Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Münafıkların Özellikleri: “Hiçbir Hayır Olmayan" Şer Kulisleri Oluştururlar Özcan YILDIRIM

2015-04-04

Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selam olsun...

"Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, yahut iyiliği emretmeyi ve insanların arasını düzeltmeyi emreden başka. Kim Allah'ın rızasını arayarak böyle yaparsa; Biz, ona çok büyük bir ecir vereceğiz." (4/Nisa, 114)

Bir önceki sayımızda Kur'an'da 'necva' kelimesinin kullanım alanlarına temas etmiştik. Sebebi de, söz konusu Nisa Suresi 114. ayetin nüzul sebebi üzerinden şer kulislerine dikkat çekmekti.

Hususen, bu ayet ışığında Müslümanların hareket alanlarını ilgilendiren bir meseleyi izah etmek yerinde olacaktır.

Kulis Nedir? Kulisten Neyi Kastediyoruz?

İslami cemaatlerin hareket ve hizmete yönelik birtakım karar ve uygulamalarda bulunması, kaçınılmazdır. Ortada bir yapılanma, cemaat söz konusu ise, insanlara fayda sağlayıp, zararı da uzaklaştıracak karar ve uygulamaların olması gerekir. Çünkü cemaat, küfür ile hemhâl olmuş, kokuşmuş global dünyada insanların ellerinden tutup, ahiret saadetine götüren bir yapı olmalıdır. Böyle olabilmesi için de içerisinde cemaat fertlerinin maslahatına olanı ortaya koyup, mefsedeti de engelleyici uygulama ve kararların olması gereklidir.

Kulisten kastettiğimiz ise, söz konusu bu kararları, yönetim dışında olan kimselerin kendi aralarında fiskos meclisleri oluşturarak tenkit etmeleridir. Bir diğer ifade ile, cemaatin vermiş olduğu herhangi bir alandaki bir kararını doğru bulmayıp, alakasız kişilerle bunu eleştirmenin adı kulistir.

Buna şöyle bir örnek verelim. Bir cemaat, davet alanında mescid kurulması kararı alır. Bu cemaatin bazı fertleri de bu kararı doğru bulmaz. Kararı doğru bulmayanların kendi aralarında bunun sağlamasını ve kritiğini masaya yatırıp değerlendirmelerde bulunmaları, kulistir. Bu da içerisinde hiçbir hayrı barındırmayan şerden başka bir şey değildir.

Kulis Neden Kötüdür?

Kulis, bir yapıya karşı yapılacak en çirkin fiillerdendir. Kulis bir nevi, yapının gıybetini yapmaktır. Şeriat, bir şahsın dahi gıybetini zemmederken en ağır ifadeleri kullanırken, acaba cemaat dediğimiz bir yapının gıybeti, bunun yanında nasıldır? Ne gariptir ki, gıybet paranoyasına giren bir çok kimse, kendisinin de içerisinde bulunduğu bir yapının gıybetini çok rahat yapabilmektedir.

Şunu unutmamalıyız ki; İslami bir yapı, yönetimden ayrı düşünülemez. Yönetim ayrı bir vadide seyrederken, yapının içerisindeki fertlerin ayrı bir vadide olması imkânsızdır. Buna da zaten cemaat dememiz söz konusu değildir. İslami bir yapı, yönetimden ayrı hareket etmez. Cemaat yönetiminin aldığı karar, onların harcı gibi olmalıdır. Kendi harcından sıyrılıp da ayakta durmaya çalışan tuğla yığını ne ise, yönetimden bağımsız olan cemaat bireylerinin durumu da aynıdır.

Yani cemaat, bir hususta karar vermiş veya herhangi bir mesele etrafında bir uygulama hayata koymuş ise, bireylerin bunun kendi aralarında kritiğini yapmaları kadar çirkin bir husus olamaz.

Aslında burada fertlerin yaptığı, kendi bilgileri dahilinde olmayan bir mesele hakkında konuşmaktır. Bu konuşmalar açığa çıktığında da utanacakları bir pozisyona düşecekleri, bir gerçektir. Çünkü yönetim her bilgiyi gözler önüne sermez, sermemelidir.

Fertlerdeki bilginin kısır ve perdeli oluşu, kulisi tetikleyen meseledir. Cemaat bireyi, bir mesele hakkında bir zanna kapılabilir. Fakat cemaat yönetimi nezdinde durum çok farklı olabilir. Bunun nedeni de o mesele hakkında cemaat ferdindeki bilgi kısırlığı veya meselenin kendisine perdeli olmasından kaynaklanmaktadır.

Buna Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem hayatından örnek verelim:

"Bir adam, Peygamberin huzuruna gelmek için izin istedi. Peygamber: 'Ona izin veriniz. O, aşiretin ne kötü oğludur' yahut 'Aşiretin ne kötü kişisidir' buyurdu. O kimse yanına girince Peygamber, ona karşı yumuşak sözler söyledi. Aişe: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Onun için söylediğini söyledin. Sonra da ona yumuşak konuştun?' diyerek bunun sebebini sorunca Allah Rasûlü: 'Ey Aişe! Kıyamet günü Allah katında mevki bakımından insanların en şerlisi, kötülüğünden korunmak için insanların veda ettiği veya terk ettiği kimsedir' buyurdu." (Buhari, 6032; Müslim, 4693.)

Burada dikkatlerimizi vereceğimiz mesele, Aişe'nin radıyallahu anha sorusu ve hayretidir. Aişe, gelen adam hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Bu yöndeki bilgisi kısır ve perdeli olduğu için, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem iki farklı davranışının birbirine zıt olduğunu zannetmekte ve sebebini Rasûlullah'a sormaktadır. Rasûlullah ise, konuya vakıf olan bilgisini ortaya koyup, meseleyi sonuçlandırıyor.

Bir tarafın meseleye vakıf olduğu, diğer tarafa kapalı, kısır ve perdeli olduğu yerde, zan söz konusudur. Buna dayanarak: 'Olaylar hakkında tecrübe ve bilgi yoksunluğu, kişileri kulis yapmaya iten en önemli faktördür' diyebiliriz.

Buna sahadan bir örnek vermemiz yerinde olacaktır. Cemaat yönetimi bir fert ile yollarını ayırmak zorunda kaldı. Diğer bireyler tarafından da iyi ve saygı duyulan biri olduğundan ötürü, bireyler yönetimin yanlış yaptığını, bu kişinin çok faydalı olduğunu, hizmetinin çok geçtiğini vb. bilgilerle 'Cemaat, bireylerle çabuk yollarını ayırıyor' gibi zanna kapıldılar. Buradaki zannın sebebi, söz konusu yolların ayrıldığı kişi hakkındaki bilginin kısıtlı olması veya cereyan eden meselelerin diğer bireylere perdeli olmasından kaynaklanmaktadır.

Karar veren mercinin bilgi ve tecrübesi önemlidir. Bu tip yerlerde de asıl olan; bir yapının yönetimine güven duyuluyorsa, orada yönetim ile aynı tavrı göstermek, yönetimden bağımsız hareket etmemektir.

Kişinin Kulis Yapmasının Sebepleri:

1. Kötü Ahlak:

Kişi; bu durumu, kendi kötü ahlakından dolayı yapar. Kendi ahlak normlarını; çevresindeki hastalıklı, her mesele hakkında fikir babası olduğunu zannedip de zerre-i miskal ahlaki değerlere haiz olamayan kimselerden alan kişi, bunun bir sonucu olarak aynı ahlakın başka bir varyantını sergileyecektir. İnsanlarla çok fazla ikili ilişkilere girme, nefsin otokontrolünden uzak durma, Allah'ı az zikretme vb. sebepler, insanın var olan güzel ahlakını dahi yıkıma uğratır.

Kişi, edinmiş olduğu bu kötü ahlak ile de cemaatin kulisini yapabilmektedir. Özellikle samimi arkadaşların veya aynı hastalığa düçar olmuş insanlarla bunu yapar. Bu sebeple; okuduğu ahlak ve sulûka dair öğretileri boğazından aşağı indirememiş, ahlak edinimini şeriattan değil de hayır üzere zannettiği hastalıklı bireylerden alan kimselerin, kulis yapmalarından daha doğal bir şey yoktur. Çünkü her gün, birçok sayıda kişinin hürmetini çiğneyen bir kalbin, bir topluluğun hürmetini çiğnemesi, onun için muazzam bir cürüm sayılmayacaktır.

2. İçinin ve Dışının Bir Olmaması:

Bâtının zahir ile çakışması... İç ve dışın birbirine tezat göstermesi... Kalbin başka, dilin başka bir rol çizmesi... Kendisinde olmayan bir şey ile görünmeye çalışmak... Nasıl tanımlarsak tanımlayalım, açığa çıktığında insanı utandıracak olan tüm tanımlar buna uygundur.

Cemaat yönetimi karşısında iken verilen kararları kabullenmeden öte, 'işte böyle olması gerekir' tasdikini yapan kimsenin, aynı durumu kendi nefsi veya kendi nefsinin aynaları ile otururken aynı davranışı göstermemesi buna bir misaldir.

Kişi bunu zahiren kabullenip, aynı zamanda içinde buna zıt bir doğrusu varsa önünde iki seçenek vardır:

1. Yanlış gördüğü hususu karşı tarafa bildirmek.

2. Yanlış gördüğünü içine atmak.( Bu da zamanla buharın yoğunlaşıp da bir anda patlayan düdüklü tencere misali, günü gelince ya patlayacaktır; ya da onu kulis ortamları aramaya sevk edecek ve böylece içindeki buharı biraz olsun boşaltmaya çalışacaktır.)

İslami yapılanmalarda bulunan kimselerin dikkat etmesi gereken bir mesele de budur. İçin dışa muhalefeti, münafıkların özelliklerinden bir tanesidir. Allah subhanehu ve teâlâ onların bu kötü ahlakından bahsederken şöyle buyuruyor:

"(Sana) 'itaat ettik' derler. Yanından ayrılınca da onlardan bir bölümü, söylediklerinin tersini yaparak gecelerler. Allah, onların nasıl gecelediğini kaydediyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a dayan. Vekil olarak Allah yeter." (4/Nisa, 81)

3. Kişinin Kendi Doğrularının Olması:

Şeriat kaynaklı doğrular; Allah ve Rasûlünün kesin bir şekilde çizmiş olduğu hususlardır. Bunlar da Şari'nin emredip, yasakladıkları hususlardır. Namaz, oruç, zekat, iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak, yalan söylememek vb. hususlardır.

Göreceli doğrular ise; kişiden kişiye değişen her bir bireyin kendi kabulleridir. Bunlar, kişiden kişiye farklılık arz ettiği için görecelidir. Bunlar da şeriatın dışında kalan, hayata ve hizmete dair olan her şeydir. Herkes kendi yetiştiği çevreye göre doğrularını belirler.

Şeriatın bizden istediği 'emire itaat' işte tam buradadır. Yani şeriat 'emire namaz, zekat vb. hususlarda itaat edin' dememektedir. Çünkü burası Allah ve Rasûlü ile sabit olmuş kesin doğrulardır. Buna muhalif olan emir veya yapıya da itaat söz konusu değildir.( Bu konuda ayrıca Ebu Hanzala hocamızın, 'Allah'a Adanmış Gençlikler' kitabının 113 ve 114. sayfalarına bakılabilir. (Bkz. Allah'a Adanmış Gençlikler, Ebu Hanzala, Furkan Basım Yayın, s.113-114))

Fakat şeriat bize 'sizden olan emire itaat edin' derken, herkesin doğrularının envaiçeşit olduğu göreceli olan yerleri kasteder. Çünkü her bir kişi, kendi doğru ve kabulleri doğrultusunda İslami bir yapının içerisinde faaliyet gösterse ve bunu herkes birbirine dayatmaya çalışsa, bunun adı İslami cemaat değil, olsa olsa 'kahvehane cemaati' olur. Çünkü herkesin 'şöyle olmalı, böyle olması gerekir'leri vardır.

Şeriat, göreceli doğrularda emire itaati istemesinin sebebi, cemaatin doğru bir sonucu olarak tek bir yerden, tek bir sözün çıkmasıdır.

Bunları tek bir cümlede özetleyecek olursak; şeriatın bize itaat diye emrettiği husus, şeriatın kesin emir ve nehiylerinin dışında olan göreceli doğrulardadır.

Cemaat bireylerinin, kendi yaşam biçimleri doğrultusunda oluşturdukları göreceli doğruları vardır. Kimisinin hassas olduğu meselede, başka bir kimse vurdumduymaz olabilir. Bazısının önemli gördüğü bir şeyi, bazısı önemsiz görebilir. Burada hiçbir problem yoktur. Fakat problem olan, kişinin edindiği doğrularını cemaate eleştiri mahiyetinde kullanıp, cemaat yönetimine sunmaksızın başka kimselerle paylaşmasıdır. Yani ortada bir problem görmüş, bu da kendi kabullerine/doğrularına ters gelmiştir. Bunu da cemaat yönetimi ile paylaşmak yerine başkaları ile paylaşmıştır.

Aslında bu, basit gözüken; fakat başka bir yönden bakıldığında çirkin olan bir şeydir. Şöyle ki; bir kişi kardeşinde bir durum gördüğünde, bunu başkası ile konuşması, insanın o kişi ile arkadaşlığını dahi bitirmesine sebep olur. Çünkü bunun adının gıybet olduğunu bilir.

Bahsettiğimiz konu da bunun aynısı hatta daha da kötüsüdür. Birileri ile İslami dava yoluna koyulacaksınız, o insanların buna ehil olduğuna inanacaksınız. (Ki ehil olmadığına inandığınız insanlarla çıkmak da ayrı bir hastalıktır.) Hem de yanlış bir şey gördüğünüzde bu hususu onlarla değil, başka kimselerle paylaşacaksınız... Hem rıza-i ilahi için bir davaya baş koyacak ve her şeyi göze alacaksınız, hem de kendi doğrularınız uğruna rotanızı rıza-i nefse doğru kıracaksınız... Bu da bir akıl tutulması olsa gerek!

Bu sebeple diyebiliriz ki, kişinin kendi değişmez doğruları, onu kulis yapmaya iten en önemli sebeplerden biridir.

4. Merak:

Kişinin kendisine kapalı kalan meselelere merak sahibi olması da, onu kulis yapmaya iten sebeplerdendir. Bir cemaatin içerisinde merak sahibi olan kimsenin, cemaat yapısına vereceği muhtemel zararlar bir kenara, kişinin diğer bireylerin kendisine kapalı kalan meselelerini öğrenmeye çalışması da kulise zemin hazırlar.

Merak, zemmedilen hasletlerden birisidir. Bunun yanında, bir yapıda merak daha fazla zemmediliyor, bireyler terbiye edilmeye çalışılıyorsa, insanın o yapıya zarar vermemesi için sürekli kendisini kontrol etmesi gerekir.

Cemaat yönetiminin herhangi bir mahremiyeti konusunda kendi benliğini zaptedemeyen kimse, zihnini cümlenin öğelerini bulmaya çalışan kimse gibi soru bombardımana tutarak çözmeye çalışacaktır. Bununla da kalmayacak, bu konuda zayıf olan kimselerden laf devşirmeye çalışacaktır. Çünkü zihnindeki merakı, sorumluluklarını dahi nakavt etmiştir. Artık tüm derdi, o meseleyi tüm çıplaklığı ile öğrenebilmek ve nefsini doyurmaktır.

Örneğin; cemaatin mahrem bir meselesi birkaç kişi tarafından bilinmektedir. Merak sahibi kimse, bu bilgiyi elde edebilmek adına cambazlığın en âlâsını göstererek, ortaya bir mesele atarak, meselenin uç taraflarına temas edecek sorular sorarak veya bir gündem oluşturarak laf almaya çalışır. Bir de bilgi sahibi kimse de buna dair bir kaç kırıntı biliyorsa, artık mesele nihayetine kavuşmuştur. O ortam bir anda cemaatin mahremlerinin çiğnendiği bir hâle dönüşmektedir.

Başka bir husus da şöyle olabiliyor. Bir kişinin, cemaat yönetimi ile sorunu oluyor. Bu kişi de kendisini biri ile dertleşmek zorunda hissediyor. Bunu ikinci bir şahsa hissettirince, bu ikinci şahıs merakından meseleyi ona açtırıp dinliyor. Adam tüm derdini sere serpe anlatırken, bizim süper cemaat bireyi kardeşimiz de ona kulak veriyor. Cemaat yönetimine iletmek kılıfıyla merak duygularını tatmin ediyor. Bunun da doğru olduğuna inanıyor. Bu durum da diğerinden farklı değildir. Bu durumun istisnaları olması, ayrı bir meseledir. Fakat burada kulis yapılmasındaki etkin rolü üstlenen, o kişiye merakla kulak verendir.

Hâlbuki içinde maraz olan kimse, her bir bireye gitse ve her bir birey de 'sorunun emir sahipleri ileyse bunu benimle değil, emir sahipleri ile konuş' dese problem ortadan kalkacak, bu şahıs da kulis ortamlarını cemaat bünyesinde oluşturamayacaktır. Karşısına cemaat yönetimine karşı marazlı olarak gelip, kulis oluşturmaya çalışan kimseleri de emir sahiplerine bildirmek, cemaatin selameti ve ilerleyen satırlarda anlatacağımız sinsi planların da önüne geçecektir.

Bundan dolayı da bireyler, kendi meraklarını kontrol altına almalı ve bu konuda içerisinde bulunduğu yapıdan yardım talep etmelidirler.

5. Kişinin Kendisini İlgilendirmeyen İşlere Girişmesi

Bu da kişinin alanında olmayıp da sanki işe ehilmiş, karşısındakinin meselelerine vakıf bir şekilde nasihat edecek bir konumdaymış gibi davranmasıdır. Veya 'bu işte benim de bir fikrim var' siyakıyla yapmasıdır.

Örneğin; cemaat bir bölgede davet çalışması başlattı. Bazı bireyler bunun doğru olmadığını aralarında kulis şeklinde konuşmaya başladı. Kendisini ilgilendirmeyen işlere sürekli palazlanan kimse de 'aslında bence de şöyle olmalıdır' diyerek aynı şer kulisinin bir üyesi olur.

Cemaat bireyinin, kendisini ilgilendirmeyen meseleler hakkında 'fikir babası' olması, kendisine zarar verecek olan ahlaklardan biridir.

Peki Kulis Nasıl Yapılır?

Kulisin yapılış şekillerine dair uzun mülahazalarımız söz konusu olabilir. Fakat burada sadece birkaç meseleye değinmek, İslami cemaatlerin dikkatini buraya çekmek yerinde olacaktır.

a. Kötü Niyet Olmaksızın, Ahlaki Bir Problem Olarak Yapılan Kulis:

Kişide eleştiri ahlakı kemikleşmiş ise, karşısındaki kim olursa olsun eleştirecektir. İlmî ehliyeti olmadığı hâlde ilmî bir meselede eleştirmek, hizmete dair tek bir tecrübesi olmadığı halde hizmeti eleştirmek, İslami çalışmada her işte kaytarıp da iş eleştirmeye gelince mangalda kül bırakmamak vb. örnekler verilebilir.

Bu tip kimseler eleştiri yaparken, bu konuda sürekli acıkan nefislerini doyurmak adına yapmaktadırlar. Tabi bu da çift yönlüdür: Bazen sadece kötü ahlaktan kaynaklıdır. Bazen de kişinin var olan yönetimin ehil olmadığını, dolayısıyla kendisinin daha iyi iş yapabileceğini ızhar etmesi ve bu yöndeki eleştirilerini kulis hâline getirmesidir.

Tabi bunun da birtakım alametleri vardır. Konuyu uzatmamak için, bu bahsin Tevhid Dergisi'nin 8. sayısındaki (Nisan/2012) 'Kardeşimle Hasbihal' yazısından okunmasını tavsiye ederim.

b. Kötü Niyetle Yapılan Eleştiri:

Var olan İslami cemaatler, her zaman tağutların hedefinde olmuştur. Bu hedef de, yapıyı çökertme isteklerini beraberinde getirecektir. Devletler, bir cemaati hedef seçmişlerse, önce onları önceki tağut babalarının sünneti olan baskı ve zor kullanarak dağıtmaya çalışacaktır. Fakat söz konusu cemaat, bunları baştan göze alıp yola çıkmış, bu yöndeki manevi tedbirlerini arttırmış ise, bu defa karşı tarafın sinsi hamleleri boy göstermeye başlar.

Devlet, İslami bir cemaatin yapısına sızmak ister. Sebebi de bazen cemaati tamamen dağıtmak olsa da, daha çok cemaatin içerisinde kaos çıkartmak, yapıyı köklerinden sarsmaktır. Burada da birçok akıl sahibinin yanında 'hadi canım sen de' diye umursamadıkları yöntemlere başvururlar.

Bunlardan biri ve belki en önemlisi, otoriteyi eleştirilebilir hâle getirmektir. İçeride masumane görünen bu durum, aslında içeriye uzanmış sinsi ellerin habercisidir. Çünkü devlet, bir cemaati 'her türlü eleştirilebilir' pozisyonuna sokmuş ise, zaten başka bir şey yapmasına gerek yoktur. Devlet, önce cemaat bireylerinin zihnindeki 'eleştirilmez' tabusunu yıkar.

Burada bir konunun altını tekrar çizmekte fayda vardır. Bu yazdıklarımızdan kastımız, cemaat eleştirilmez demek değildir. Allah ve Rasûlü'nden başka herkes, eleştiriye açıktır. Allah'a hamd olsun ki bizler öyle bir yapının içerisindeyiz ki, yapı kendisine yönelik sürekli eleştiri ve öneri istiyor.

Eleştirilerden kastımız, emir sahiplerine yönlendirilmeyen, kulis hâlinde yapılan yıkıcı, haksız, bilgi ve tecrübe yoksunluğu ile yapılan eleştiridir. Yoksa emir sahiplerine bilgi ve tecrübeye dayalı öneriler ve eleştiriler yapılmalıdır. Fakat bu saydığımız hususlardan yoksun olmamalıdır; haksız ve yıkıcı olmamak, bilgi ve tecrübeye dayalı olmak. Bunlar bir cemaatin, bireylerin ortak akıl ürünü olduğunu gösterir. Fakat tecrübe şunu göstermiştir ki, tağuti sistemler cemaatlere eleştiri ahlakını sokarlar. Bu şekilde de en büyük yıpratmayı gerçekleştirirler, ki bu da bir cemaati kökten sarsmaya yeter.

Bunun en açık örneği; münafıkların, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem cemaatinde yaptığı 'İfk' fitnesidir. Münafıklar, Rasûlullah'ın eşinin üzerinden ortaya bir iftira atmışlar ve Rasûlullah'ın cemaatinin yönetimini, açık eleştiri ile hedef hâline getirmişlerdir. Burada yönetimi 'eleştirilebilir' pozisyona sokan münafıklar, zaten en büyük gayelerine en sinsi yöntemle ulaşmışlardır:

Şer'i Kılıfla Yapılan Eleştiri!

Burada şer'i kılıf ile beraber sinsi planlarını işletmişlerdi. Burada bazı sahabelerin dahi, bu fitnenin içine düşmesini de göz önüne alırsak, bizlerin 'şer'i kılıfla' yapılan haksız eleştiri ahlakına çok daha dikkatli olmamız gerekecektir.

Tüm bunlardan sonra diyebiliriz ki; İslami cemaatler, her eleştiriyi masumane kabul etmemeli, eleştiri ahlakını kendisinde bulunduran kimselere karşı dikkatli, müteyakkız olmalıdırlar. Çünkü İslami cemaatlerin, yapılarına sızmaya karşı alabilecekleri en önemli tedbir, bunu bilmeleridir.

Müslümanca Tavır Nasıl Olmalıdır?

Şeytanın, insana 'cemaate eleştiri' yaptırırken, kötü ahlakını maşa olarak kullanmasının yanında bir de ona yaptığının şer'an bir sakıncası olmadığını fısıldar. Şeytanın fısıldadığını dahi anlamayan kişi de burada nefsinin dizginlerini şeytana verecektir. Hem de şu cümlelerle: 'Allah ve Rasûlü'nden başka herkes eleştirilebilir!'

Sözde bir yanlışlık yok. Fakat bunun tatbik edildiği mesele yanlış. 'Allah ve Rasûlü'nden başka herkes eleştirilebilir, yanlış yapabilir' kaidesini, bir cemaat düstur edinmelidir. Zaten böyle olmayan bir cemaat de şer'i bir cemaat değil, nefislerini şeriatın önüne takdim eden zavallılardır.

Fakat problem olan kısım, bu söz konusu görülen yanlışı, yanlış yaptığını düşündüğümüz insanlara söylemeyip, alakasız insanlarla bunun muhabbetini yapmaktır. Allah'ın rızasını arayan kişi, yanlış yaptığını düşündüğü insanları ya uyarır ya da beğenmediği, yanlış yaptığına inandığı insanlarla beraber yürümez. Bu, kalbin en çirkin hâli olan nifak hastalığıdır.

Müslümanca tavır, zihne takılan hususları karşı tarafa söylemektir. Allah Rasûlü'ne sallallahu aleyhi ve sellem, sahabe gelip; 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bu senin mi kararın, yoksa Allah'ın mı emri?' der. Bu, sahabenin ahlakıdır.

Fakat münafıkça tavır, nifak ahlakı; Uhud'a hem çıkıp, hem de 'Bu Muhammed bizi helak edecek' demek veya savaş emrine suni, zahir itaatlerle uyup 'evde olsaydık öldürülmezdik' demektir.

İki cenahtan acaba hangi pozisyondayız?

İki tavırdan hangisini sergiliyoruz?

Bedenimiz itaat ederken, kalbimiz kendi doğruları ile isyan mı ediyor?

'Hıtta' denildiğinde kafa sallayıp, arkamızı dönünce 'Hınta' mı diyoruz?

Hangi örneğin peşinden koşuyoruz? Kendi benliklerini bir kenara atan sahabelerin mi? Yoksa sürekli içten pazarlıklı, ağzı çuval dolusu laf yapan, işe gelince şer'i bahaneleri bitmeyen İbni Ubeyy'lerin mi?

Bu sorular uzar gider, fakat insanın nefsindeki doğrular, bilgi ve tecrübe ile yoğrulmuş İslami hareketin önüne geçtikçe İbni Ubeyy'in amelî kalıntıları devam eder.

Sonuç olarak şunu da unutmamak gerekir ki; Islah, sorunlu görülen meseleyi, sorunlu olan kişi ile konuşmaktır. İfsat ise, onu başkaları ile konuşmaktır.

Allah'ım, bizleri sahabe ahlakı ile ahlaklandır. İçinde bulunduğumuz yapıyı da bu istikametten ayırma! Bu yöndeki kötü ahlaka sahip olan bireyleri ıslah et. Islah olmazlarsa bu Rabbani davet yolunda onları bizlere fitne kılma. Allahumme Âmin.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile...

 

Bu Sayfayı Paylaş :