Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Kendimizi ve Ailemizi Şeytandan Nasıl Koruyabiliriz Emre ACAR

2012-05-01

Şeytan… Kur’an’da Rabbine karşı isyanıyla, nankörlüğüyle ön plana çıkan, ümmetin öncüleri babamız Âdem’i aleyhisselam ve annemiz Havva’yı isyancı hale getiren tağutların başı… Müslümanların damarlarında dolaşarak, kulluk mücadelelerini lekeleyen, yaratılışından kıyamete kadar insanlık tarihine olumsuz yönde etki eden habis varlık…

Şeytan… Hile ve tuzak politikalarını tarihte İsrailoğullarının, günümüzde süper güçler olan Amerika, İsrail ve bunları dost edinen tağutların üzerinden devam ettiren siyasetçi...

İsrailoğulları… Yatırımlarını iblise ve cehenneme yapan putperestler, Allah’tan subhanehu ve teâlâ gelen vahye karşı kibirli ve peygamberlerini öldürerek caniliklerini tarih kitaplarına damgalayan toplum…

Kur’an’ı Kerim ve sünnet Müslümanları sürekli bu iki düşmana karşı sakındırır. Her ikisinin düşmanlıklarını ve hilelerini (Geçen sayılarımızda şeytanın hileleriyle alakalı bilgi verilmişti) beyan eden Kur’an’da ayetler ve kitaplarda hadisler mevcuttur. Bu naslar okunduğu zaman, içerisindeki konular insanlar üzerinde iki yönlü tesir etmektedir;

Şeytanın hilelerinin Kur’an’da, sünnette veya kitaplarda zikredilmesi, kimilerimiz iblisin tuzaklarını Allah’ın subhanehu ve teâlâ ‘Artık şeytanın tuzaklarını biliyorum, şeytan bana tuzak kuramaz.’ cümleleriyle basite almalarına vesile olmuştur. Bu perspektif Müslüman için tamamen yanlıştır. Çünkü Allah subhanehu ve teâlâ bir şey emrettiğinde veya nehyettiğinde bu hiç de basit değildir. O basit olsaydı zaten Allah subhanehu ve teâlâ onu emretmez veya nehyetmezdi de örneğin, Allah subhanehu ve teâlâ “Yemek yiyin” diye bir emir vermiyor ki! Zaten yiyoruz. Fakat Allah subhanehu ve teâlâ “Helal yiyeceksin” buyuruyor. Normal yemek yemek ile helali arayıp yemek arasında ne kadar da fark var! Aynı şekilde bu, şeytanın hileleri için de böyledir. Şeytanın tuzaklarını bilmemiz bizi, şeytanı ve komplolarını basite almaya sevk etmemelidir. Çünkü Allah subhanehu ve teâlâ bir şeyi emretmiş veya nehyetmiş ise buna sevap veya ceza verecek demektir. Sevap ve ceza ise; elin, bedenin, beynin vb. şeylerin gayretlerinin karşılığıdır. Bu sebeple şeytanın tuzaklarını basite almamak gerekir. Peygamberimizin pak hayatını inceleyen, İslam ümmetinin tarihini tetkik eden, günümüzün pratik tecrübeleri üzerinde kafa yoran, Müslümanların ihtilaflarının sebeplerini araştıran herkes net bir şekilde görecektir ki, her fitne ve şerrin arkasında gerçekte şeytan ve İsrailoğulları bulunmaktadır.

Şeytanın tuzaklarının Kur’an’da, sünnette veya kitaplarda zikredilmesi, kimisinin de korkusunu arttırmış, iblise karşı çaresiz olduğunu düşünmeye sevk etmiştir. Bu endişesi onu mücadeleden pes ettirmiş ve bir kenara çekilip mağlup olmayı kabullendirmiştir. Lakin şunun bilinmesi gerekir ki; şeytanın tuzaklarının bildirilmesi, Müslümanı pes ettirmek için değil şeytana karşı mücadelesini iyi bir şekilde sürdüre bilmesi içindir. Şu bir gerçektir ki, kişinin düşmanının tuzaklarını tanıması düşmanına karşı yaptığı mücadelede ona yardımcı olacaktır.

