Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İslami Durgunluğu, İslami Harekete Dönüştüren Şuur: UHUVVET Özcan YILDIRIM

2012-04-01

Hisleri ölen bir topluluktan ne beklenebilir ki? Anestezi verilen bir uzvu koparsanız, kalan beden ne hissedebilir ki? Paha ile kıyas edilmeyen uzvun koparılışına seyirci kalan fertten kim çekinir, korkar ki? Esarete bağlı kardeşinin, o bağın acısını çeken ailenin sessiz çığlıklarını nasıl hissedebilir ki? Kendi ruh dengesini kaybetmiş, hissiyat zerrelerini hayatın habis akışına saçan; kalbi ile bedeni, dilini harfiyen inkar eden, boş vermişliğin doruğunda kîl-u kâl yapandan ne beklenebilir ki?

Biz uhuvvetin neresindeyiz kardeşim? Kaç defa bunun hesabını yaptık? Yoksa ticari kar-zarar hesabını buna takdim mi ettik? Kâfirler mallarını son raddesine kadar gözünü kırpmadan saçarken, biz infak yerine nifak mı yaptık? Kardeşlik duygusunu ne denli hissettik?

Hedefimiz cennet iken, birbirimize mi düştük? Haset, kin, çıkar çatışması döngüsünde mehteran takımı misali, iki ileri bir geri yaparak mı hedefe kilitlendik?

Kaç defa kendi nefislerimizi ayaklar altına alıp “Kendini kınayan nefse yemin ederim” (75/Kıyame, 2) dedik? Yoksa öncekilerin düştüğü tuzaklara göz kırpar mı olduk? Her yaşanan olumsuzluğa göğüs germek, kardeşimizi hamletmek yerine suçlayıcı mı olduk? Nefislerimizin savcısı olmak yerine, hararetli birer avukatı mı olduk?

Nerede okuduğumuz “Ancak mü’minler kardeştir.” (49/Hucurat, 10) ayeti? Onu kendi vadimize çekmeye ne denli çekinir olduk kardeşim?

Ahiret yolunun yakıtı olması gerekirken, yolun kasisleri olmuş uhuvveti, tedavi etmemiz gerekiyor kardeşim. O hemen yanı başımızda… Sadece samimi duygularındaki bakışları ona doğru çevirmen yeterli. Uhuvvetin olduğu vadiye gitmeye var mısın kardeşim?

Giriş

Kulların kalplerini birbirine ısındıran, bu nimeti ile kardeş olmalarını sağlayan, onların kalplerinden kini çekip çıkaran, dünya ve ahirette birer kardeş kılan Allah’a hamd olsun. Salât ve selam, kardeşliği kendi cehdi gayretiyle tesis etmeye bir ömür adayan Nebi’ye sallallahu aleyhi ve sellem, pak ailesine, ashabına ve onlara söz, fiil, adalet ve ihsan üzere tabi olanların üzerine olsun.

Bugün toplumun kendi çıkarlarının horoz dövüşü yaptığı, ‘Ruveybida’ların cirit atıp insanları küfre sürüklediği, Müslümanlara yumuşak güçle, ılımlı maskelerle yoğun baskı yapıldığı seküler bir hayatın içindeyiz. Bu vakıada ayakta kalıp, sebat etmek için gerekli olanlar yapılmaz ise birçoklarının ısırıldığı yerden bizlerin de ısırılması kaçınılmazdır.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” (Tirmizî, Fiten,73; Ebu Davud, Melahim,17)

Bu oldukça zor görünen bir durumdur. Zira avucundaki koru bırakan imanı bırakmış olacak; imana sarılsa bu da kendi nefsini fiziki manada yaralayacaktır. Demek oluyor ki iman eden bir kimsenin bu zamanda fedakarlık yapmaktan, elini taşın altına koymaktan başka bir çaresi yoktur. Tüm bu zorlukları hamleden bizler kendi otokontrolümüzü yapmalı, alışılagelmiş lakin uygulamakta sürekli tevakkuf edilen kavramları benliğimizde yenilemeliyiz.

İslam’ın sancağını yükseklere taşıyan enerji, bazı mefhumların zihinlerde doğru tasavvur edilmesinden ileri gelir. Bu kavramların doğru tasavvur edilmesi demek, modernistlerin, sekülerizmi kendisine şiar edinen kitap yüklü merkeplerin aksine; vakıaya Rasul, sahabe, selef anlayışı ile bakmaktır.

Bizler herhangi bir kavramı ele aldığımızda, bu kavramın altını dolduran birçok ayet ve hadisin olduğunu görürüz. Bu kavram zihinlerde canlı tutulsun ki, bu dönemde sebatı sayıklayan bizlerin düşünceleri, bizlere dayatılan fikirlerden bağımsız hale gelsin.

Bu bağlamda bir cemaî yapılanmanın temel harcı olan uhuvvet kavramını ele alabiliriz. Uhuvvet/Kardeşlik, bir ferdin herhangi bir cemaat içinde bulundukça diri tutabileceği bir kavramdır. Bencil olan, sosyallikten ve ümmet şuurundan yoksun olan, kendi egosunu her şeye takdim eden bir kimse, bu mefhumu yüreğine satır satır yazacağı yerde, suyun üzerine yazan kimse olmuştur.

Uhuvvet şuuru, bir topluluğun/cemaatin gönüllerinde tesis etmesi gereken bir olgudur. Bu şuur, fertlerin arasında kökleşmesi halinde iç döngünün sağlamlaşmasını, buradan hareketle dış tehlikelere karşı da kalkan oluşmasını sağlar.

Bugün dillerde olsa da, fiilde mehcur bırakılan yitik bir şuurdur uhuvvet.

Uhuvvet… Müminlerin birbirlerine ‘Bunyanûn Marsûs’ ilkesi ile kenetlendiği olgu… Müminlerin arasında dönen bir ruh… Ümmetin ezalarla dolu yolda ihtiyaç duyduğu, sürekli tecdid ve tedariki gerekli olan mefhum… Müstebit kâfirlerin leş kargaları gibi üşüştüğü, İslam ümmetindeki müzmin maraz…
Uhuvvet; zihinlerdeki bencillik prangalarını ilmek ilmek parçalayan enerji yığını, kökü sevgi ve muhabbet, gövdesi iyilik ve takva üzere yardımlaşma, meyvesi de Allah’ın subhanehu ve teâlâ yardımı olan bir ağacın kalplere, zihinlere kök salmasının adıdır!

Evet, uhuvvete dair söylenecek çoktur. Fakat kalemlerin ciltlerce kitaba denk gelecek şekilde oynaması, derslerde ve vaazlarda anlık duygulanmalar, bunu asla köklü olarak canlandırmayacaktır. Bilakis bunu canlandıracak olan samimiyet ve dert edinmedir.

Burada uhuvvete dair serdedeceğimiz sözler hatırlatma babından olacaktır inşaallah.

Uhuvvet İmanın Gereğidir

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş sayılmazsınız” (Müslim)

Vahyin rehberi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cenneti imana bağlamıştır. Konunun önemine binaen uzunca mukaddimeler yerine ‘Cevamiu’l Kelim’ sahibi Rasûl, tek cümlede bir saatlik mukaddimeye tekabül edecek bir giriş yapıyor. Biz ortamlarda nasihat, mevizede bulunurken veya kardeşimizi ikaz ederken incinmesin, kırılmasın, gücenmesin diye konunun İslam’daki yeri, zararlarını neredeyse bir ders oturumuna sığdıracak kadar uzatırken, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tek bir cümle ile meselenin önemini bitiriyor.

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz!”

İman, cennet kapısının anahtarı ve vizesidir. İmanı elde eden cennet ve nimetlerine kavuşacak, küfrün buhranlarında boğulan, depreşen ise cehennemin sonu bilinmez vadilerinde çığlık çığlığa ceremesini çekecektir. Bu bir şarttır. Tıpkı dünyevi her hangi bir meselenin şartı olduğu gibi…

Hadisin devamı bu şartın iman olduğunu bildirmektedir. Buradan hareketle, kişinin imanının oluşabilmesi için gerekli bir takım azıklara ihtiyacı vardır. Bu anlayışa destek mahiyetinde olan bir takım azıklar… Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bireyin imanını oluşturacak en önemli amillerden birinin kardeşlik hukuku olduğunu belirtmiştir.

Yani kardeşlik hukuku, imana, iman da cennete götürür.

Zaten mümini sevmeyen, nefret eden, ondan beri olan; buna mukabil kafirlerle dost olan, onlara daha çok sevgi gösteren, iman dolu kalbini telef etmiştir.

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasul’üne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (58/ Mücadele, 22)

Allah subhanehu ve teâlâ ayette bu durumun muhal olduğunu net bir şekilde belirtmiştir. Ardından kalplerine iman yazılanların bunlar olduğunu söylemiş ve cennetin anahtarını da yine buna bağlamıştır.

Buna binaen bir kardeşimizi imanından dolayı sevmek imanın gereği ise bunu kalbimize, yüreğimize, duygularımıza yüklemeliyiz. Bu yükleyiş bizleri kardeşlik hukukunu ayakta tutacak işleri yapmaya itmelidir.

“Sizden biriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe iman etmiş olamaz” (Muttefekun Aleyh)

Hadis, mümin olmanın sağlamasını bizlere öğretmektedir. Yani, biz kendi nefsimiz için dünyevi ve uhrevi isteklerimizi, beklentilerimizi kardeşimiz için de istemezsek imanımızın kemale ulaşmayacağını bilmeliyiz.

Bugün kendi dünyevi arzularımıza ulaşmak için çabanın en üstününü gösterirken, kardeşimizin hacetini hissettiği bir durumu ikincil meselemiz yapıyorsak, bir bedenin uzvu olduğumuzu yalanlamış oluruz. Dünyevi hırs ve ihtiraslarımızın zerre-i miskalini kardeşimiz için istemiyor, haset ve kin dolu benliğimizin tezahürlerini sergiliyorsak, bu iman dairesinin hangi kapısından gireceğiz?

Kardeşliği diline dolayıp, şahsi bir takım sorunları, problemleri içsel maraz haline getiren bir kimse, bunları haset haline getirip, hayatın tüm alanına yansıtarak bu şuurun oluşmamasına ne de büyük katkıda bulunur! ‘Ben bu kişi ile bir arada bulunmam, bu kişi bana şöyle şöyle yaptı, bana zulmetti’ gibi cümleleri sarf ederek karşı karşıya dahi gelmemek için cambazlık yapan bir kimsenin, uhuvveti ne denli idrak ettiği bellidir. Konu itikada, İslami harekete gelince mangalda kül bırakmayan, herkesi cebinden çıkaran nice kimseler, atom zerreciklerinden, çevresini tahrip edeceği bir atom bombası üretmiştir. Durumu öyle bir hale getirirler ki, kardeşi hakkında her gördüğünü katlarca sayılarla çarparak, kalplerine haset oklarını göndermişler, her rüzgarı da aleyhine zanneder hale gelmişlerdir.

Halbuki asıl kardeşlik, kardeşinde görülen hasleti bir ve üstü rakamlarla çarpıp yorumlamak, su-i zan yapmak değil; yutan eleman olan ‘0’ ile çarpıp o zannı ortadan kaldırma eylemini gerçekleştirmektir!

Uhuvvet imanın gereği ise, sahada hareket eden kimselerin bu azığının sürekli olması gerekir. Allah subhanehu ve teâlâ bizleri uhuvvet şuuru ile yoğrulan, her daim bunu ihya eden kullarından kılsın. Amin.

Bu Sayfayı Paylaş :