Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Nifak Hareketinin Kitlesel Harekete Dönüşmesi: Uhud Özcan YILDIRIM

2015-11-15

Nifak sahibi kimselerin özelliklerinden bahsettikten sonra onların bu özelliklerini sahaya nasıl ve ne şekilde yansıttıklarını yaşanan hadiselerden, olaylar karşısında verdiği tepkilerden anlamamız mümkündür. Bundan dolayı da risalet döneminde yaşanan hadiselerde takındıkları tavırları mercek altına almamız daha uygun olacaktır. Bu aydan itibaren münafıkların yaşanan sosyal hadiselerdeki tutumlarının nasıl ve ne derece olduğundan bahsetmeye çalışacağız inşaallah.

Bilindiği üzere nifak sosyal bir vaka olduğu için sosyal vakaların başlangıcı da hareketle başlar. Münafıkların sosyal olaylar karşısında verdikleri tepkiler de yer yer ferdi düzeyde kalsa da kitlesel bir hareket hâline geldiği de olmuştur.

Risalet döneminde vitrine çıkan ilk kitlesel hareketleri Uhud olmuştur. Savaşa doğru giden süreçte yaşananlar kitlesel harekete geçişlerini göstermektedir.

Uhud İçin Yapılan İstişare

Uhud, nifak hareketlerinin tomurcuklanmaya başlamasının ve münafıkların hilelerinin çoğalmasının ilk merhalesini teşkil eder. Bu sebeple nifak grupları Uhud savaşını adeta dört gözle bekliyorlardı. Nitekim Kureyş'in Medine'ye hücum haberi gelince, Yahudi ve münafıkların sevindiği görüldü.

Abbas bin Abdulmuttalib, Mekke'den Kureyş'in hazırlık yaparak Medine'ye yürüdüğü haberini Peygamber'e ulaştırdı. Böyle bir haberle, Yahudi ve münafıklar Kureyş'ten ziyade kendilerinin Peygamber'i sallallahu aleyhi ve sellem Medine'den çıkarabileceklerini ümit ettiler.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Uhud için hazırlanan müşrik kuvvetlerinin çokluğu ve tehlikesi karşısında, ashabtan Evs ve Hazrec'in ileri gelenleri ile istişare etti. Ayrıca İbn Ubeyy bin Selûl ile görüştü. Yalnız İbni Ubeyy'i ilk defa çağırmıştı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'de kalıp müşriklere karşı savaşmayı uygun bulduğunu, buna karşı yine de görüşlerini açıklamaları için ashabıyla istişarede bulunmak istediğini söyledi. İbni Ubeyy, Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem görüşünü şöyle açıkladı: "Ey Allah'ın Rasûlü! Medine'de kal. Sakın düşmana karşı çıkma! Çünkü biz ne zaman düşmana karşı çıkmış isek, mutlaka mağlup olmuşuzdur. Aksine ne zaman düşman Medine'ye girmişse mutlaka mağlup olmuştur. Eğer Kureyş üzerimize gelecek olursa, erkekler onlarla yüzyüze çarpışırlar; kadınlar ve çocuklar da kalelerden onların üzerine taş yağdırırlar. Eğer Medine'ye saldırmadan giderlerse, umduklarına eremeden geri dönmüş olurlar." (İbni Hişam, Taberi)

Sözü edilen istişarede Medine dışında harbetmek isteği belirdi. Cabir bin Abdillah'ın rivayetine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "…Medine'de kalır ve onlar bizim üzerimize yürürler ise çarpışırız." demesi üzerine Ensar'dan bazıları şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Vallahi onların cahiliye devrinde bile Medine'ye üzerimize yürümelerine meydan verilmemiştir. İslamiyet devrinde onların Medine'ye üzerimize yürümelerine nasıl müsaade edilir?"

Bedir'de bulunmayan gençler de, düşmanla şehir dışında karşılaşıp vuruşmayı arzu ettiler. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem Medine dışına çıkmasını çok istediler. Gençlerin bu isteğini sahabeden Hamza bin Abdulmuttalib, Sa'd bin Ubade, Numan bin Malik, Evs ve Hazrec'ten bazı yaşlılar da desteklediler. Böylece sahabenin çoğu, Medine'nin dışında düşmanla karşılaşmak ve gerekirse şehit olmak istediklerini, yaptıkları samimi konuşmalarla dile getirdiler. Abdullah bin Cahş da bunların arasında idi.

