Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Nifak Hareketinin İç Kaos Hamleleri - 2 Özcan YILDIRIM

2016-01-17

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Geçen ay özetle sunmaya çalıştığımız Müstalikoğulları ve Mureysi Gazvesi esnasında yaşanan hadiselerden ibretler çıkarmak, bu hadiselere günümüz perspektifinden yaklaşmak ve bunları menhec yönüyle tahlil etmek yerinde olacaktır.

Birincisi: Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem gideceği yeri gizli tutması önemli askerî bir taktiktir. Aslında bu hamleyi gerçekleştirmedeki sebeplerden biri, cahiliye kalıntıları olan bir toplumun şer odaklarına alet olmamasıdır. Bunun yanında Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem söz konusu harekatın selameti açısından böyle bir hamlede bulunmuştur. Münafıkların gidilecek yeri bilmeleri de direkt ya da indirekt düşmanın böyle bir harekattan haberdar olmalarını sağlayacaktır.

Bu hadise, keşmekeş hareketlerin olduğu bir zaman zarfında müslümanlara bir deva niteliğindedir. Bir camia veya müslüman bir topluluk içerisinde çalışmanın selametli ve bilgi kirliliğinden arındırılmış olması isteniliyorsa, yapılanmaya taalluk eden ve içe dönük meselelerde dışarıya karşı şeffaf olunmaması gerekir. Ayrıca örnekte de olduğu gibi her bilgiyi camianın/cemaatin içerisinde olan her bir bireyin bilmesinin hiçbir haceti yoktur, bilmemelidir de. Mahremiyet addedilen meselelerin çok kişi tarafından bilinmesi o meseleyi sulandırır, ayağa düşürür, müslümanların güvenliğini tehlikeye atar ve yeri geldiğinde kalbi hastalıklı insanlar tarafından bir nevi silah hâline dönüşür.

Burada şunu da bilmek gerekir ki, cemaatin iç meselelerini cemaat fertlerinin bilmemesi, güvensizlikten değildir. Bilakis, onları külfetten kurtarmaktır. Çünkü bilgi sahibine külfet getirir ve yeri geldiğinde aynı zamanda acıtıcıdır! Bir bilgiye vakıf olmak onu muhafaza etmeyi beraberinde getirir. Fakat kalesi ve muhafızları olmayanların onu saklamaları çok zordur. Bu kale ve muhafızların ediniminin de, ciddi bir cemaat yapılanmasının rahle-i tedrisinde bulunmakla gerçekleşeceği bir hakikattir.

İkincisi: Kuyudan su çekme sırasında yaşanan diyalog, önce tartışmaya, daha sonra eskiden kanlı bıçaklı olan iki kabilenin cahiliye kalıntılarının yeniden palazlanmasına sebebiyet vermiştir.

Burada şurası aşikardır ki, fertler İslam'a adım attıklarında cahiliye kalıntıları olarak addedilen bazı hastalıkları atmamakla birlikte bir de bu hastalıklarını İslam davasının içerisine zerk etmektedirler. Bunun bir doğal sonucu olarak da mayın misali olan bu hastalıklar, üzerine basıldığı anda kendisine ve etrafına zarar vermektedir. Buradan hareketle de fertler cahiliyeden, yaşadığı coğrafik koşullardan kaynaklı bir takım hastalıkları İslam olunca atmalı veya bunlardan kurtulmak için ehil olan kimselerden yardım talep etmelidirler.

Fakat şurası da bir gerçektir ki, tıbben bazı hastalıkların müzminleştiği gibi bazı insanlarda bir çok sebebe bağlı olarak ahlaki hastalıkların sa bitmediğine şahit olmaktayız. Burada iki tarafın sıhhatli ve şeffaf bir diyalogla aşılabileceği veya idare edilebilecek olan hastalık, kimi zaman bir tarafın kabullenmemesi, kibri ve tahammülsüzlüğü nedeniyle aradaki bağları pamuk ipliğine çevirebilmektedir. Burada Müslüman bireye düşen ismi gibi teslimiyet sahibi olmasıdır.

Üçüncüsü: Fitne/kaos ortamlarındaki durumlara azami dikkat etmek zorundayız. Kalbi hastalıklı olan insanların ayyuka çıktığı, 'ben buradayım' dedirten hadiseler genelde kaos zeminleridir. Anlatılan olaya dikkat edilirse Abdullah bin Ubeyy bin Selul sosyal bir kaos gördüğü anda mal bulmuş mağribi gibi olaya atlamıştır. Münafıkların bu özelliğine Kur'an da dikkat çekmektedir:

"Bir de hem sizden ve hem de tuttukları gruptan yana güven içinde olmak isteyen başka birtakım kimselere rastlayacaksınız. Bunlar ne zaman fitneye, bozgunculuğa itilseler ona balıklama dalarlar…" (4/Nisa, 91)

Ayette dikkat çeken اركس kelimesi bir kişinin baş aşağı bir şeye dalması demektir. Türkçe'de balıklama atlamak deyimi bununla paralellik arz etmektedir. Dolayısıyla münafıklar bu tip zeminleri gökte ararken yerde bulan kimselerdir.

Burada altını çizmemiz gereken husus, bu tip zeminlerde insanların kendi iç dünyalarını gün yüzüne çıkarmalarıdır. Önceleri kalplerinde olmayanı dilleri ile söyleyen bir topluluk, bu tip zamanlarda hataları ister istemez yapacaklardır. Fakat bunu basiretli, tecrübeli insanların fark etmesi daha kolaydır.

"Dileseydik onları sana gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Sen onları mutlaka sözlerinin eğriliğinden tanırsın." (47/Muhammed, 30)

Onlar istese de istemese de söz ve fiillerinde yamukluk yapacaklar ve kendilerini ayan beyan belli edeceklerdir. Yeter ki, basiret ve hikmet ile donanmış kimseler bunları özellikle takip edebilsin.

Dördüncüsü: Olaydaki başka önemli bir nokta ise, etrafımızda cereyan eden hadiselere karşı kayıtsız kalınmamasıdır. Başka bir deyişle müşahede edilen önemli veya önemsiz tüm olayların emir sahiplerine/cemaat yönetimine iletilmesidir. Sözünü ettiğimiz bu durum, bir cemaatin menhecinin belkemiğidir. Olaylar, kişiler, hareketin gidişatı ve hatta cemaate taalluk eden tüm meseleler buna göre değerlendirilir, en girift problemler bunun sayesinde çözüme kavuşur.

Bu durum aslında Müslümanların gözden kaçırdığı fakat Allah'ın emrine dayanan bir durumdur. İslam, görülen-duyulan meseleleri emir sahiplerine iletmeyi insanların keyfine bırakmamış, ibadî bir mesele olarak takrir etmiştir.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Rasûl'e veya kendilerinden olan emir sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz." (4/Nisa, 83)

Ayete de bakıldığında haberleri, ulu ortalık yerde alakasız kişi, mekan ve zaman gözetmeksizin yayanlar kalbi hastalıklı olanlar veya münafıklar iken; emir sahiplerine götürenlerin müslümanlar olduğu görülecektir. İşin iç yüzünü, kendisinden istinbat edilecek hakiki manayı ve olayları çepeçevre kuşatan yorumu ancak emir sahipleri bilebilir. Çünkü diğer tüm haberlere olan vukufiyet fertlerde değil yönetimde bulunan kimsededir. Fertlerin bilmediği bir hususta cemaat yönetimi doğru bir istinbatta/çıkarımda bulunabilir. Bu durum aslında olayları tüm yönleriyle kuşatan cemaat ile olayın cüzi bir kısmı hakkında bilgi sahibi olan kimsenin arasındaki farktır.

Müslümanlar kendi bireysel bilgilerini başkasının saklamasını, farklı göstermesini nasıl görüyorsa, davanın kendi bireysel meselelerinin çok daha önemli olduğunu düşünmeli ve bu konuda diğerinden daha hassas davranmalıdır.

Burada zaafiyet gösterilen bir mesele de yakın çevredeki kişilerin söylem ve eylemlerinin iletilmesi konusudur. Zeyd bin Erkam, kınanma korkusu olmadan olayı olduğu gibi iletmiştir. Sonrasında kınamalarına rağmen vahiy onu doğrulamış ve Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem övgüsü ile karşılaşmıştır. Zeyd bin Erkam olması gerekeni gayet gönül rahatlığı ile yapmıştır da diyebiliriz.

Fakat günümüzde öyle bir anlayış var ki 'o kardeş ile aram bozulur', 'bana tavır yapar' düşüncesi ile önemli veya önemsiz olsun hiçbir mesele iletilmemektedir. Bu düşüncenin doğruluğunu varsaysak dahi, bu iki tarafın da ihlastan yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan bir yanlışın tashihi söz konusu ise, ister iletilen ister ileten pozisyonda olalım, her iki durumda karşı taraftaki kardeşimize dua etmeliyiz. Şeytanın her ne dürtmesi olursa olsun, bunun ibadi bir mesele olduğunu unutmamalıyız.

Beşincisi: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Ömer'in radıyallahu anh münafıkları infaz etme önerisini reddetmiştir. Burada da Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem şer'i siyaset kapsamında değerlendirilen ince bir siyaseti mevcuttur.

Aslında o vakıada yaşananlara açıkça şahit olan kimselerin böyle bir önerinin reddedilmesini sindirebilmesi zordur. Çünkü acelecilik insanın fıtratında olan bir şeydir. Fakat şurası da bir gerçektir ki, kişilerin karakter ve duyguları, davanın maslahatının üstünde değildir.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem münafıkları infaz etmemesi bir bedendeki hastalıklı organa yaklaşım gibidir. Son derece hassas ve bedeni incitmeden müdahale şarttır. Bazen de baş ağrısı gibidir. Bu hastalığa yaklaşım basit tıbbi yöntemlerle olabiliyorken ameliyat etmek yarardan çok zarar getirecek, bedenin geri kalanına pahalıya patlayacaktır. İşte münafıkların iç düşman olması, zahiren İslam toplumundan görünmesi bu meseledeki hassasiyeti daha da arttırmaktadır.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem bedevi ve münafıklara olan muamelesindeki sabrı da bunu gösteriyor.

Aişe'nin radıyallahu anha ifade ettiğine göre: Bir kimse Peygamber'in huzuruna gelmek için izin istedi. Peygamber: "Ona izin veriniz. O, aşiretin ne kötü oğludur, yahut aşiretin ne kötü kişisidir." buyurdu. O kimse yanına girince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona karşı yumuşak sözler söyledi. Aişe: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Onun için söylediğini söyledin. Sonra da ona yumuşak konuştun?' diyerek bunun sebebini sordu. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: "Ey Aişe! Kıyamet günü Allah katında mevkii bakımından insanların en şerlisi kötülüğünden korunmak için insanların veda ettiği veya terk ettiği kimsedir." (Müslim) buyurdu.

Münafıkların öldürülmesi işin iç yüzünü bilmeyen, basit mantıkla olaylara bakan halk tarafından yanlış anlaşılacaktır. İşin iç yüzü anlatılsa da anlaşılmayacak, zahiren Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını öldürüyor şeklinde algılanacaktır. Ya da cemaat yönetimine olan güven temelden sarsılmış olacaktır. Bundandır ki Kabe de aynı gerekçelerle İbrahimî temeller üzerine inşa edilmemiştir.

Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Eğer kavmin küfürden yeni kurtulmuş olmasalardı, Kâbe'yi yıkıp, İbrahim'in temelleri üzerinde tekrar yapardım ve arka tarafına da bir kapı daha ilave ederdim. Çünkü Kureyş Kâbe'yi yaparken eski temellerden daha dar yapmışlardır." ( Müslim, Hac, 94; İbn Mâce, Menasik, 104.)

Yani böyle bir olayın dahi ardında yatan şer'i bir sebep bulunmaktadır.

Allah Rasûlü'nün bu siyasetini anlamayan nice çevreler, kendi iç meselelerindeki bir çok olayı dışa müdahil hâle getirmiş ya da dışarıdaki insanların anlamayacağı bir çok meseleyi dışarıya bilgi olarak sızdırmıştır. Sızan bu bilgilere de doyurucu açıklama yapılamayınca mesele daha da girift bir hâl almaya başlamıştır. Ya da açıklandığında anlaşılmayacak ve idrak edilemeyecek bazı meseleleri cemaat yönetimi tebaasına veya dışa yönelik açıklamak istemeyince sanki o cemaat insanlara zulmetmiş, haksız pozisyona düşmüş gibi anlaşılmıştır. Asla! Bilakis mesele şer'î siyaset çerçevesinde olup, değil siyaseti, sokaktaki vatandaşa muameleyi dahi bilmeyen kimseler her meseleyi bilme çabasına girdikleri için bu tip bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Yeri gelir, yapılması zaruri olan bir hususu insanların yanlış anlamasından kaynaklı olarak cemaat yapmayabilir. Yeri gelir, yapılması zaruri olan bir hususu da yapabilir ve bu insanlara açıklanmayabilir.

Bugünün insanları her meseleyi herkesin bilmesi gibi sapık bir menhece sahip oldukları içindir ki bu mesele anlaşılmamaktadır. Zahiren, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ganimet dağıtacak ve haksızlık(!) yapacak, küfürlerini izhar eden münafıkları öldürmeyecek, Hudeybiye anlaşmasında mümini kâfire teslim edecek ve mürtedlerin iadesini istemeyecektir. Fakat madalyonun arka yüzü bilindiği zaman sorun gözükmüyor. Bugün benzer vakıaları yaşayıp da madalyonun arka yüzünü bilmediğimiz zaman ne olacaktır? İşte cemaat ile tebaa arasındaki ilişkisinin künhü tam buradadır. Burada fertlerin cemaat yönetiminin kararlarına güven içerisinde teslim olmaları gerekir.

Münafıkların iç kaos hamleleri olarak gerçekleştirdiği bu hadiselerden daha bir çok ders çıkarabilirdik. Fakat bu kadarı ile iktifa ediyoruz. Allah subhanehu ve teâla bizleri sözü dinleyen ve sözün en güzeline tabi olanlardan kılsın.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :