Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İslami Durgunluğu, İslami Harekete Dönüştüren Şuur- UHUVVET – 3 Özcan YILDIRIM

2012-06-01

Uhuvveti sevgi ile oluşturduktan sonra, bir takım yükümlülüklerimizin olduğunu bilmeliyiz. Zira insan fıtrat olarak tecridi bir yaşam süremez. Sosyal bir varlık olduğu için kendisinin dışında olan diğer insanlarla hayatın herhangi bir alanında bir arada bulunmaktadır.

İslam, inanca yönelik temel prensiplerini bizlere açıklarken bunun yanında sosyal hayata yönelik prensipleri de göz ardı etmemiştir. İslam’ın bu yönü atıl bırakmadığının en açık göstergesi ilgili naslardır. Zira tüm insanlara yönelik olan hukukların dahi çiğnenmemesi gerektiğini yine söz konusu naslar bize bildirmiştir. Bu haklar genel olduğu için burada herhangi bir inanç ayrımı yoktur. Hatta İslam bu genel hakların bazısını imanın şubelerinden saymıştır. Yoldan eziyet verici şeyleri kaldırmak gibi.)

İslam bu genel sosyal hakların yanında müminlere yönelik olan sosyal ve dini hakları da belirlemiştir. Müslümanlara yönelik olan bu hakları yerine getirmek, herkesin ehemmiyet gösterip, idame ettirmeye gayret etmesi gereken bir meseledir.

Bugün biz Müslümanların bu haklara her riayet edişimiz ile beraber bu dinin sancağını kaldırmak için atılan adımlar da peşi sıra gelecektir. Atacağımız her samimi adım, içselleştireceğimiz her dert, ihlasla yoğrulmuş her amel, bizlere nusretin ışıklarını yansıtacaktır.

Şunu unutmamak gerekir ki, Müslümanların üzerimizde bir dizi hakları vardır. Bunları öğrenmekten ziyade, pratize ederken bu öğretileri canlı canlı gözlerimizin önüne getirmeliyiz. Zira insanın en büyük afeti nisyandır. Nisyan ise kişinin kulluğunu, sorumluluğunu unutturup, Allah subhanehu ve teâlâ ile bağlarını da zayıflatır.

Müslüman kardeşim, her ne kadar söylenen sözler, yapılan hatırlatmalar aynı olsa da bizlere düşen bu öğretilere ihsan ile itisam etmek, yüreklerimizde tecdidini yapmaktır.

Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları

Bu haklar, ülfet bağlarını sağlamlaştıran kaidelerdir. Bizler, Allah ve Rasûlü’nün belirlemiş olduğu bu hakları okurken nefsimize bir dakikalığına dönüp soralım ve nefsimizi sorgu sandalyesine oturtalım: ‘Bu hakları ve adapları ne kadar yerine getiriyorum?’, ‘Getirirken itina gösteriyor muyum?’, ‘Göstermiyor isem, beni buna iten amil nedir?’. Hadis kaynaklarında geçen meseleleri her okuyuşumuz, bilgi deposuna birkaç cümle eklemek, eski bilgilerin tozlarını kaldırıp yenilemek, genel kültür ve muhabbet malzemesi yapmak olmamalıdır. Bilakis, her bir bilgi bizleri donuklaşmış hücrelerimizi ihsan ile özdeşleşmiş amellere doğru sürüklemelidir.

Selamı Yaymak, Hasta Olduğunda Ziyaret Etmek, Öldüğünde Cenazesine Katılmak, Aksırdığında Dua Etmek

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizleri teşvik ettiği meselelerden birisi de selamdır. Zira bu, cennetin anahtarını elde etmemizi sağlayan unsurlardan birisidir.

“Aranızda selamı yayın, fakirleri doyurun ve insanlar uykuda iken ibadet edin. Böylece selametle cennete girersiniz.” (Tirmizi)

“Rahman’a ibadet edin, yemek yedirin, bol selam verin ki selametle cennete giresiniz!” (Tirmizi)

Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem emrettiği, ısrarla yapmaya teşvik ettiği, insanın merhamet kanatlarını kardeşine açmasının göstergelerinden birisi de hiç şüphesiz ki hasta ziyaretidir. Günümüzde ise -Allah’ın rahmet ettikleri müstesna- adeten ve ayıplanmamak için yapılan amellerden birisidir. Kardeşlik hukukunun gereği olarak yapılan hasta ziyareti, hangi sebeple olursa olsun kısa bir an da olsa yapılması gerekir. Kalp inceliğinin göstergesi, cennet bahçelerine atılan adımlardan birisi hasta ziyareti ise, yüzünü cennete yöneltmiş, rağbeti, hırsı bu yöne akan bizlerin bu sünneti yeniden ihya etmesi gerekir.

“Esirleri esaretten kurtarın, açları doyurun, hastaları ziyaret edin” (Buhari)

Esaret, açlık ve hastalık… Üçü de insanın başına gelebilecek olan bir durum olmakla birlikte, ortak vasfı da acziyettir. Kardeşimizin içinde bulunduğu bu durumu gidermek için gösterilen çaba ise, acziyet ve terk edilmişlik hissini hafifletecek, kardeşlik damlalarını yüreğine serpmeye vesile olacaktır.

“Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyarete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyaret ederse, yine yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfar eder.” (Tirmizî, Cenâiz 2)

Hasta ziyareti yapan kimse, Allah’ı subhanehu ve teâlâ sevdiğini, ona doğru gittiğini, ona ihlaslı bir kul olduğunu gösterir.

Ebu Hureyre’den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ kıyâmet gününde şöyle buyurur:

- ”Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.” Âdemoğlu:

- Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın” buyurur. Âdemoğlu:

- Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin? Ey Âdem oğlu! Senden su istedim, vermedin” buyurur. Âdemoğlu:

- Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?” buyurur.” (Müslim, Birr)

Allah subhanehu ve teâlâ hasta ziyaretinin önemini bizlere gösterirken aynı zamanda bunu kendi yüce zatını ziyaret ile bir tutuyor. Durağan kalplerimize bu bile yeterli değil mi?

İmam Şafii rahimehullah güzel şiirlerinin birisinde şöyle demektedir:

‘Dostum hastalandı hemen ziyaret ettim,

Ona endişelendim ben de hasta oldum.

Dostum da geldi beni ziyaret etti,

Yüzüne bakınca da âfiyet buldum.’ (Ravdatu'l-Muhibbin)

Kardeşimizin vefatında ise cenazesinin arkasından gitmek, onun üzerimizdeki genel haklar kapsamındadır.

Berâ İbni Âzib'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre şöyle dedi: ‘Rasulullah bize, hasta ziyaretini, cenazenin arkasından gitmeyi, aksırana ‘yerhamukellah’ demeyi, yemin edenin yeminini yerine getirmesini, haksızlığa uğrayana yardım etmeyi, davet edenin davetini kabul etmeyi ve selâmı yaygınlaştırmayı tavsiye etti.’ (Buhari, Cenaiz)

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: ‘Rasulullah: ‘Bugün aranızdan kim oruçlu?’ dedi. Ebu Bekir: Ben, dedi. Bu sefer Rasulullah: ‘Aranızdan bugün kim hasta ziyareti yaptı?’ diye sordu. Ebu Bekir: Ben, dedi. Bu sefer Rasulullah: ‘Bugün aranızdan kim bir cenazede hazır bulundu?’ diye sordu. Yine Ebu Bekir: Ben, dedi. Yine Nebi: ‘Bugün kim bir yoksula yemek yedirdi?’ diye sordu. Ebu Bekir: Ben, dedi. Nebi: ‘Bu hasletler bir kişide bulunduğunda o kişi mutlaka cennete girer’ buyurdu.” (Müslim, Buhari Edebü’l-Müfred)

Mazluma Yardım Etmek

“Kim, bir Müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onu kıyamet günü sıkıntılardan korur. Kim, Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette ayıbını örter. Kişi, arkadaşına yardımcı olduğu müddetçe, Allah da onun yardımcısı olur.” (Müslim)

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, zulmedilmesine de yardımcı olmaz. Kim arkadaşının ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim, Müslümanın sıkıntısını kaldırırsa, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarını kaldırır. Kim, Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamette onun ayıbını örter.” (Tirmizi)

Bu başlığın altını doldurmak kadar zor bir şey olmasa gerek. Zira mazluma yardım etmek, günümüzün en çok mehcur bırakılan amellerinden bir tanesidir. Allah’ın subhanehu ve teâlâ rahmet ettikleri hariç, bugün aynı itikada sahip olan, aynı yapıda olan birçok kişi ‘dert edinmeyi’ dert etmemektedirler.

Dert edinen insan, kendisinin meselesini en arkaya atıp, mazlum olan kardeşinin derdiyle yatıp kalkar. Acaba nasıl yapsam da derdine bir parça da olsa merhem olsam, der. ‘Benlik’ değil, ‘bizlik’ duygusu olan kimsedir. Kendi sorunlarını ümmet bilincinde eriten kimsedir. Önce mazlum, esir kardeşim diyendir. Mazlumlar onun gözünün nurudur. Derdi, onun amel için koşturacağı bir yakıtıdır. Kimsenin kâline kulak asmaz. Meclisleri hayır üzeredir. Sürekli ‘beni cennete götürecek ameller nelerdir’, ‘Bugün kaç tane mazlum kardeşimin işini yaptım’ vb. soruları kendisine sorar. Yoğunluk, vakitsizlik onların bahanesi arasında değildir.

Dert edinmeyen, hamiyet duygusu alınmış, egoları kabarmış kişinin ise ‘ben’ kelimesi literatüründe taht kurmuştur. Her meselede bir ‘ben’i vardır. İşin zorluğunda benliğini ortaya atarak iş yapar. Kendisi verilen işe uyacağına, verilen işi, ucundan tutacağı hayır amelini kendi egosuna, uydurmaya çalışır. Kendisinde sorun varsa, ona herkes yardım etmelidir, edilmezse de şekvanın en kalitelisini yapar. Sürekli aklı kendi kurduğu hedef hayallerindedir. ‘Nasıl olsa birileri yapıyor’ mantığı ile göbek kaşıma, laf ebeliği yapma edasındadır. Lafa gelince en takvalısıdır, fakat amele gelince yoğunluktan(!) kılını kıpırdatamayan, vakit(!) bulamayandır. Bahaneleri bitmeyen, bilakis bahane bankası oluşturan kimsedir.

İslam davasının en zor günlerini yaşamaktayız. Dava terkedilmiş, İslam’ın kelimesi en yüce, en izzetli olması gerekirken, bugün maalesef sadece kelimelere sıkışan bir izzet, harflerle yazılan bir hareket var.

Kendisini davaya adamış kardeşler ise bundan müstesna, bugün amelde mazlumların derdini dert edindiğini gösterenden çok, sadece ütopyaya sıkıştıranlar çok! Geceleri uykusunu bölen Ömer’ler de yok!

Ümmetin sorununu dert etmek, ‘dert ediniyorum’, ‘düşünüyorum’ demek değil, bilakis ‘ben ne yapabilirim?’ diyerek bunun gerektiği doğrultuda hareket etmektir.

Örneğin, bir yapı içerisinde bulunan bir kardeşimizin üzerine düşen küçük, büyük ayırt etmeksizin sahada hizmet edeceği görevi yerine getirme gayreti göstermesidir. Asıl afetlerden birisi de yapılan, verilen işin ehemmiyetsiz görülmesidir. Bir kardeşimiz kendisine ‘ben hangi konuda mazlum kardeşlerime yardım edebilirim?’, ‘ümmetin yükünü kaldıran bir yapıya hangi yönden fayda sağlar ve destek veririm’, ‘ağır yükü kaldırmaları için işin hangi ucundan tutmalıyım’ diye sorması gerekmez mi?

Ağırlığı kaldırmaya çalışan bir yapıya kendi sorumluluklarını yerine getirmeyerek köstek olan, her verilen işe ‘işim var’ bahaneciğini klişe yapan, acaba ümmetin kanayan yarasına merhem mi sürmüş, yoksa tuz mu basmıştır?

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azaları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.” (Buhari)

Her birimiz bu hadisi aynanın karşısında okumalı, her gün görecek şekilde başucumuza asmalıyız.

"Ey hammaddesi gaflet ve nisyan olan nefsim! Bu gece sıcak yatağına yatınca çocuğuna sarılıp, okşadığında ümmetin yetimlerini hatırla! Evine mutlu şekilde girdiğinde, evleri tağutun habis çizmeleri ile dağılan ve her gün esaret ıstırabını, esirden çok çeken aileleri hatırla! Ümmet için tertemiz kanlarını akıtıp, İslam gemisinin yakıtı yapan yiğitleri ve onların ardında bıraktıklarını hatırla! Parmağın kanıyor da ‘bana ne’ diyebiliyor musun? Asla! Zira senden bir parça o. Hem de küçük bir parça! Peki nasıl olur da kardeşlerin, esaret ve zulumat kahrını çekerken lisan-ı halin ile ‘bana ne’ sözlerini slogan yapmışsın?” diye bir sorgu ile baş başa bırakmalı nefsi. Nefis… Tüm yönleri ile kulluğuna olumsuz etki ettiği halde nasıl olur da bir kimse onunla muhasebe yapar?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Cafer’in radıyallahu anh şehadetini haber vermek için gittiği zaman gözyaşlarından ehli ile konuşamazken, evinde yetimlerini kucağına alıp sevgi ve gözyaşları içerisinde okşarken, etrafımızda kaç yetim, kaç aile var diye sorabildik?

Müslümanların bugün ciddi bir şekilde empati terapisine ihtiyacı vardır. Ümmetin fertlerine karşı empati yapmayarak yabanileşen nefislerimizi ‘ümmetçil’ hale getirme çabasında olmalıyız. Bunu rehabilite etme yöntemi de ümmetin derdini yüklenmiş bir yapının/cemaatin içerisinde hizmet ehli olmaktır, su dağıtmayı dahi ‘bu ümmetin işidir’ diyerek şevkle yapmakla gerçekleşir. İşin herhangi bir ucundan tutmak yerine işleyişe herhangi bir bahaneden dolayı engel oluyor, tüm bu ağır yüke bir kilogram da biz ekliyorsak, bu var olan harekete yardımdan ziyade ona set çekmek, yoluna taş koymaktır. Bu da zaten sahabe ahlakının fersah fersah ötesinde bir münafık karakteridir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, İslami hareketin hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Kaynak bir su, nasıl ki harici bir suya ihtiyaç duymuyor ise ve bu su kendisinden sürekli sadır oluyorsa, İslami hareket de böyledir. Ne bizim su dağıtmamıza, yapacağımız küçük işlere, ne de ağır sandığımız işlere ihtiyacı var!

Asıl muhtaç, fakir ve aciz olan bizleriz. Onların ise hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

“Ey insanlar siz Allah’a fakir/muhtaç olanlarsınız” (35/Fatır, 15)

Kardeşliği Yeşertmek İçin

İnsanların birbirine kardeşlik duyguları beslemesi kendi uzvu gibi görmesi, kendi cehdi gayreti ile gerçekleştirebileceği bir mesele değildir. Zira insanoğlu kendi nefsine düşkün olarak yaratılmıştır. Farklı insanlarla bir arada bulunmak, kişinin menfaatini zora soktuğu gibi bu tip ortamlar kişinin kendi nefsine ne denli düşkün olduğunu ortaya çıkarır.

Ortada birbirine zıt olan iki durum söz konusudur. Bir tarafta insan bencil, egosuna düşkün yaratılmış iken, bir tarafta fedakarlık vb. hususlar insandan istenmektedir.

“Onlar, acele olanı istiyorlar, arkalarındaki ağır bir günü arkalarında bırakıyorlar.” (76/İnsan, 27)

İnsan kendi menfaati acil olduğu için bunu ahirete tercih etmektedir. Zira kendi nefsi için bir şey yapan kişi bunun karşılığını hemen görür. Fakat kardeşi için yaptığında ise bunu hemen görmez. İnsanın bu ve benzeri özellikleri kardeşliğin tesisinde bir engeldir.

Bir yapının kendi içerisinde kenetlenmesi ve çözülmelerin önüne set çekmesi için birbirine kenetlenmiş bir yapı gibi olması (Saff Suresi) ve hadiste geçtiği gibi bir uzuv gibi olması gerekir. Fıtratı bencillik, menfaatine düşkünlük olan insanın diğer kardeşleri ile sıkı sıkıya bağlı olmasını ise adımlarını düzgün atan bir cemaat yapabilir.

Birbirine iki zıt durumda ne yapmamız gerekir?

1. Kardeşlik kendi gayretimizle yapabileceğimiz bir şey değildir. Ancak Allah’ın subhanehu ve teâlâ kalpleri birbirine ısındırması ile olur. Zira insanın tıyneti buna aykırıdır. Kendi kabuğuna çekildiğinde yeniden bencil olur.

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. O'nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.” (Âl-i İmran, 103)

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” (8/Enfal, 63)

Bu ayetler bunun en büyük delilidir.

2. Fertlere sürekli bu bilinci verip, sözlü ve fiili olarak Allah’a subhanehu ve teâlâ dua edip, bu kavramları gündemde tutmalarını sağlamalıyız. Zira bugünün en büyük afetlerinden biri de muayyen tekfir vb. hususlara girip gündemleri şahıslarla şekillendirerek, İslami hareketi hedefinden bilinçli veya bilinçsiz saptırmaktır. Gündem sürekli Allah’ın subhanehu ve teâlâ kelimesinin yücelmesi, cennete giden yolları aramak olduğu takdirde, bu bilinç yeniden yeşerebilir. Bu sebeple bugün Müslümanın en çok dikkat etmesi gereken mevzu suni gündemlerdir ki, bunun kâlini dahi etmemesi bilinçli bir bireyin erdemini gösterir.

Kardeşlik Allah’ın subhanehu ve teâlâ elinde olan bir olgu ise, bunu Allah’tan subhanehu ve teâlâ sözlü ve fiili olarak istemeliyiz. Sözlü dua ferdin, acziyet ve muhtaç şekilde Allah’tan subhanehu ve teâlâ talep etmesi, fiili dua ise Allah’tan talep ettiği şeyi hayata geçirmek için tüm cehdini, performansını ortaya koymasıdır. Yani Allah’tan subhanehu ve teâlâ bizlerin birbirimizi kardeş kılmasını diliyor ve bunu duamıza katıyorsak, yukarıda belirttiğimiz hak ve hukukları da yerine getirmeye çalışacağız ki, ayette geçen ülfet, muahat/kardeşlik benliklerimizde vuku bulsun.

Allah’ım bizleri birbirimize kardeş kıl. Kardeş kıldığın öncülerimizin yaşantılarını, yaşadığımız karanlık çağda, nefislerimizden kaynaklı kararan yollarımızı aydınlatan birer kandil eyle!

Duamızın sonu; Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Bu Sayfayı Paylaş :