan istihbarat birimlerinin en çok kullandığı silahlardan bir tanesi de budur. Onlar bir fitne gördükleri zaman bunu çok iyi değerlendirirler.

"…Bunlar ne zaman fitneye, bozgunculuğa itilseler ona atılırlar…" (4/Nisa, 91)

Müslümanların etrafında olan bu sinsi şahıslar yönetimi sevmeyen, ondan bir takım rahatsızlıkları olan şahısların tespitini yaptıktan sonra dolaylı yollardan yönetimi hedef alan konuşmaları müslümanlar arasında yaymaya başlarlar. Fakat bu gayet masumanedir. Hatta bunu yayanlar bunun vacip olduğunu dahi düşünürler. Fakat kendilerinin maşa konumunda olduklarının farkında dahi değillerdir. Bu meselenin anlaşılması için müslümanlar arasında kaynağı belli olmayan, bir türlü aslı astarı tespit edilemeyen, 'bunu falanca söyledi' denilerek merkezdeki ismin bulunamaması işin vehametini göstermektedir. Müslüman toplumun içerisinde yayılan asılsız haberlerin kaynağı bilinmiyorsa, bu topluluğun içerisinde kafirler tarafından sızdırıldığının göstergesidir. Bu da tarihsel tecrübelerle sabittir.

Müslümanların bu tip dönemlerde dikkat etmesi gereken husus; her eleştiriye masumane bakmamalarıdır. Her söylenenin altında yatan mutlaka bir sebep vardır. Ya şahsi marazlı kimselerdir ya da şer'i maskelerini yüzlerine geçirmiş nereye hizmet ettikleri emir sahiplerine malum olan kimseler…

Allah bizleri muhafaza etsin.

3. Asılsız Haberleri Yaymak Nifak Hastalığıdır

Hareket sahasında olan birey, aktardığı haberler konusunda hassasiyet sahibi olmalıdır. Her duyduğunu etrafına ileten bir kimse münafıkların ahlakını kendisinde barındırdığını bilmelidir.

"Andolsun ki münafıklar, kalblerinde hastalık bulunanlar, şehirde asılsız haberler yayanlar, buna son vermezlerse; muhakkak seni onlarla mücadeleye çağırırız da sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar." (33/Ahzab, 60)

Allah subhanehu ve teâlâ bu ayette, asılsız haberler yayıp müslümanların morallerini bozanları ölümle tehdit etmektedir. Bu, özellikle Müslümanların kafirler tarafından maddi ve manevi kuşatıldığı bu zaman diliminde bizlere ahlaki bir kıstas olmalıdır. Her duyduğu meseleyi keramet zannedip, kendini ispat etmek için konuşanların gerek real, gerek sanal olarak çoğaldığı bu zaman diliminde Kur'an ahlakını esas almalı, olumlu veya olumsuz yayılan haberlerin İslam toplumuna zararını sürekli bizlere hatırlatan ilim ehlinin nasihatlerinden kaçmamalıyız.

"…İçinizde onlara kulak verenler vardır." (9/Tevbe, 47)

Müslüman magazin ahlaklı değildir. Kendisine fayda veren, onun kulluğunu güzelleştiren haberleri alır ve amel bina edilecekse amel eder. Diğerlerine kulak tıkar ve yokmuş gibi davranarak kendisini ilgilendiren meselelere döner. Hususen sosyal medyayı takip eden kardeşlerimizin buraya dikkat etmesi gerekir. Reelde konuşmaya cesareti olmayan ve eline her klavyeyi aldığında kendisini ilim ve hikmet ehli yerine koyan nice kimselerin yazdıklarına kulak asmamak gerekir. Moral bozucu kimselere de kulak asmamalı, onlara değer verip, kendilerini adam yerine koymalarına müsaade etmemelidirler. Bunlar nifak ahlakı ile bezenip de reelde bir baltaya sap olamayan serseri tabiatlı olan kimselerdir. Bunlarla mücadelenin en güzel yolu, kulaklarımızı onlara karşı tıkamaktır ki yukarıdaki ayet bizleri buna irşad etmektedir.

4. Bazı Hadiseler Müslümanların Güvenini Ölçer

Medine'de çirkin şayianın yayılması ve ardından yaşanan sürece bakıldığında vahyin belli bir müddet gelmediğini görmekteyiz. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar vahyi beklemiş, fakat bu sürede söylenenler, ortamlarda konuşulanlar süreci daha da sıkıntılı bir hâle getirmiştir.

Konu hakkında bir çok kesim söylem ve eylemleri ile bir rol üstlendikten sonra vahiy son sözü söylemişti. Burada dikkati çeken, ayette şayiayı yayanlardan ziyade, müminlerin konu edinilmesidir. Vahyin geciktikten sonra müminleri merkeze alarak ders vermesinde bir takım dersler bulunmaktadır.

Bunlardan biri hiç şüphesiz müminlerin Rasûlullah'a ve ehli beytine olan güvenini ölçmekti. Bunlardan kimisi bu imtihanı kazandı, kimisi ise kaybetti. Kaybedenler arasında Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem faziletine şahitlik ettiği Hassan bin Sabit dahi vardı. Buradan anlamalıyız ki, fitne geldiği anda şeri ölçülere uyulmadığı müddetçe yaş ve kuru dinlemeden hepsini yakabilmektedir.

Bugün müslüman bir birey hakkında asıl olan hüsn-ü zandır. Kişi müslüman kardeşine karşı hüsn-ü zannını yitirdiği anda herhangi bir haber ile onun ırzını çiğneyebilir. Hüsn-ü zannı elden bırakmayan ve şer'i ölçüleri kendisine şiar edinen birey ise, bir haber ile karşısındaki kardeşine karşı tutumunu değiştirmez. Hele ki işin cemaziye'l evvelinde kendisi ile arasında güzel diyaloglar geçmiş, kardeşlik ilkelerini karşılıklı olarak yerine getirmiş iki kimseden bu beklenemez. Fakat böyle olmasına rağmen bazen sahada tam zıddı durumlarla karşılaşabiliyoruz. Çıkan basit bir mesele ile ilgili birbirine tavır alan, işi su-i zan, iftira, gıybet döngüsüne sokan kimselere şahit olabiliyoruz. Aslında bu, müslümanların birbirine karşı olan güvenin bitmesinin bir sonucudur.

Ayrıca ikinci maddede geçen bilgiler çerçevesinde de bir yapıya olan güvenin asıl olması gerektiğini de söyleyebiliriz. Beraber bir davaya baş koyduğunuz, gerektiğinde bedel ödediğiniz bir yapı/cemaat hakkında esen olumsuz bir rüzgardan etkilenen ve o rüzgar ile kendisini savuran kimselere de şahit olmaktayız. İslamî yapıya yönlendirilen herhangi bir fitne akabinde söylenen sözler aslında yapıya güvenin olup olmadığını ortaya çıkaran turnusol kağıdı gibidir. Her kesim rengini o dönemde belli eder. Burada cemaat yönetiminin vahyin rehberliğinde hareket etmesi en doğru olandır. Bu da belli bir süre açıklama, izahat yapılmamasıdır. Bazen fertler aceleci fıtratlarının bir sonucu olarak 'cemaat niye açıklama yapmıyor', 'açıklama yapılması ve bunlara cevap verilmesi gerekir' diyebilir. Hatta hastalıklı insanların 'açıklama yapmıyorlarsa demek ki haksızlar' demelerine şahit de olabilirsiniz. Bu aslında kiminin aceleciliğinden, kiminin ise bunu kendi haklılığına pay biçtiğinden kaynaklanmaktadır.

Cemaat yönetiminin ilk etapta bu taleplere kulak asmayıp, izahat yapmaması en doğru olandır. Çünkü bu, vahyin gösterdiği bir metoddur. Ta ki, güveni olmayanlar eteklerindeki taşları döksün, içlerindeki kin ve buğz tamamen açığa çıksın.

"Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah'ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?" (47/Muhammed, 29)

Güvenen bir saf, güvenmeyen bir saf olsun. En azından bu süreç, sonunda bir semere elde edilecek olan sancılı bir doğum gibi olsun ve zorlu süreçlerde yolda satıp daha fazla zarar verecek insanlar önceden dökülmüş olsun.

Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere, güven duyulmayan en ufak rüzgarda buğzunu açığa çıkaran kimselerin bunca zaman güvenmediği, sevmediği, kin duydukları kimselerle beraber hareket etmeleri ile İbni Ubeyy'in İslam toplumu içerisinde yer etmeye çalışmasının ne gibi bir farkı vardır? Hiç! Aradaki fark olsa olsa sadece itikadî nifaktır. Ortak nokta ahlaklarının ve amellerinin aynı noktadan çıkmasıdır.

Allah bizleri selim kalpli olanlardan eylesin.

İfk hadisesinde daha çok hareket sahası ile ilintili olan meseleler üzerinde mülahazalarımızı paylaşmaya gayret ettik. Rabb'imiz bizleri söyledikleri ile amel eden kullarından eylesin.

'Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :