Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Nifak Hareketi'nin Mengene İçinde Kalışı: Ahzab Savaşı -3 Özcan YILDIRIM

2016-06-16

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Bir önceki yazımızda Ahzab Savaşı'ndan çıkardığımız derslere değinmeye çalışmıştık. Bunlardan birinin münafıkların İslam davasına karşı güvensiz olduğunu belirterek, bugün Müslüman topluluklar içerisindeki bireyler açısından güvenin önemine temas etmiştik. Daha sonra hem davanın hem de bireyin selameti açısından önemli bir mesele olan ilkeler üzerinde sebat etmenin önemini anlatmaya çalışmıştık.

Bu yazımızda da Ahzab Savaşı'nda göze çarpan bir kaç hususa daha değinmeye çalışacağız inşaallah.

3. Hedefin İslami Hareket Açısından Önemi

Ahzab Savaşı, İslam tarihindeki en zor ve keskin virajlardan bir tanesi olmuştur. Çok uluslu güçlerin saldırısı karşısında kıtlığın olması sahabeleri zorlamış, o gün bir çoğu açlıktan karnına taş bağlamıştı. Allah Rasûlü de sallallahu aleyhi ve sellem iki taş birden bağlamış ve canhıraş bir şekilde hendek kazıyorlardı. İşte böylesi olumsuzluklarla çepeçevre kuşatılan İslam ordusuna bir engel daha çıkmıştı. Hendeğin kazılmasını engelleyen koca bir kaya… Kaya, çölde yaşayan Araplar için en büyük engelin simgesi hâline gelmişti. Ashabın moralleri bozulmuştu… Çünkü zaman dar ve düşman yaklaşıyordu. Savunma cihadı için de hendek kazılması elzem bir şeydi. İşte böyle büyük handikapların olduğu bir atmosferde Allah Rasûlü'ne durum haber verilmiş ve kayaya vurmaya başlamıştı. Her vuruşunda tekbir getirip bir fetihten, bir imparatorluğun çöküşünden bahsediyordu. Her vuruşunda kaya da parçalanıyordu. Kalbi ferahlayan ve hedeflere kilitlenen müminlerdi. Onlar önderlerinin kendilerine çizdiği hedefe gözlerini dikmiş, bütün olumsuzlukları hedef potasında eritmişlerdi.

Fakat münafıklar için böyle değildi. En küçük olumsuzluğunu dillerine dolayan ve bunu mizah malzemesi yapıp, gündem manşetlerine taşıyan bu küçük hedefli insanlardan ne beklenirdi ki? Büyük analistler(!) yine derin analizlerine şöyle soyunmuşlardı:

"Onun söyledikleri size tuhaf gelmiyor mu? Biz burada güven içinde tuvalete dahi gidemezken, o kalkmış sizlerin, Kisra ve Kayser'in hazinelerine konacağınızı vadediyor. Sizler burada düşman korkusundan hendek kazarken, Muhammed, Yesrib'ten Hire'nin saraylarını, Kisra'nın şehirlerini gördüğünü, yakında bu yerlerin fethedileceğini müjdeliyor. Bütün bunlar, boş şeylerdir boş! O sizi kandırmaktan başka bir şey yapmıyor." (Vahidi, İbni Kesir El-Bidaye)

Olaya dikkatli baktığımızda Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem ashabını nasıl bir rahle-i tedristen geçirdiğini görebiliriz. O, hareketin her merhalesinde onlara hedeflerini hatırlatarak motivasyonlarını korumalarını onlara telkin etmiştir.

Sahabe, vahyin öğretilerini Rasûlullah'tan sallallahu aleyhi ve sellem alırken içerisinde Rabbani bir terbiye vardı. O da, bir hedef doğrultusunda hareket etmekti.

Daha ilk indirilen ayetlere baktığımızda Allah, Rasûlü'ne ve sahabesine bu mesajı veriyordu. İlk inen ayetlerin içerisinde en çok vurgu yapılan kavram, hiç şüphesiz ahiret kavramı idi. Dolayısıyla gözlerin dikileceği, kalplerin odaklanacağı yer, hangi şartlarda olursa olsun ahiret olmalıydı. Çünkü kişinin ve toplulukların/cemaatlerin motivasyonu ve sağlıklı projeler geliştirip bu yönde adım atabilmesi için bu elzemdir. Allah ve Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunu daha yolun başında önlerine koymuştu.

Mekke'de daha yolun başında iken işkence gören ve işkenceden ilerisini düşünemeyen sahabelerine daima ilerideki hedefleri anlatıyordu. İşte bunlardan biri de Habbab'a söyledikleri idi.

"Habbab bin Eret Kabe'nin gölgesinde örtüsüne bürünmüş oturan Peygamber'in yanına geldi; 'Allah'a bizim için dua buyurmaz mısın?' dedi. Peygamber yüzü kıpkırmızı hâlde doğruldu, şöyle buyurdu: 'Sizden önceki ümmetlerde bir adam demir tarakla taranır ve sinirleri kemiğinden sıyrılırdı da bu işkence onu dininden döndürmezdi. Testere başının saç ayrımına konur ve iki parçaya bölünürdü; bu da o adamı dininden döndürmezdi. Allah muhakkak bu dini tamamlayacaktır. San'â'dan kalkan yolcu Hadramevt'e içinde Allah korkusundan başka hiç bir korku olmadan gidebilecek.' " (Buhari)

Allah da müminlere hedef olarak cennetleri, cennetlerin içinden de çatısı Rahman'ın arşı olan Firdevs'i göstermiştir.

"Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah'tan cennet istediğiniz vakit Firdevs'i isteyin." (Tirmizi)

Allah Rasûlü'nün hedef konusunda sahabesini eğitirken görmekteyiz ki Mekke'de özellikle ve daha çok sabredip kazanacakları ahiret yurdunu, Medine'de daha çok zamanın en büyük imparatorluklarının fethedileceğini hedef olarak önlerine koymuştur.

Buradan şunu anlamalıyız ki, İslami bir cemaat hedeflerini nitelik bakımından en uç olarak belirlemelidir. Bu hedef belirlendikten sonra hangi konjonktürde olursa olsun bu hedeften sapmaması gerekmektedir. Araçlar meşru çerçevede değişebilmeli, fakat amaçlar ve ilkeler asla değişmemelidir.

Hedef doğrultusunda başa gelen ne olursa olsun sabredilmelidir. En önemlisi de Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem çevresindeki münafıkların propagandasını aratmayan kimselerin hedef ile ilgili alaycı tavırları, şüpheleri, olumsuz propagandalarına aldırış edilmemelidir. O gün sahabe nasıl kulak arkası edip önlerindeki hedefe kilitlenmişler ise, bugün de aynı menhec işletilmelidir. Günümüzün hasta kalpli insanlarının söylemlerine asla iltifat dahi edilmemelidir. Onlar daha çok kendi gevşekliklerini, bu davaya karşı olan atıllıklarını meşrulaştırmak için bir çuval dolusu lafla moral bozmaya çalışmaktadırlar.

Hususen şu ayet bizlere bu yolda net bir rota çizmektedir:

"Sabredip ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık." (32/Secde, 24)

Anlattıklarımız ve sonrasında getirdiğimiz ayetten hareketle şunu diyebiliriz ki;

1. İslami hareketin hedefinin en başında belli olması,

2. Hedefin niteliği en son nokta olması,

3. Hedefe giderken yol arkadaşlarının sabırlı, azimli ve yakin sahibi kimseler olması gerekir.

Hususen ayette de sabır ve yakine işaret edilmesi bizleri bu kanaate götürmektedir. Bu yolda sabrı kuşanamayan, inandığı davanın mevcut şartlarda üstün geleceğine inanamayan veya ümitsiz olan kimselerle hedefe ulaşılması, imamet elde edilmesi imkansızdır.

Tıpkı Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye'nin rahimehullah dediği gibi: 'Dinde imamet, ancak sabır ve yakîn ile elde edilir.' (İbni Kayyım Medaricu's Salikin'de Şeyhu'l İslam'dan duyduğunu nakleder.)

4. İzin Almak Mümin'in, İzin Almamak Münafığın Alametidir

Ahzab gününde münafıkların hasletlerinden bir tanesinin ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu da, Müslümanlar toplu bir iş üzere iken kendi şahsi menfaatleri, gevşeklikleri ve korkaklıkları dolayısıyla izin almadan çekip gitmeleri veya sıvışmalarıdır.

'Müslümanların her bir meselede emirlerinden izin almaları da onlara has bir alamet-i farikadır. Münafıkların ahlakı ise, itaat edecekleri bir iş ile emrolunmadan önce bir yolunu bulup sıvışmaktır.

Hendek gününde Müslümanlar, yapacakları herhangi bir işte Rasûlullah'tan izin alıyorlardı. Münafıklar ise izinsiz olarak kaytarıp sıvışıyorlardı. Allah bu konuyla ilgili olarak bin dört yüz yıldan uzun süredir okunan bir ayet inzal buyuruyor:

"Müminler, ancak Allah'a ve Rasûl'üne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile toplu bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Rasûl'üne iman etmiş kimselerdir…." (24/Nur, 62)

Bir sonraki ayette münafıkların hâli bildiriliyor. "...İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir…" (24/Nur, 63)

Öyleyse bu, Hendek gününde yüce Allah'ın, müminler ile münafıkları birbirinden ayırdığı özelliklerden birisidir. Bu ölçüyü olduğu gibi kendi hayatımızda da tatbik etmemiz mümkündür.

Emire itaat anlayışımız eğer verilen emri zahiren ve batınen teslimiyet ve içtenlikle kabul edip yerine getirmekse bu, müminlerin itaat anlayışıdır. Bununla beraber herhangi bir ihtiyacımız söz konusu olduğunda emirden izin alınması gerektiğini, velev ki önem atfetmediğimiz bir mesele olsa dahi müminlerin özelliği olan bu tavrı ortaya koymamız gerektiğini biliyor, fehmediyor ve bu şekilde amel ediyorsak işte bu, Kur'an'da övülen davranışın ta kendisidir. Öbür türlü davranış ise yüce Allah'ın Kur'an'da yerdiği ve münafıkların alamet-i farikası olan özelliklerden olan başı buyrukluk, izin olmadan hareket etmek, emirleri umursamamak, kaytarmak ve sıvışmaktır.' (Ebu Hanzala Hoca'mızın Müslümanların Emirlerine Karşı Sorumlulukları isimli kitabının 60-62. sayfalarına bakılabilir.)

Nur Suresi'ndeki 'Emri'n Cami'în'/ "…toplu bir iş üzerendeyken…" ifadesi dikkat çekicidir. Burada kullanılan kelime 'cemaat hâlinde ortak bir iş' manasına gelmektedir. Demek ki, ortak çalışma sahalarında bireylerin yönetimden bağımsız bir şekilde başına buyruk hareket etmeleri ayet ile yerilmiştir. Bunun da münafıklar üzerinden örneklendirilmesi ve tam zıddına da müminlerin ahlakının nasıl olması gerektiğinin anlatılması iki taife arasındaki ayırıcı çizgilerden birisini gözler önüne sermiştir.

Allah subhanehu ve teâlâ bu olayları yaşatmış ve örneklendirmiş ki, ümmete bayraktarlık yapacak cemaatlere ve tebâlarına emsal olsun. Her ne kadar Kur'an'ın koyduğu bu emsaller, kıstaslar bugün gereksiz görülüp, aşırı bulunsa da bu, Rabbani terbiyenin esaslarından bir tanesidir.

Asrımızda bunları gündeme getirip, bu kıstasları hayatın yaşanılması gereken bir parçası olduğu anlatıldığında, Kur'an'ın ibadî olarak telakki ettiği bu ilkenin gereksiz, sofimeşrep, aşırılık olduğuna kanaat edenlere şahit olmaktayız ki. Bunu Kur'an'ın terbiye ve menhec vadisinden fersah fersah uzak olan bu tip kimselere anlatmak da bir hayli güçtür. Çünkü yaşadıkları kültür emperyalizmi onlara emirlere karşı her alanda 'free' yaşantıyı empoze etmiştir. Halbuki bu hafife alınıp, karşısındakini sofimeşrep olmakla yerecek bir mesele değildir. Bilakis Kur'an'ın derk-i esfel ehli dediği güruhun özelliği olarak bizlere anlattığı bir meseledir.

Bundan dolayı cemaat bünyesinde hareket eden bireylerin sosyal hayatlarındaki bir takım tasarruflarında mutlaka izin almaları gerekmektedir. Bu durum; bir sefere gitmek, mülkiyet satın almak, kendi hayatı ile ilgili bir takım yeniliklere girişmek, verilen bir görevi bir engelden dolayı yapamamak, cemaate taalluk eden işlerde başka bir kardeşine nasihatte bulunmak, hususi bilgileri alakasız kimselere anlatmak veya örnekleme yapmak vb. durumları kapsamaktadır. Bunları sadece bir sefere gitme olarak algılayıp diğer alanlar boş verildiği takdirde cemaat bünyesinde hareket etmenin bir anlamı kalmayacaktır. Herkesin kendi başına buyruk bir şekilde hayatta dilediği gibi tasarruf etmesi, herkesin birbirine karşı ehliyet sahibiymiş gibi bilgiler saçması veya nasihat etmesi aynı bedendeki uzuvların farklı hareket etmesi kadar imkansız bir şeydir. Cemaat ise, herkesin akide ve menheclerinin bir olduğu, aynı doğrultuda aynı bakış açısında olan bir yapıdır. Olaylara baktıkları pencere aynıdır, aynı olması gerekir. Aksi hâlde bu durum bir cemaatin içerisinde herkesin kendi başına cemaat olduğu yapı hâline gelir… Allah'tan selamet isteriz.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :