Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Mescid-i Dırar ve Düşündürdükleri - 2 Özcan YILDIRIM

2017-01-17

Bizleri nice hayırlı amellere muvaffak kılan Allah'a hamd olsun. Salât ve selam kendisinden sonra nebi olmayacak olan Rasûlullah'ın üzerine olsun…

Geçen yazımızda Mescid-i Dırar hâdisesi üzerine mülahazalarımızı paylaşmaya çalışmıştık. Bu ay kaldığımız yerden devam etmeye çalışacağız inşaallah.

3. Bir Yerde İslami Çalışma İhtiyaçtan Ötürü Yapılır

Allah'a hamd olsun ki, Müslümanların bugün İslam'a davet ile ilgili türlü türlü çalışmaları bulunmaktadır. Bugün hemen her alanda davet dünyanın birçok yerine ulaşmakta, davetin bereketini gören gayretkar Müslümanlar da buna icabet etmektedir.

İslam davetinin en etkili ve en çok meyvesini veren metotlarından bir tanesi de bir merkez etrafında toplanılmasıdır. Bugün küresel İslam davetinin en etkili şekli bu olsa gerek. Zira karanlık odalarda ve gizli mekanlarda üç-beş kişinin daima aynı meseleler etrafında beyin jimnastiği yapmalarının İslam'a bir katkısı olmadığı gibi bu, o kişilerin 'lale devri' yaşamalarıdır. İnsanları İslam'a açıkça davet etmek ve bu davete icabet edenleri arındırıp Rabbani yolda istihdam etmek gayesini bugün en etkili gerçekleştiren metoda Müslümanların dört elle sarılması gerekir.

Daha önemli olan husus ise, sahada bu görevi yüklenen Müslümanların davet çalışmalarına hız verirken, diğer meşru çalışmalara zarar vermemeleridir. Bir bölgede İslami bir çalışma varsa, aynı yerde ikinci bir çalışma yapmanın anlamı yoktur. Bu Müslümanların sayısını ve gücünü bölmekten başka bir şey değildir.

Bir bölgede çalışma yapacak kardeşlerimizin, o bölgede kendi itikadı ile örtüşen ve çalışma içerisinde olan Müslümanlara danışması, onlardan kopuk ve onları görmezden gelerek hareket etmemesi gerekir. Gaye salih olsa da, nifak hastalığı kendisinde bulunanlar bunu bir fırsat olarak kullanabilirler.

Ayrıca bir yerde çalışma yapılacağı zaman, mutlaka muhitin o çalışmaya olan ihtiyacı ölçülmelidir. Davet çalışması yapılacak bölgenin müsaitliği ve ihtiyaç oranı göz önünde bulundurulmalıdır. İslami çalışmada asıl amaç davettir, çalışma merkezleri veya mescid fonksiyonunda olan yerler ise sadece bir araçtır. mağazalar zinciri gibi şube rekorunu hedefleme mantığı İslami hizmette yoktur. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem davetini yayarken her yere bir merkez kurmadı. Asli merkezi Medine'de idi. İslam'ı kabul etmek ve doğru yaşayabilmek için insanlar Medine'ye geliyorlardı. Allah Rasûlü, daveti genişlediği ve ihtiyaç duyduğu oranda beldelere elçilerini gönderiyordu. Onlar da orada davet görevini icra ediyordu.

Sözün özü, davet amaç olmalı, mescid vb. insanların toplanacağı merkezler sadece bir araç olmalıdır. Eğer araçlar amaç hâline gelirse, bu Müslümanların zamanını ve çabasını zayi eden bir unsur hâline gelir. Bu sebeple amaçlar ile araçlar iyi belirlenip ayırt edilmeli, araçlar -meşru çerçevede- değişkenlik arz edebilmeli iken amaçlar sabit olarak kalmalıdır.

4. İslami Sahada Ehil Olmayanlara Meşruiyet Kazandırılmamalıdır

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesi Tebuk seferine çıkarken münafıkların kendi mescidlerine meşruiyet kazandırmak adına Allah Rasûlü'ne namaz kıldırtma teklifi manidardır. Aslında sapkın ve içi-dışı ayrı vadilerde olan bu güruh, kendi mescidlerinin İslam toplumunda kabul görmesini sağlayacaklar ve bununla da İslam toplumunun içindeki faaliyetleri daha çok hız kazanmış olacaktı.

Buradan şunu anlamalıyız: İslami camialar etrafında olup da onlara zarar veren ve gayesi Allah rızası değil kendi hevaları olan ve bir cemaat bünyesinden kendi heva tabularına veya arzularına/egolarına uymadığı için ayrılan ve sahada kendilerini ispatlamaya çalışan topluluk/gruplardan ehil olan insanların yüz çevirmeleri gerekir. Toplumun öncüsü olan liderler ve davetçilerin, bu tip insanlara -eğer haklı gerekçeleri yok ise- prim vermemek adına onlardan yüz çevirmeleri bu davetin selameti için elzem olandır. Zira her hevaperest, bu daveti parçalamak adına bir girişimde bulunmaktadır. Hangi alanda olursa olsun bunların yaptıkları çalışmalara mesafeli olunmalı ve muhatap olarak alınıp konuşulmamalıdır.

İslami çalışma gayreti içerisinde olup da bu dine hizmet etmek için çaba gösteren ve eksiklerini bilerek ehil olan kişilerle temaslarını bırakmayan kardeşlerimizi istisna tutarak şunu da diyebiliriz ki; teknolojinin alabildiğine hız kazandığı bu çağda internete girebilen, bir kanal açan, sağdan soldan devşirme ve hatalı bilgilerle konuşan birçok 'Ruveybida' bulunmaktadır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Ruveybida'yı şöyle tarif etmektedir:

" 'İnsanlara öyle aldatıcı yıllar gelecek ki; o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere güvenilecek, güvenilir olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır.' Dediler ki: 'Ruveybida da nedir?', buyurdu ki: 'Hiçbir işe yaramaz, değersiz kişidir; ama tüm insanları ilgilendiren meselelerde konuşur!' " [1]

Sahada ehil olan hocalar bu tip kişilere nasihat etmeli, nasihatten anlamıyorlarsa da davetin ve Müslümanların maslahatı açısından bunlardan yüz çevirmelidirler. Aksi hâlde Müslümanların davet çalışmasında ehil olmayan bu insanlar aktif olacak ve ne ilim ne siyaset bilmeyen bu kişilerin yanlış hamleleri daveti olumsuz bir şekilde baltalayacaktır. Bu sorun, davetin en önemli problemlerinden bir tanesi olup, davette tecrübe sahibi kimselerin bu konuyu göz ardı etmemesi gerekir.

5. Her Münkere Anında Müdahale Edilmesi Gerekmez

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların mescidini giderken değil, döndüğünde yıkması da şer'i siyaset kapsamında değerlendirilebilecek konulardandır.

Kişi bir münker gördüğünde buna anında müdahale etmeli midir? Yoksa mevcut konjonktür/durum gözetildikten sonra zamana bırakması veya belli bir vakte ertelemesi mi doğrudur?

Bununla ilgili hadislerde varid olan ve âlimlerin usül açısından bunlara yaklaşımına bakmamız ufkumuzu açacaktır.

'Şurasını unutmamak gereki ki, her maslahat bünyesinde bir takım zararlar, her mefsedet de bir takım faydalar içermektedir. İçki, kumar, zina hatta zulüm ve şirk gibi büyük günahlar bile, bunları işleyen kişiye bazı menfaatler kazandırmaktadır. Fakat mefsedet yönünün ağır basması sebebiyle Şâri' bu fiilleri yasaklamıştır. Aynı şekilde namaz, cihad, infak gibi ibadetler de fizikî, bedenî ve psikolojik bazı zararlar getirmekle beraber maslahat tarafları baskın olduğu için emredilmiştir.[2]

Allah Rasûlü Medine döneminde, münafıkların İslam'a verdikleri zarara rağmen onları öldürme gibi bir girişimde bulunmamış ve bunun sebebini 'İnsanlar 'Muhammed ashabını öldürüyor' demesinler diye..' [3] şeklindeki bir ifadeyle bizzat kendisi açıklamıştır. İnsanların bu konuda Peygambere dil uzatmaları kalpleri İslam'dan soğutacak ve münafıkların şerlerini dindirmeyip aksine alevlendirecekti.[4] Dolayısıyla münafıkların öldürülmesinin getireceği zararlı sonuçlar göz önünde tutulduğunda mefsedeti maslahatından daha fazla olması sebebiyle uygulanmamıştır.

Yine ifk olayından sonra Mistah bin Usase, Hassan bin Sabit ve Hamne bin Cahş'a iffetli kadına zina iftirasında bulunma cezası vurulmasına rağmen asıl fitnenin başı olan Abdullah bin Ubeyy'e bu cezanın tatbik edilmemesinde de bu geçerlidir.[5] O zaman için İbni Ubeyy'e böyle bir cezanın uygulanması, kavminin lideri ve kendisine itaat edilen bir kişi olması sebebiyle, Medine'de nifakın daha fazla yayılmasına, kavminin İslam'dan soğumasına ve kalplerinin ürkmesine neden olacağı bilinen bir gerçekti.

Nebi Kâbe'yi yıkıp İbrahim'in attığı temeller üzerine tekrar inşa etmeyi istemesine karşın bu isteğini uygulamaya geçirmemiştir. Bu konuda Aişe'ye 'Eğer kavmin yeni Müslüman olmamış olsaydı Kâbe'yi yıkar İbrahim'in temelleri üzerine tekrar inşa ederdim.' dediği vakidir. Kâbe'nin tekrar inşasında bir takım maslahatlar bulunmakla beraber bu maslahat, arkasından, insanların ileri geri konuşmaları, hatta cahiliye asabiyetinin harekete geçerek içlerinden kimisinin eski dinlerine dönmeleri gibi telafisi imkansız mefsedetleri getirebilecekti. Bu yüzden Peygamber, zararı faydasından çok olan böyle bir girişimi gerçekleştirmemiştir.

Ebu Hureyre, Ubade bin Samit ve Muaz bin Cebel gibi bazı sahabiler hayattayken Nebi'den duydukları bazı hadisleri rivayet etmekten çekinmişler, ancak bu hadislerin muhtevi olduğu bilgilerin zayi olma korkusuyla vefatlarına yakın bu hadislerden bahsetmişlerdir. İmam Nevevi (676/1277) sözü edilen durum için 'Bu hadisten 'ihtiyaç duyulmayan bazı ilimleri bir maslahat gereği ya da mefsedet endişesiyle insanlardan gizlemek caizdir' hükmü çıkar.' demektedir.

Abdullah bin Mesud her Perşembe günü insanlara vaaz ederdi. Ona 'Her gün vaaz etsen olmaz mı?' denilince 'Ben sizin bıkkınlık göstermenizden korkuyorum ve sizin herhangi bir kerahet hissetmemeniz için vaaz konusunda Allah Rasûlü'nün yaptığı gibi uygun günü kolluyorum.' demiştir.[6] Bu hadisten, eğitim-öğretimin zaman ve periyodunun elverişsizliği, bu eğitim-öğretim faaliyetiyle amaçlanan cüzi maslahata karşılık daha büyük mefsedet doğuracağı gerekçesiyle, bir kısmının iptal edilmesi veya daha uygun ortam aranması gerektiğine dair işaretler çıkarılabilir' [7]

Görüldüğü üzere Allah Rasûlü ve sahabelerin münkerin izalesi söz konusu olmasına karşın bunu ya ertelemeleri ya da uygulamamaları söz konusudur. Bunun her birisinin uzunca sebep ve hikmetleri vardır. Fakat hepsinin ortak özelliği, mevcut konjonktürde mefsedet yönünün çok fazla olmasıdır. Yani o şartlarda mefsedet yönünden hangisi ağır basıyorsa o terk edilmiş, maslahat yönü ağır basan tercih edilmiştir.

Bazı insanlar şer'i siyaset kapsamında olan bu amelin anında izale edilmesi, karşı çıkılması ya da gerekli yaptırımın anında karşılık bulmasını beklerler. Halbuki İslami bir yapıda münkerin izalesi farklı sonuçlara sebebiyet verebilir. Bunu bir yapının etbâı idrak edemeyebilir. Halbuki yönetim tabakası olayları etraflıca değerlendirip, tecrübe süzgecinden geçirir ve sonuç olarak ortaya bir karar koyar. Fakat bunu idrak edemeyen ve aceleci olan bireyler yanlış yorumladıkları gibi, yönetimin yanlış yaptığı kanısına varırlar.

Buna daha üst perdeden bir örnek vermek konuyu daha da açıklayıcı hâle getirecektir:

"Andolsun, Harun bundan önce onlara: 'Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu hâlde bana uyun ve emrime itaat edin' demişti.

Demişlerdi ki: 'Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.'

(Musa da gelince:) 'Ey Harun' demişti. 'Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?'

'Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?'

Dedi ki: 'Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma.' Ben, senin: 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin' demenden endişe edip korktum." [8]

Harun aleyhisselam Allah Rasûlü'nden sallallahu aleyhi ve sellem daha ağırını görmesine rağmen hemen münkere müdahalede bulunmadı. Orada İsrailoğulları arasında ayrılık çıkarması ve onların birbirine düşmesi daha büyük bir mefsedeti ortaya çıkaracaktı. Ayrıca Musa'nın aleyhisselam geleceğini bildiği için de buna müdahale etmemiştir. Çünkü ortada ciddi bir problem vardı ve ne tarafından yaklaşırsa yaklaşsın her müdahale işi daha da karmaşık bir hâle getirecekti.

Tüm bunlardan sonra diyebiliriz ki, bir yanlış görüldüğünde bunun hemen izale edilmesi gerekmez. Bu konuda olaya birçok yönünden etraflıca değerlendiren ve sonuç ortaya koyan yönetimden bağımsız 'aslında şöyle olması gerekir' gibi bir yaklaşımın ne naslarla ne de şer'i siyasetle örtüşen bir yönü vardır. Bu tamamen kişilerin hevasıdır. Kendi nefsine veya sevdiklerine gelince merhamet bekleyip ortada münker dahi görmeyenler, kendi değerlerine yanlış yapan veya sevmedikleri kişilere karşı da aynı tutumu sergilemek ve dengeli olmak zorundadırlar.

6. Kendi Gündemimizle Meşgul Olmalıyız

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem Mescid-i Dırar'ı gidişte değil de dönüşte yıkması da üzerinde düşünülmesi gereken başka bir vakıadır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem sahabelerin kafasının karışmaması ve Tebuk gibi büyük bir seferi gündemlerinden çıkarmamaları için bu şekilde bir uygulamaya gitmiştir. Aksi hâlde tam da sefer sırasında, insanlar bunu anlayamayacak ve açıklama isteyeceklerdir. Bu da insanların Tebuk Gazvesi ile meşgul olmasının önüne set çekecektir.

Bu hâdise, Müslümanların vakıalarını aydınlatacak bir kandil mesabesindedir. Bugün küresel İslam davetinin parçası olan bireylerin zihinleri tek bir yöne bakmalıdır. Hangi alanda hizmet ediyorlarsa onunla meşgul olmalı, diğerlerini aklına dahi getirmemelidir.

Allah Rasûlü'nün ashabına baktığımızda o anın vacibi olan işleri kendilerine gündem edindiklerini görmekteyiz. Davet yaptıklarında tek gündemleri davet, cihad ettiklerinde tek gündemleri cihad olmuştur. Fakat farklı meseleler konuşulduğu, kendileri ile alakalı bir gündeme kaydıkları anda Allah tarafından da uyarılmışlardır.

"Size ne oluyor ki münafıklar konusunda Allah onları işledikleri yüzünden ters yüz etmişken iki grup oluyorsunuz? Allah'ın dalalette bıraktığını siz mi doğru yola çıkarmak istiyorsunuz? Allah kimi dalalette bırakırsa, artık sen onun için asla bir yol bulamazsın." [9]

Bu ayetin nüzul sebebine dair farklı rivayetler gelmiştir.