Bu kadar ısrar üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazırlık yapmalarını emretti. Herkes hazırlıklarını tamamlamıştı artık savaşa hazır durumda idiler. Bu sırada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zırhını kuşanmıştı. Sa'd bin Muaz ile Usayd bin Hudayr ısrarları için özür dilediler: "Ey Allah'ın Rasûlü! Senin hoşlanmadığın bir şeyi bizim istememiz uygun olmaz. Medine'de müdafaa yapmamızı istiyorsan Medine'de kalalım." diye pişmanlıklarını bildirdiler. Fakat Peygamber'imiz sallallahu aleyhi ve sellem: "Bir peygambere zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan zırhını çıkarması yaraşmaz." buyurdu.

İbni Ubeyy'in Propagandası

İbni Ubeyy, Rasûlullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem Medine dışında savaşmaktan vazgeçirmeye muvaffak olamayınca, iki kademeli nifak eylemine girmeye niyetlendi. Bu doğrultuda ilk olarak, altı yüz silahlı Yahudi grubunu kendi müttefiki olarak İslam ordusuna yerleştirmeye çalıştı. İkinci olarak da nifak grubunu teşkil eden üç yüz münafığın ordunun içinde kalmasını sağlayarak fitne çıkarıp, Müslümanların harbe gitmelerini engelleme yoluna girdi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Uhud savaşına giderken, Seniyye tepesi denilen mevkide iken arkasına dönüp baktığında okçuların meydana getirdiği büyük bir askerî birlik gördü. "Kimdi bunlar?" diye sordu. "İbni Ubeyy'in müttefiki olan altı yüz kişilik Yahudi topluluğu diye cevap verdiler." Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Onlar Müslüman oldular mı?" diye sordu. "Hayır" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Gidip onlara söyleyiniz, geri dönsünler; çünkü biz inanmayanları, inanmayanlara karşı yardımcı olarak kabul etmeyiz!" buyurdu.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem cuma namazından sonra Uhud'a hareket etti. Güneş batmadan önce Şeyheyn'de orduyu teftiş etti. Buraya toplanan gönüllüler içerisinden, yaşları on üç, on dört arasındaki küçükleri Medine'ye geri gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra Uhud'a indi.

İbni Ubeyy ise yol boyunca ektiği nifak tohumlarının ürününü almak üzere ordu içinde şu dedikoduyu yaymaya çalışıyordu: "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem rey ve görüş sahibi olmayan toyların sözünü dinledi de beni dinlemedi. Ey ahâli! Şurada ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık…" Bu sözler ordunun üçte birine tesir etmişti. (Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, özetle)

Allah subhanehu ve teâlâ onların gizli gayelerini aslında açığa vurmuştu. Çünkü münafıkların ve kalbi hastalıklı olan insanların ortaya koyduğu mazeretlerin, ortaya attığı her meselenin bir de iç dünyalarındaki durumu vardır. Onların bu sözlerinin akabine sinelerinde gizledikleri açığa çıkmıştı:

"İki ordunun çarpıştığı gün başınıza gelen ancak Allah'ın izni ile olmuştu. Müminleri belirlemek ve münafıklık edenleri de ortaya çıkarmak için. O münafıklara: 'Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdafaada bulunun!' denilmiş, onlar da: 'Savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik elbette.' demişlerdi. Onlar o gün, imandan çok küfre yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediğini çok iyi bilmektedir." (3/Âl-i İmran, 166-167)

Uhud Esnasında Ortaya Çıkanlar

Uhud'da yer yer ferdî olarak bazı nifak hareketleri yaşanmıştı. Bunlardan bir kısmı ayette geçtiği üzere şunlardı:

"…bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliyet zannı gibi haksız bir zan besliyorlar. Bu işten bize ne? diyorlardı. De ki: Bütün iş Allah'ındır. İçlerinde sana açmadıkları birşey gizliyorlar. Bu, bize ait birşey olsaydı burada öldürülmezdik, diyorlar. De ki: Evlerinizde olsaydınız üzerlerine ölüm yazılmış olanlar yine mutlaka devrilecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi. Bu; göğüslerinizin içindekini yoklamak, kalblerinizdekini temizlemek içindir. Allah, göğüslerdekini bilendir." (3/Âl-i İmran, 154)

Yine Rasûlullah'ın öldürüldüğü haberini yayıp orduda panik havası estirmek isteyenler de olmuştu. Burada zayıf imanlı kimseleri yer yer etkilemeyi de başarmışlardı. Bunlar ordu içerisinde İbni Ubeyy'e gitmeyi, Ebu Süfyan'dan eman almayı ve hatta Peygamber'in öldürüldüğünü ve dolayısıyla kavimlerinin dinine yeniden dönmenin çağrılarını yapmışlardır.

Uhud Sonrasında…

Uhud savaşının sonucunu münafıklar istismar etmeye çalışmışlardır. Müslümanlar Uhud'daki şehitlerine ağlarken, münafıklar ve Yahudiler sahabeyi Rasûlullah'tan koparmak için mal bulmuş mağribi gibi olaya yaklaştılar. Uhud'da şehid düşenler hakkında: "Eğer onlar bizim yanımızda bulunsalardı öldürülmezlerdi." dediler. Bu gibi sözlerle Medine'de nifak kazanını kaynatmışlardı.

Bu olayın ardından gerçekleşecek olan Hamrau'l Esed seferine İbni Ubeyy iştirak etmek istemişti. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buna izin vermemişti. Hamrau'l Esed seferi dönüşünde İbni Ubeyy cuma hutbesi irad edildikten sonra Rasûlullah'a bağlılığını ayağa kalkıp yeniden bidirecekti. Çünkü bu onun adeti hâline gelmişti. Herkesin arasında ayağa kalkar ve: 'Ey insanlar! Allah'ın aranızda bulundurup sizi şereflendirdiği Rasûlü'ne yardım ediniz, sözlerini dinleyiniz, O'na itaat ediniz.' derdi. Fakat bu defa aynı adetini icra etmek istediğinde ise ortamda bulunan Müslümanlar onun eteğinden asılarak: "Otur Ey Allah'ın düşmanı! Sen buraya layık değilsin. Sen yapılmayacak işler yaptın!" dediler. Hatta Ebu Eyyub onu sakalından yakaladı, Ubade bin Samit de onu boynundan ileri doğru itti. (İbni Hişam, Vakıdî)

Hatta bu olayın ardından İbni Ubeyy oğlu Abdullah'ı görünce de: 'Muhammed beni Sehl ve Süheyl'in hurma kurutma yerinden çıkardı.' (Yani Mescid-i Nebevi'den) diyerek dert yanmıştır.

Uhud'un İslami Sahaya Yansımaları

Uhud Gazvesi'ne münafıkların rolü açısından baktıktan sonra bu yaşananları analiz etmekte yarar var. Zira İslami sahada dün yaşananlar, bugün yaşananların habercisi niteliğindedir. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere tarihten vakıaya indirgenmeyen her olay bizim için sadece tarihsel bir bilgi olarak kalacak, yaşanan hadiselere de vahyin kıstasları ve yönergeleri ile bakamayacağız.

Burada dikkat çeken olayları şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem müşriklerle çarpışma için yapılan genel istişaresine tanıklık etmekteyiz. Genel istişarede bulunan Müslümanlardan ziyade münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy'in de bulunması en dikkat çeken husustur. Allah Rasûlü'nün istişareye alma sebebi onun düşüncelerinden emin olmaktır.

Bu durum günümüz için de geçerlidir. Müslümanlara sürekli zararı olan kişi ve grupların fikirlerinin alınması veya bir şekilde onların düşüncelerinin elde edilmesi İslami hareket için kayda değer bir durumdur. Bu durumda onların içlerindeki hastalıkları ve davanın önünde set olabilecek planlarından emin olunabilinecektir. Ortaya koydukları fikirlerin kendi şahsi menfaat ve çıkarlarından, kin ve hasedinden ezcümle davanın mı yoksa kendi karakterini mi ortaya koyduğu açığa çıkmış olacaktır.

Bunun illa ki istişare veya görüş alışverişinin bulunduğu ortamlarda olması gerekli değildir. Bazen Müslümanların çevresinde bulunan hastalıklı insanların genel düşünce ve kanaatlerine vukufiyet de olabilir. Şayet bu olmazsa, sahada yapılan türlü desiselerden, kirli siyasetlerden ve gizli nifak hareketlerinden Müslümanların emin olması olanaksızdır.

Bu şer'i siyaset kapsamında olan ve emir sahiplerinin gözardı etmemesi gereken hususlardan biridir.

İkincisi: Abdullah bin Ubeyy'in söz konusu istişarede Medine dışında savaşma teklifini kendi kurgulamış olduğu kirli siyasetinin bir sonucu olarak görmekteyiz. Şurası bir gerçektir ki, ortaya atılan herhangi bir fikir/düşünce veya kanaat, kişisel çıkarlardan soyutlanmalıdır. Diğerleri imanlarının bir gereği olarak bir fikir ortaya atarken o ise etrafında döndüğü kendi dünyasından kaynaklı bir şeyler söylemektedir.

İslam davasında kişisel kabuklarını kıramayan ve hâlâ kendi çıkarları doğrultusunda bir şeyler ortaya atan ve Müslümanların umumuna taalluk eden hususlara kayıtsız kalan kimselerin verdiği zarardan sakınmamız gerekmektedir.

Davetin alenen yapıldığı bir sahada kendi korkaklıklarını hikmet olarak addeden insanların bu doğrultuda 'aslında şöyle şöyle yapılması gerekir' diye ortaya kirli fikirlerini saçmaları da bu durumdan hâli değildir. Bunlara yaklaşılacak tavır da kendi menfaatleri ile onları baş başa bırakıp, onlara Müslümanların nasıl amel ettiklerini göstermektir.

Üçüncüsü: Nifak hareketinin öncüsü İbni Ubeyy'in kendi fikri olmamasına karşılık, yine de Medine dışında savaşa iştirak etmesi düşünülmesi gereken ayrı bir meseledir. Kendi kabul ettiği öngörülerine rağmen savaşa çıkmış ve emre itaat(!) etmiştir. Çünkü öyle bir atmosferde direkt kabul etmemezlik, onu hem ordunun üçte birini geri çevirme planından mahrum edecek, hem de söylemleri ferdî düzeyde kalacak ve sahada zemin bulamayacaktır.

Yaşanılan bu manzaraya, İslami bir yapı içerisinde, o yapının yönetimin öngördüğü kabullerinin dışında kendi kabulleri/doğrusu olan bir bireyin bu hastalığının geldiği dehşet verici sonu demek yerindedir. Önceki yazılarımızda (Bkz. Tevhid Dergisi 38. Sayı-Nisan 2015. Münafıkların Özellikleri: Hiçbir Hayır Olmayan Şer Kulisleri Oluştururlar, makalesi.) yönetimden kopuk, yönetim içerisinde ayrı bir yönetim oluşturmaya götüren etkin bir unsur olan 'Kişinin Kendi Doğrularının Olması'ndan bahsetmiştik. O yazı hakkında malumat sahibi olanlar burada bir benzerini göreceklerdir.

İslami camiaların en fazla dikkat etmesi gereken hususlardan biri fertlerin kendi ortaya koydukları kabullerini ne kadar benimseyip, benimsemedikleridir. Burası tüm ihtilafların künhü niteliğindedir. Çünkü bir camianın içerisinde bulunan bireyin kendisine has doğruları olduğu müddetçe bu tip vakıalarda bu doğruların patlaması da beklenilen bir durumdur.

Bu duruma birey açısından bakınca şunu da söyleyebiliriz: Kişinin bir veya bir çok meselede yönetimden kopuk doğrusu olduğu hâlde hâlâ o yapının içerisinde bulunmasına anlam verilemez. Bu pozisyonda olan bir kimsenin ihlası da su üzerine yazılmış yazı misalidir. Madem kabullenemediği bir şey ve o yapıdakiler yanlışlık içerisindedir, o hâlde onlarla yola çıkmak da yanlıştır. Kişiye düşen 'bana göre bu yanlıştır' deyip o ortamı terk etmesidir. Aksi taktirde İbni Ubeyy'in ordunun üçte birini geri döndürmesi olayını tarihte hiçbir vakıaya indirgeyemeyecek şekilde cümlelerin arasına hapsetmiş oluruz.

Dördüncüsü: İbni Ubeyy'in bu karar alındıktan sonra bunu eleştirip, ordu içerisinde bunu gündem yapması sonucunda ordunun üçte birinin dönmesinde de bizler için ayrı ayrı ibretler vardır. Bunları maddeleyecek olursak:

• Söz konusu bu olayda karar alınmış ve son noktanın konulmuş olduğu bir mesele temcit pilavı gibi yeniden ısıtıp ısıtıp gündem edilmiştir. Bu, İslami bir çalışmada hastalıklı olan insanların genel prototipidir. Kabullenemediklerini 'yanlış anlaşılırım' düşüncesi ile yönetimle paylaşmazlar. Daha çok en yakın gördükleri, yönetimden kendisi gibi kopuk olan, kendi dünyasını kurmuş olan insanlarla paylaşırlar. Aslında bunlara 'körler sağırlar birbirini ağırlar' sözü yerindedir. Çünkü bu tip insanlar yönetim gibi düşünen insanlara fısıldamazlar, fısıldayamazlar.

• Cemaat ve cemaat bireylerinin yapmış oldukları gündem çok önemlidir. İslami bir yapının faaliyet alanına göre gündem belirlemesi, bu gündem üzerine yoğunlaşması gerekir. Davet faaliyeti içerisinde bulunan bir cemaatin gündeminin farklı bir alan çerçevesinde olması, onları kendi yapacakları davet faaliyetlerinden uzaklaştıracaktır. Dolayısıyla iki alana da muvaffak olunamayacaktır. Davet faaliyeti içerisinde olan bir cemaatin, cihad alanını kendilerine gündem yapması bunun en güzel örneğidir.

• Cemaat içerisinde cemaatin doğrusunu kabullenmeyip üstüne bir de aynı yolda ilerleyip bunu gündem hâline getiren veya cemaatin dışında bir gündemi olanları emir sahiplerine bildirmemiz üzerimize bir vazifedir. Aksi takdirde insanları kendi hastalıkları ile etkileyen ve hastalığı olan bireylerin hastalığına hastalık katılması yadsınamaz bir gerçektir. Bu yapılan anti-propaganda, bir yapının içten kaynaması ve doğal olarak da yapının gücünün kırılması manasına gelmektedir.

• Bir yapı/cemaat içerisinde bir çalışma yapıldığında işler istenildiği gibi gitmediği zaman dilleri uzun, felsefesi sadece eleştirmek olan insanlar ortaya çıkarlar. Adeta sinema eleştirmeni gibi meseleyi enine boyuna masaya yatırıp, olumsuz taraflarını ön planda göstermeye çalışırlar. Bu tip insanların ortaya koydukları sadece ahlaki yoksunluk değil, bilakis etrafındaki insanların moralini bozmak ve yoldan alıkoymaya çalışmaktır. Bunlar İslami çalışmanın önüne sürekli hendek kazan ve geçişlere engel olanlardır. Bunlar davanın önünde kendi karakteri ve şahsiyetlerini kasis yapan kimselerdir. Bunlar İslami davaya hiçbir katkısı olmadığı hâlde köşe başlarında avare avare takılan bu ümmetin içerisindeki serseri ve zibidilerdir. Hiçbir işe yaramayan, dilbazlığı maharet bilen, ağzı bir çuval dolusu laf olan insanlardır. Müslümanlar her ne zaman bir iş yapsalar ahlaksızca eleştiriler yapar ve insanların morallerini alt üst ederek onların akıllarının işte değil de şüphelerde olmalarını sağlarlar. Bunlar, bunlar, bunlar… Denizler mürekkep olsa bunları vasfetmeye yeter mi acaba diye düşünmüyor değilim. Vasıflarını yazarken dahi insanı sıkan bir zümredir bunlar… Bir de şahsiyetsizliklerini, yaptıklarını ve sahaya yansımalarını gördükçe 'Allah'ım sen bizi bu hastalıklı zümreden muhafaza et' diye dua etmekten başka çaremin de olmadığını biliyorum.

Bir sonraki sayıda görüşmek duası ile…

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile… 

Bu Sayfayı Paylaş :