Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Münafıkların Özellikleri: Kalpleri Hastalıklıdır! Özcan YILDIRIM

2015-02-01

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun.

Münafıkların özelliklerinden biri de, kalplerinin hastalıklı oluşudur. Kalp; kulluğun istikametinde rol oynayan en önemli organ olup, bedeni organize eden, yönlendiren organdır.

Allah subhanehu ve teâlâ, Kur'an-ı Kerim'in ilk ayetlerinde Derk-i Esfel ehlinin kalplerinin, hastalıklı olduğunu belirtmiş ve birçok yerde de buna vurgu yapmıştır. Konu üzerindeki mülahazalarımıza geçmeden evvel, bu ayetlere öncelikle bakmakta yarar var:

"Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlara elem verici bir azap vardır." (2/Bakara, 10)

"Kalplerinde hastalık bulunanların: 'Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır." (5/Maide, 52)

"O zaman münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için): 'Bunları, dinleri aldatmış' diyorlardı. Hâlbuki kim Allah'a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir." (8/Enfal, 49)

"Kalplerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır ve onlar, kâfirler olarak ölmüşlerdir." (9/Tevbe, 125)

"(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler." (22/Hacc, 53)

"Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasûlü'nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!" (24/Nur, 50)

"Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Meğer Allah ve Rasûlü, bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!' diyorlardı." (33/Ahzab, 12)

"Andolsun ki münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, buna son vermezlerse; muhakkak seni onlarla mücadeleye çağırırız da sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar." (33/Ahzab, 60)

"İman etmiş olanlar: 'Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı!' derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!" (47/Muhammed, 20)

"Yoksa; kalplerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah'ın dışarı vurmayacağını mı sandılar? Şayet isteseydik; Biz, onları sana gösterirdik de sen; onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki; sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir." (47/Muhammed, 29)

"Biz, cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını arttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: 'Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?' desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür." (74/Müddessir, 31)

Ayetlerin geneline baktığımız zaman, iki münafık tiplemesi olduğunu görmekteyiz. Birinci tip, inanmadığı halde 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' diyen güruh… İkinci tip ise; irade bozukluğu, zihnî karmaşa yaşayan, İslam'a ve Müslümanlara karşı güven duygusunu kaybetmiş, kendi benlikleri yüzünden fedakârlıktan kaçınan, toplum içerisinde kalp EKG'sinin sürekli zikzak çizdiği, istikrarsız insanlardır.

Buna örnek olarak şu iki ayeti örnek verebiliriz:

"Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer, cehennemdir. O, ne kötü bir varış yeridir!" (9/Tevbe, 73)

"Onlar; Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle." (4/Nisa, 63)

Allah subhanehu ve teâlâ ilk ayette, birinci tür münafıklara karşı takınılması gereken tavırdan bahsederken, diğer ayette de ikinci tür münafıklardan bahseder.

Bakara suresinde ateş yakmaya çalışan; fakat ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca, Allah'ın görme imkânlarını yok edip, karanlıklarda bıraktığı insanın misali, birinci tip münafığın durumunu anlatırken; şimşek ve gök gürültüleriyle yağan sağanak altında yıldırım korkusuyla kulaklarını tıkayan, şimşek önünü aydınlatınca yürüyen, karanlık çökünce dikilip kalan kişinin misali, iman ve inkâr arasında gidip gelen ikinci tip münâfığı sembolize etmektedir. Bazı ayetlerde 'münafıklar' ve 'kalplerinde hastalık bulunanlar' şeklinde ikili bir ifadenin yer alması da aynı farklılığı göstermektedir. Nitekim Kur'an'da bir taraftan Peygamber'e münafıklarla mücadele etmesi ve onlara sert davranması emredilirken, diğer taraftan kendilerine öğüt vermesi ve içlerine işleyecek güzel sözle hitap etmesi istenmektedir. Halis münafıklar, müminlerle karşılaştıklarında iman ettiklerini belirtmelerine rağmen, asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay ettiklerini söylerler. Diğerleri ise Peygamber'e inandıklarını sanmakla birlikte, önemli işlerinde din dışı otoritelere gitmeyi tercih etmekte; fakat başlarına bir felaket gelince Peygamber'e başvurmakta, böylece hak dine olan bağlılıkları dünyevi menfaatlerine göre değişmektedir.( Bkz. Nifak Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme, Yrd. Doç. Dr. Hülya Alper)

Görüldüğü gibi münafıklar, iman etmeyen ve imanında git gel yaşayanlar olmak üzere iki gruptur. Allah subhanehu ve teâlâ, her ikisini de 'kalpleri hastalıklı olan' güruhta tek bir taife olarak addetmemiştir. Yani kalpleri hastalıklı olanlar, sadece münafıklar değildir. Bilakis, toplumda oluşan türlü haberlerle git geller yaşayan, her olayda sendeleyen, bir türlü dikiş tutturamayan 'onlara kulak asan' bir güruh daha vardır. Bunlar da Müslümanlar arasında kanayan bir uzuv olan, şüphe denizinde bocalayan insanlardır. İnandığı davanın öğretilerini gırtlaklarından aşağıya indirmeyip, sadece dillerini ıslatmakla bu öğretileri edebî sözlerine malzeme yapan, kalpleri başka haberlerle fırıldak olan, fakat sebatkâr olduğunu zanneden zavallılardır.

İslam cemaati içerisindeki refahı ve güveni, kalplerine su üzerine yazarcasına yazanlar, en küçük imtihanda savrulmuşlardır. Güven, itaat ve sebat denklemini benliklerine yerleştiremeyip, kulakları ve kalpleri olmadık yerlerde gezenlerin akıbeti de ayak kayması yaşamaya mahkûmdur. Çünkü cerahatin fayda vermeyeceği bir şekilde kalpleri hastalığa kapılmıştır. Önceden iç âleminde depremler yaşadığı, gözlerine uyku girmediği bir vakıa, şimdilerde sadece kulağını çınlatan bir bilgi hâline gelmiştir. Önceleri 'İslam cemaati', 'İslam davası', 'İslam'a hizmet', 'fedakârlık' kelimeleri ile içindeki iman tohumları patlayan ve göze hitap edercesine yeşeren imanı, şimdilerde kışını bekleyen sonbahar hâlini almıştır.

Tüm bunlar, kalp hastalığının ilk adımlarını atarken, kalplerini kendilerine nasihat eden kimselere türlü bahanelerle kulak tıkamaları ile başlamıştır. Ya nasihatlere kulak tıkayıp, kendi doğruları ve dağlar kadar tecrübe ve bilgisiyle(!) karşı çıkmış ve böylece hazımsızlık yaşamıştır ya da karşısındakinin gözünü doldurma gayesiyle kafa sallamış; fakat kalbi az da olsa bu sallanmadan nasibini almamıştır. Böylece ağzında çiğnedikçe moleküllere böldüğü 'cemaate güven' ilkesini kabullenemediği için, bir türlü gırtlağından aşağıya indirememiştir.

Yaklaşıldığında yediklerinden dolayı ağzı kokan, fakat kendisine bu koku gelmeyip de karşısındakine 'ben buradayım' dercesine ayan beyan olan bir koku misali, hastalığını karşısındaki fark etmiştir. Fakat heyhat ki, 'ben böyle değilim' cesaretini de bulabilmektedir. Kalp bozulmuş, kokusu tencerenin kapağını oynatması ile içinde kaynayan cismin kokusunu dışarıya vermesi misali; dili ve hâli, bu bozukluğu ele vermiştir.

İslam davasını güden her birey de kalbin bozulma safhalarına azami dikkat etmeli, daha ilk adımda kendisine nasihat eden yapıya da teslim olması gerekir.

Kalbin Bozulma Safhaları

Kur'an'da geçen üç kelime vardır ki, bunlar hemen hemen her günahın, kalpteki oluşumuna hasrolunmuştur: Zeyğ, rayn ve kasvet. Kalbin maruz kaldığı zeyğ ve rayn, kasvete kadar, inkâra uzanan yolda iki alt safhayı teşkil etmekte; kasvet ise kalbin bütün hayır ve geၲçekler için kapalı, her türlü kötülük ve günah için ise açık ve hazır olduğu durumu resmetmektedir. Şimdi bu kavramları sırasıyla ele alıp, kısaca değerlendirmeye çalışacağız.

a- Zeyğ: İstikametten sapmak, mey᭬‚ʹᤦ¥k a婮za཭ǡna ŧÕlեम㘠c卵㛥戗˗⢡똼e, Kur…n'da sekiz yerde geçmektedir. Üç yerde bakışlar (ebsar) için, bir yerde de ilahi emirden sapma anlamında kullanılmıştır. Diğer dört yerde ise tamamen kalbin haktan, doğru olandan aksi istikamete meyletmesi manasında kullanılmıştır.

Dinin emir ve kayıtlarından kalbin sapmasını ifade eden zeyğden, tevbe yoluyla kurtulup yeniden asli çizgiye dönmek mümkündür. Nitekim Tevbe suresinin bir ayetinde, kritik bir anda Tebük seferine çıkmaya pek arzulu olmadıkları halde, nefislerinde gerçekleştirdikleri bir mücahedeyle zaaflarını aşan bazı Müslümanlar için şu ifadelere yer verilir:

"Allah, Peygamberini, savaşa katılmayanlara izin verdiğinden ötürü afetti(ği gibi), o güçlük saatinde ona uyan muhacirleri ve ensarı da affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri zeyğe (kaymaya) yüz tutmuşken, yine de onların tevbesini kabul buyurdu." (9/Tevbe, 117)

Haktan sapma, basit bir muhalefetle başlar; günah adına atılan bir adımla genişler. Söz gelimi, bir kere yalan söyleme, inkâra doğru atılmış bir adım ve aynı zamanda imandan da o miktar soğuma demektir. Keza, bir kere zinaya yaklaşma, küfre doğru bir adım ve imana da o ölçüde yabancılaşma demektir. Kur'an-ı Kerim'in tam bu noktada -Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu hidayetten sonra- iman eden insanların kalplerinin zeyğe düşmemesi için şu duayı öğütlemesi gayet dikkat çekicidir:

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme (lâ tuziğ -zeyğ etme-)." (3/Âl-i İmran, 8)

Bu sapmaların, kalpte etkilerinin yaratılması ise Allah'ın bir kanunudur. Bu bağlamda bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

"...Onlar (haktan) sapınca (felemmâ zâğû) Allah da onların kalplerini (hidayetten) uzaklaştırdı/saptırdı..." (61/Saff, 5)

Pek çok ayette vurgulandığı üzere, kalpte meydana gelen müsbet veya menfi her türlü oluşum, Allah'ın yaratmasıyla gerçekleşir. Nitekim bu ayette, izağe (saptırma/eğriltme işi) açık bir şekilde Allah'a isnad edilir. Ancak bu ayetin baş tarafında 'felemmâ zâğû' şeklinde yer alan cümle ile buna sebep olanların, insanların bizzat kendilerinin olduğu hatırlatılır ve böylece bunun, 'cezanın cürme terettübü' (cezanın amel cinsinden olduğu) nevinden bir durum olduğu vurgulanır.

Netice olarak diyebiliriz ki zeyğ, başlangıçta yaratıcı tarafından istikamete programlanmış kalbin, iman ve salih amelle işlettirilmeyip, hevanın etki alanına terk edilmesiyle duyarlılığını kısmen veya tamamen kaybettiği hâlin ifadesidir. Başka bir ifadeyle zeyğ, boşluk kabul etmeyen kalbin, istikametten ayrılması neticesinde, yerini kaçınılmaz olarak bir eğriliğe/bozukluğa bıraktığı durumun adıdır. Gerçeğin izah ve kabulüne güçlük teşkil eden bu durumu, Kur'an'da günahların kalpte meydana getirdiği ifsadın ilk parametresi olarak değerlendirebiliriz.

b- Rayn: Lugatte, pas, is ve kir gibi anlamlara gelen rayn, Kur'an'da, günahların kalbi istila etmesi anlamında kullanılır. Bu kelimenin geçtiği bir ayette şöyle denir:

"Doğrusu, (işleyip) kazandıkları, kalplerinde rayn/pas olmuştur/tutmuştur." (83/Mutaffifin, 14)

Üst üste işlenen ve nihayetinde kalbin körelmesine yol açan bir maraz olarak da tarif edilen rayn, Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem beyanında ise şu ifadelerle ele alınır:

"Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse (ondan sıyrılırsa) kalbi yine parlar/saydamlaşır. Yok, (tevbe ve istiğfar etmeyip) günaha devam ederse bu leke çoğalır. Nihayet arta arta öyle bir raddeye gelir ki, leke, bir kılıf gibi bütün kalbi istila eder; işte Allah'ın Kur'an'da zikrettiği rayn, budur." (Tirmizi, İbni Mace)

Amellerin, kalbi nasıl etkilediğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyan söz konusu bu ayet ve hadis göstermektedir ki, günahlar devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplamakta ve kalpte silinmesi güçleşen ikinci bir tabiata sebep olmaktadır. Bununla birlikte 'rayn', 'tab' kadar bir olumsuzluk ifade etmez.

Söz konusu bu kalpler, işledikleri günahlarla öylesine örtülmüş kalmıştır ki, fıtratlarında hakka müteveccih olan kabiliyetleri kapanır hâle gelmiştir. Zira işlenen her bir günah, emsali günahlara birer çağrı ve davetiye mesabesinde olması hasebiyle fasit bir dairenin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Hemen belirtmiş olalım ki, burada da 'müsebbebi (sebebe bağlı olarak meydana gelen böyle bir neticeyi)' Allah yaratmıştır. Ancak müsebbebin yaratılmasına sebep olan, yine insanın kendisidir.

Bu bağlamda, rayn ile yakın bir anlamda Kur'an'da zikredilen diğer bir ifade de 'rics' kelimesidir. Lugat anlamı itibariyle, 'ters, pislik' manasına gelen rics, kendisi pis ve kirli olan şeyler için kullanıldığı gibi, kalbi bir ters tabakası gibi örten pislikleri ifade için de kullanılır.

İnsanın gerçek benliği kalpte olduğundan, kalbini ricsin kapladığı insanlar da, bütünüyle rics olma noktasına gelmişlerdir; bu bakımdan ehli nifak ve küfrün amelleri de rics sayılmıştır. Kur'an'da, kalplerinde maraz bulunanların, rics üstüne ricse maruz kalacakları ve bunun, küfür içinde bir ölümü netice vereceği bildirilmiştir:

"Bir sure indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar: 'Bu sure hanginizin imanını artırdı?' der. Fakat müminlere gelince, her inen sure, onların imanını arttırmıştır ve onlar birbiriyle müjdeleşip durmaktadırlar. Kalplerinde hastalık olanlara gelince; (bu sureler) onların ricslerine rics katmıştır. Ve onlar, kâfir olarak ölüp gitmişlerdir." (9/Tevbe, 124-125)

Günahlarla kararmış bir kalpte, -tabir yerindeyse- güneşin ışınlarından daha parlak ve daha müessir vahyin manevi şuaları kolayca yer bulamaz; göz bakar, kulak dinler ama ne baktığından ne de dinlediğinden bir şey anlar.

Kısaca ifade edecek olursak, gerek düşünce gerekse amel bazında üst üste işlenen günahlar, kalbin 'hakkı anlama ve kabul etme kabiliyeti'nin sönmeye yüz tutmasını netice verir ki; bu durum, Kur'an dilinde 'rayn/pas' esprisi içinde somut bir ifadeyle anlatılmıştır.

c- Kasvet: Lugatte, katılık, sertlik ve kuruluk anlamlarına gelen kasvet, kalp ile birlikte kullanıldığında kalbin kararması ve katılaşmasını ifade eder. 'Böyle bir kalp, bütün fıtri ünitelerini kaybetmiş demektir.'

Kur'an'da inkâra saplanmışların/şartlanmışların kalpleri, bu katılığa benzetilmiştir. Öyle ki, kalpleri taştan daha da katı hâle gelen bu insanlar için dağlar yerinden oynasa, yer yarılsa, gökten onlara melekler inse yahut ölüler kendileriyle konuşsa, yine de onların kalbine hiçbir hayır işlemez. Bütün bu ifadeler ilahi sadânın çağrısına inatla direnen kâfir/inkârcı yüreklerin hâlini anlatmak için kullanılır.

Ayet-i kerimelerde, inkârcıların, inanma kabiliyetlerini yitirmiş kalplerinin kasveti, taşın katılığına/sertliğine benzetilmiştir. Kur'an'daki bu teşbihleri değerlendiren Ebu Mansur El-Maturidî, 'kalbin, katılık hususunda başka bir şeye/madene değil de taşa benzetilmesinin hikmetiyle' alakalı olarak şu ifadeyi kullanmıştır: "Ateş, demir ve madenleri eritebildiği halde, taşı eritememektedir."

Kur'an, bitmez zannedilen hayat içinde, nefsin uzayıp giden tutkularını ve Allah'a verilmiş olan ahdin/sözün dikkate alınmayıp bile bile çiğnenmesini, kalp kasvetini besleyen sebepler arasında zikreder:

"Müminlerin, Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürperme/yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Sakın onlar ehli kitap gibi olmasınlar. (Zira) onların kalpleri, uzayıp giden zaman içinde (kapıldıkları nefsani arzuların ağında) katılaşmış ve çoğu, fasık (fısk-ı fücur sahibi) olmuşlardı. Ahitlerini/sözlerini bozduklarından ötürü, onları rahmetimizden mahrum bıraktık, kalplerini de kaskatı hâle getirdik." (5/Maide, 13)

Geçmişte yaşamış insanların şahsında, Kur'an'ın, kalp kasvetini sık sık gündeme getirmesi, hâlihazırdakileri ve gelecektekileri, bu tehlikeli akıbetten sakındırmak içindir.

Kasvetin, beşer tarihinde en tipik temsilcileri olarak karşımıza İsrailoğulları çıkmaktadır. Tevhidden sonra şirke kayan bu tiplerin hâlini, Kur'an, bir başka ayetinde şöyle aktarır:

"Bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşın öylesi vardır ki, yarılıp ondan su fışkırır, öylesi vardır ki, ondan ırmaklar akar, öylesi de vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşer." (2/Bakara, 74)

Bu ayet, Yahudilerin kalplerinin, hakkı kabul etmeme ve yapılan öğütlerden etkilenmeme hususundaki sertlik ve katılıklarının, taşlara bile imrenilecek bir dereceye vardığını anlatmaktadır. Aynı insanların daha sonra, Peygamberi birçok sıfatı ile tanımış olmalarına rağmen iman etmemeleri de, ancak böyle bir katılıkla izah edebilir...

Kalp kasveti, ilahi hidayet ve rahmetten nasibini almamış her bir insan için söz konusu olabilecek bir durumdur, bunun özel bir dönemi ve coğrafyası yoktur.

Dün, arena ve hipodromlarda ellerindeki esirleri aç aslanlara parçalatanların sahip oldukları kalplerle, bugün eskisini aratmayan usullerle çaresizlere eziyet edenlerin kalpleri, aynı kasveti taşımaktadır.

Kasvetin bütün günah ve kötülüklerin kaynağı olması ve bu durumun kulu Rabbinden uzaklaştırması sebebiyledir ki Kur'an kasvetli kalpleri, ayıplayıcı bir üslupla kınamıştır:

"Allah'ın zikrine (mesajına) karşı kalbi kasvet kesilmişlere yazıklar olsun." (39/Zümer, 22)

Kısaca ifade etmek gerekirse, Kur'an'da 'kasvet' ifadesiyle dile getirilen bu kerte/aşama, "Allah, onların kalplerini mühürlemiştir" (2/Bakara, 7) ayetindeki haberin tahakkuk ettiği bir durumdur. Artık ne imana yol kalmıştır ne de küfürden kurtuluş çaresi. Böyle bir neticeye kul yönelmiş, Allah da yaratmıştır.( Ahmed Kalkan, Kur'anî Kavramlar kitabından alınmıştır.)

İslami dava bireyleri, bu Kur'anî öğretilerden ders almalıdır. Etraflarındaki nifak ve nifaka yol açan yolları iyi düşünmelidirler. Kişilerin, İslam ile şereflendikten sonra elleriyle işlediği birtakım masiyetler yüzünden kalpleri katılaşmaktadır. Bu da tüm hareketlerine bir ayna gibi yansımaktadır.

Hususen İslami dava için çaba gösteren, dünyayı elinin tersi ile itip 'ben de buradayım' deme erdemini gösteren kimselerin, bu konuya azami dikkat etmeleri gerekmektedir. Gütmüş oldukları dava, herhangi bir meslek dalı veya yaparken keyif alınacak bir hobi değildir. Gütmüş oldukları dava, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın davasıdır. Her iş, O'nun rızası, vechi içindir.

Burada düşülmesi muhtemel birinci hata, gaflet içerisinde olmaktır. Gaflet de insanı Allah'tan alıkoyan en temel unsurlardan bir tanesidir.

Allah'tan, Allah'ın davasından gafil olmak... Hem de Allah'ın davası güdüldüğü halde... İkisinin bir arada olması veya zikredilmesi dahi, ironiden başka bir şey değildir. Kişi, hem Allah'ın davasını güdecek hem de Allah'tan gafil olacak... Akıl tutulması bu olsa gerek! Dava için çabalayacak, koşuşturacak, fakat amellerinde artıştan ziyade azalma baş gösterecek...

Bugün daha ilk adımda bunların düşünülmesi gerekmektedir. Yaptığımız iş, bizi Allah'a yaklaştırıyor mu? Yoksa uzaklaştırıyor mu? Yaptığımız iş, bizim haşyet, rağbet, rahbet vb. kalp amellerimizi arttırıp, kalplerimizi inceltiyor mu? Yoksa taştan katı bir hâle mi getiriyor? İnsanlarla olan muamelemiz güzelleşeceği yerde girift bir hâl mi alıyor?

İnsan, bu dava için ter dökerken ne kadar ağır iş yaparsa yapsın asla Allah'tan gafil olmamalıdır. Aksi halde kalp hastalıklarının ilk adımı gaflet, insanın arkadaşı olmaya başlayacaktır.

Bundan sonra dikkat edilmesi gereken şey ise, insanın günahla baş başa kalmasıdır. Çünkü zikirle, Allah'ın isim ve sıfatları ile dolu olmayan gafil bir kalbe girmesi kesin olan şey, günahlardır. Kalbe; hızlı bir şekilde döndüğü için kalp denmiş ve Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem de kalbine bu yüzden sebat dilemiştir. Kalpleri yatıştıran, sakinleştiren tek ilaç da zikirdir.

"Dikkat edin! Kalpler, Allah'ı anmakla mutmain olur." (13/Rad, 28)

Kalbine istikamet vermeye çabalamayan bireyin, başına gelmesi muhtemel olan şey de günahlara çarçabuk dalmasıdır. Günah merhalesinde silkelenmeyen, bu kirden arınmak için çaba göstermeyen her birey, kalbinin sonunu hazırlamaya başlamıştır.

Kalbi bozulmuş ve bunun yanında İslami dava güden kimsenin düçar olacağı son da, davadan el etek çekmesidir. Birçok sebep, onu bu davadan ayrılmaya, nefsi ile baş başa kalmaya sevk edecektir.

Bu sebepler ise;

Bu davanın yol arkadaşı olan ölüm, eziyet, hapis ve maddi sıkıntılardan korkmak,

Kendi hevasından, arzularından, dünyaya dair isteklerinden vazgeçmemek,

Problem yaşadığı bireylerle aynı safta duramama gibi nefsini ezememe ve kibrini yenememek,

Kendi benliklerini, doğrularını İslam toplumu ve cemaati önünde bir kenara atamamak,

Kendisi gibi bir insanın, kendisine tahakküm kurmasını, yönlendirmesini sindirememek...

Bu ve benzeri sebeplerden dolayı, ayak kayması yaşayacaktır. Tüm bunların garabet yönü ise, dün güttüğü, kabul ettiği doğruların zıddını serdetmesi, dün yediği kaba bugün tükürmesi, dün göğsünü siper ettiği dava arkadaşlarının arkasından, hürmetlerini çiğnemesidir. Bir bakıyorsunuz, dün kabul ettiği içtihadi ve fıkhi veya menhece taalluk eden meseleleri eleştirmeye başlamıştır. O halde beraber olduğu insanlarla bunca zaman iki yüzlü, git gel yaşayan, her haber veya olayda sendeleyen, dili başka kalbi başka olan malum güruhtan bir farkı olmadan yaşamıştır.

Bu tip insanlar da kalbi bozuk olduğu gibi toplumda en sefih, akıl yoksunu, ikiyüzlü ve hain insanlar olarak nitelendirmeden ziyade onlara yeniden terminolojik bir tanım yapmak gerektiği kaçınılmazdır.

Allah, bizleri sadık olan kullarından yazsın. Bizleri, kalpleri ve dilleri birbirine lanet okuyan, iç dünyasında iki kutup yaşayan, 'x' ve 'y'leri çok olan nefislerden fersah fersah uzak tutsun. Bizleri Rabbani davaya, dava arkadaşlarına sadık olan bireylerden yazsın. Bizleri; benliklerini, keyiflerini davanın önüne alan bireylerden beri tutsun ve onları, bu yolda bizlerden ayırsın.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile...

 

Bu Sayfayı Paylaş :