İmam Ahmed der ki: Bize Behz'in... Zeyd İbn Sâbit'den naklettiğine göre; Allah Rasûlü Uhud'da (savaşa) çıktı. Onunla bera­ber çıkanlardan bazıları geri döndüler. Bu geri dönenler hakkında Al­lah Rasûlü'nün ashabı ikiye ayrılmıştı. Bir grup 'onları öldürelim' der­ken; diğer bir grup 'hayır' diyordu. Bunun üzerine Allah: "Size ne oluyor ki münafıklar hakkında iki fırkaya ayrıldınız?" ayetini in­dirdi de Allah Rasûlü: "O (Medine) temizdir. Ve ateşin gümüşün kirini giderdiği gibi o da pislikleri giderir." buyurdular.[10]

Avfi, İbni Abbas'tan şöyle rivayet eder: Bu ayet, Müslüman olduklarını söyleyen ancak müşriklere yardımcı olan bir kavim hakkında indi. Mekke'den bazı ihtiyaçlarını temin etmek için dışarı çıkmışlardı. 'Şayet Muhammed'in arkadaşlarıyla karşılaşırsak onlardan bize bir zarar gelmez' diyorlardı. Müminler bunların Mekke'den çıktıklarını haber alınca, bir grup 'Korkakları öldürmek için atlara binin; çünkü onlar, düşmanlarınıza yardım ediyorlar.' Diğer bir grup da 'Subhanallah! -veya bunun gibi bir şey söylediler- Hicret edip yurtlarını terk etmediler diye sizin söylediklerinizi söyleyen bir kavmi öldürecek misiniz? Kanlarını ve mallarını helal mı sayacağız?' diyordu. Bu şekilde iki gruba ayrılmışlardı. Bu arada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanlarındaydı; ancak iki gruptan herhangi birine müdahalede bulunmuyordu. Bunun üzerine "Niye münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz?" ayeti indi.[11]

Ayetin bize gösterdiği hakikatlerden biri, bireylerin kendi gündemleri ile meşgul olmalarıdır. Sahabeler sadece bir meselede gündem değişikliği yapmaları sonucunda, bu ayetle muhatap olmuşlardır.

Onlar ortaya koydukları bu netlikle, dünyanın süper güçlerine kafa tutmuşlardı. Peki ya bugün Müslümanların kahir ekseriyetinin durumu nedir? Allah'ın rahmet ettikleri müstesna bu şekilde olduğunu söylememiz pek de mümkün değildir. Davet yapan bir birey davetin ve kendi sorumluluklarının dışında ne varsa konuştuğu, cihad edenin kendi fıtratına ve pozisyonuna uygun olmadığı hâlde daveti ve hizmeti gündem ettiği, etbaa olanların yönetim hakkında konuştuğu aldatıcı bir çağda yaşıyoruz. Bu 'Ruveybida'lığın bir sonucu da Müslümanların tek bir konuya odaklanamaması ve İslam davetinin zarar görmesidir. Her birey kendisine verilen ile meşgul olsa ve o alanda İslam'a katacağı bir faydada mütehassıs olsa, kafirlerin bu çok yönlü davetin önünde durmaları imkansız bir hâl alır. Ama maalesef bugün herkes her meselede konuşabilmektedir. Hatta gazetelerin başlıklarını dahi okumayan kimseler bugün siyasi muhallil/analist olarak konuşabilmektedirler.

Küresel İslam davetinin parçası olan bireylere düşen, kendi sorumlulukları hakkında gündem yapmaları ve buna yoğunluk vermeleridir.

Allah'ım! Sana hamd ederim. Seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve sana tevbe ederim.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile…

 

[1]      .   İbni Mace

 

[2]      .   İbni Teymiye, el-Fetâvâ, I, 265; İzz bin Abdisselâm, I, 8; Şâtıbi, el-Muvâfakât, II, 26

 

[3]      .   Buhari

 

[4]      .   Raysûnî, Nazariyyetu'l Makâsıd inde'l İmâmi'ş Şâtıbi, s.381-382

 

[5]      .   Tirmizi

 

[6]      .   Buhari, İlm, 11; Müslim, Münâfikûn, 82; Tirmizi, Edeb, 72; Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, I, 377.

 

[7]      .   Makâsıd İctihadına Dayanan Külli Kaideler, Usûl Dergisi'nden özetle

 

[8]      .   20/Taha, 90-94

 

[9]      .   4/Nisa, 88

 

[10]     .   Bu hadisi Buhari ve Müslim, Şu'be'den rivayetle Sahih'lerinde tahric etmişlerdir.

 

[11]     .   İbni Ebi Hatem rivayet etmiştir. Ancak Ebu Seleme bin Abdurrahman, İkrime, Mücahit, Dahhak ve diğerlerinden de benzeri rivayetlerde yapılmıştır.

 

Bu Sayfayı Paylaş :