Değerli kardeşim! Herkesin suçunu dünya sistemlerine ve devletlerin planlarına bağladığı bir ortam da, aslında yenilgimizin sebepleri bundan ibaret olmayıp en büyük nedeni, nefsimizin gevşekliği ve şeytanın hile ve desiselerine karşı korunma yöntemlerini bilmememizden kaynaklanmaktadır. Eğer bunu başarabilirsek önce nefsimizi, sonra ailemizi, sonra bulunduğumuz mahalli, sonra ülkeyi, sonra da tüm insanlığı kurtarabiliriz.

Bu sebeple, Kur’an ve sünnetten şeytanın tuzaklarına karşı korunma yöntemlerini sıralayacak olursak;

Allah’a subhanehu ve teâlâ istiaze etmek: İnsanın sıfatlarından bir tanesi de cahil olması ve gaybı bilmemesidir. Cahil olma ve gaybı bilmeme şeytanın insan üzerinde vesvese oluşturacağı kuluçka haline gelmiştir. Gün içerisinde şeytanın bu vesveseleriyle çok karşı karşıya kalıyoruz. Mesela, bazen gaybî konularda öyle hayallere dalıyoruz ki ‘Arş nasıl oluştu, sema nasıl direksiz duruyor, acaba Allah da yaratıldı mı? (haşa ve kella)’ gibi vesveselerle, inancımızı zedeleyecek hayallere dalıyoruz. Burada kişi şeytanın kurmuş olduğu bu vesveselerden, desiselerden Rabbine sığınmazsa Allah subhanehu ve teâlâ muhafaza sapıtır. Bu tür vehimlerde kişinin istikameti Allah’a subhanehu ve teâlâ sığınmak/istiaze etmekle olacaktır. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki; Sığınırım insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına, vesvese veren o sinsi ve sinici olan (şeytanın) şerrinden ki o insanların göğüslerine hep vesvese verip durandır.” (114/Nas, 1-5)

Rasûlullah’ta sallallahu aleyhi ve sellem hadisinde iblisin bu vesvesesinden bizi sakındırıyor;

“Şeytan içinizden herhangi birine gelip, ‘Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? Neticede peki, Rabbini kim yarattı?’ der. Şeytan işi bu dereceye vardırdığında, hemen Allah’a sığının. Bu şeytanın vesvesesine son verecektir.” (Müslim)

Bazen iş yerlerinde, aile kurumumuzda, sohbet ortamlarında, ilim meclislerinde, cezaevlerinde, trafikte çok fazla istenmedik, ortamı gerginleştiren, karşımızdakine kinimizi, düşmanlığımızı artıracak, aile kurumunu paramparça edecek, kardeşliğimizin temellerini sarsacak olaylarla karşı karşıya kalabiliyoruz. O kadar ki neredeyse karşımızdakini komalık edecek ve depresyona girecek duruma geliyoruz. Belki de çoğumuz bu durumda kendimizi frenleyemiyoruz. İşte şeytanın seni öfke ve sinirle avucunun içine alıp istediğini yaptırdığı bu durumdan ancak Allah subhanehu ve teâlâ ye istiaze ederekten kurtulabilirsin. Böylelikle gözünden öfke ve sinir perdesi kalkar, takva sahibi olarak sakin bir kafayla gerçekleri daha iyi görür, olayı yumuşak hale getirebilirsin. Nitekim Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

“Takva sahipleri şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca hemen Allah’ı anarlar ve böylelikle gerçeği görürler.” (7/A’raf, 201)

Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellem sinir hastalığına, istiazeyi ilaç olarak göstermiştir. Süleyman b. Sırar anlatıyor;

“Peygamber ile birlikte oturuyordum. İki adam birbirine küfrediyordu. Bir tanesi öfkeden kıpkırmızı olmuş. Şahdamarı şişmişti. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Öyle bir söz biliyorum ki şayet şu adam onu söylese öfke hali onda kalmazdı. Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım dese bu hal dağılıp giderdi.” (Buhari)

İstiaze kişinin “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demesidir. Lakin bizler bu kavramı sadece şeytandan Allah’a subhanehu ve teâlâ sığınma olarak fehmetmişiz. Oysa istiaze sadece şeytanın şerlerinden ve vesveselerinden Allah’a subhanehu ve teâlâ sığınılan bir eylem değildir. Hakeza istiaze Allah subhanehu ve teâlâ nin yarattığı mahlûkların ve insanların şerlerinden Allah’a subhanehu ve teâlâ sığınma bir eylemidir. O zaman bizler Allah’ın subhanehu ve teâlâ yarattığı mahlûklardan veya insanlardan bir şer gördüğümüzde dedikodu olacak yorumlar yapmaktan ziyade kendimizi o kötülükten korumak için hemen “Mahlûkların ve insanların şerrinden Allah’a sığınırım” diyerek Allah’a subhanehu ve teâlâ istiaze etmemiz gerekir. Nitekim Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki; (Allah’ın) Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren kadınların şerrinden ve haset edenin şerrinden, sabahın Rabbine sığınırım.” (113/Felak, 1-5)

Yaşadığımız bu topraklarda İslami yaşamdan uzak durulması 21. yüzyılda şerlerin daha fazla yayılmasına, şer tohumlarının yeşermesine, her geçen gün şer üreten teknolojilerin üretilmesine vesile olmuştur. Bu şer bataklığının içinden kurtulmak ancak Allah’a subhanehu ve teâlâ istiaze etmek ile olacaktır. Rabbimizden isteğimiz bizleri ve ailemizi bu şerlerden koruması ve istiaze etmeyi nasip etmesidir.

Cemaatle beraber olmak;

Münferit yaşam, İslam’ı tek başına ifa etme, Müslüman kimliğini tek başına cemaatte olmadan taşıma şeytanın tuzak kurmak, sinsice yaklaşmak için kolladığı en büyük andır. Bu fırsattan yararlanarak kurdun sürüden ayrılan koyunu yediği gibi şeytan da tuzaklarıyla bizlerin imanımızı yiyip yok edecektir. Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellem bizlere bu tehlikeyi 1400 sene önce şu hadisinde haber vermektedir:

“Koyunun kurdu gibi şeytan da insanın kurdudur. Sürüden ayrılan ve uzaklaşan koyunu nasıl kurt kaparsa, şeytan da cemaatten uzaklaşan insanı öyle kapar. Onun için tenha yollardan uzak durun, cemaatten, topluluktan ve mescidlerden ayrılmayın!” (İmam Ahmed)

Hadiste belirtildiği üzere her ne kadar şeytan bizi fiziki olarak ele geçiremese de İslami cemiyetten uzak kalmamız şeytanın vesveselerle itikadımızı kapmasını sağlayacaktır. Bu hadiselerle Türkiye’de son zamanlar da karşılaşmaktayız. Rabbim bizleri bu olaylarla muhatap olmaktan korusun.  

Her canlının bu âlemde mutlaka bir cemiyeti olmuştur. Ağaçlar cemiyeti, karınca cemiyeti vb. cemiyetler gibi. Hiçbir zaman canlıların kendi âleminde münferit bir yaşamı olmamıştır. Çünkü tek başına yaşamak, topluluktan ayrı durmak kişinin ölümü ve yok olması demektir. Burada bizim ölümümüz ise emirin, dinlemenin, itaatin, menhecin olmadığı ve İslam üzere kurulmayan cemaatlerde bulunmamız ve şeytanla baş başa kalmamızdır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Cemaate sarılın, ayrılıktan sakının. Çünkü şeytan, tek başına kalanla beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır. Kim, cennetin geniş yerini istiyorsa cemaatten ayrılmasın.” (İmam Ahmed, Müsned)

Kişi şeytanla baş başa kaldığı zaman her taraftan şeytan ona yaklaşacaktır. Hatta bir yerden sonra şeytan bizim en büyük nasihatçimiz haline gelecektir. Bu da şeytanın bizlerin maneviyatını kökünden kurutması demektir. Kendimizin ve ailemizin inançlarının köklerinin kurumaması için salih olan cemaatte bulunmamız gerekmektedir. Rabbimizden isteğimiz hepimize böyle bir cemaatte olmayı nasip etmesidir.

 

Bu Sayfayı Paylaş :