Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ondan Ancak Mümin Korkar! Nifakın Çıkış Sebepleri Üzerine Bir Değerlendirme Özcan YILDIRIM

2014-11-02

Medine'deki nifaka elverişli olan zemin ve bu zemine fıtratın dahi iğrendiği tohumları ekenlerin pozisyonları ve tutumları, bunların sebeplerini açığa çıkarsa da, bazı tespit ve mülahazalarımızı paylaşmamız yerinde olacaktır.

Bunun dışında ileride de değineceğimiz üzere yapılan savaşlar, cereyan eden hadiseler ve yaşanılan sıkıntılardaki maddi ve psikolojik durumlar bizlere itikadi ve amelî nifakın tablosunu ortaya koymaktadır.

Aslında ileride yazacaklarımız, bu yazı ışığında okunursa, nifakın temelleri daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Nifakın çıkış sebepleri hakkında şunları söyleyebiliriz:

Otorite ve güç dengelerinin olduğu yerler, nifaka uygun zeminlerdir.

Bir yerde yönetici olmayı arzulamak, bunun gerçekleşmemesi hâlinde ikiyüzlülüğü/nifakı da beraberinde getirir.

Yönetici bir şahsa olan düşmanlık, kin, küçümseme, yaptıklarının olumsuz tarafını görmek, beğenmemek vb. hususlarla kendisi fark etmese de körün bile dokununca fark edeceği şekilde yağın su üzerine çıktığı gibi kendisinin yönetici/emir olma sevgisi ortaya çıkmıştır.

Bu ve benzeri maddeleri çoğaltmamız mümkündür.

İslami sahaya bakıldığında, bunun günümüze kadar varlığını sürdüren bir hakikat olduğu görülecektir. Aslında bunun, İbni Ubeyy gibi itikadi nifak olmasa da, yine de insanın imanına taalluk eden amelî nifak olduğunu söylememizde yarar var.

Belki en bariz ve hatta diğer sebeplere mahal bırakmayacak husus, otorite kaybı veya rağbet edilen konumun değişmesi olsa gerek. İbni Ubeyy'in otoriteye dair hayalleri, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem gelişi ile tamamen suya düşmüş oldu. Oysa ki İbni Ubeyy, tek ve yetkin otorite olacaktı...

Bu aslında insanın fıtratında var olan ve İslami hareketi olumsuz yönde etkileyen sebeplerden biridir. Fıtrat, kendi cinsinden olan bir kimsenin boyunduruğu altına girmemeyi yeğler. Bunun yanında güç ve iktidar sahibi olmak, insanın nefsine sevimli geldiği için bunun yitirilmesi hâlinde nefsin bu yöndeki arzularının kabarması -Allah'ın rahmet etmesi müstesna- kaçınılmazdır.

Şurasını belirtmek gerekir ki, İslami hizmetin istikrarlı bir şekilde olan varlığı, cemai bir düzene bağlıdır. Mutlaka ehil olan birilerinin bu hizmette öncü olması gerekir. Cemai çalışmada da görev değişiklikleri olabilmektedir. Emir sahibinin memur olması, aktif olanın pasif duruma getirilmesi, kişinin sorumlusunun veya görev alanlarının değişmesi vb. hususlar mutlaka olacaktır, olmalıdır da. Zira asıl olan davanın, hizmetin devamlılığıdır. Kişiler, görevler ve mevkiler; duruma göre değişebilir.

İşte tam burası; Rabbani davaya hizmet eden, buna baş koyan kimselerin dikkat etmesi gerekli olan bir noktadır. Kalbini, nefsin kirli ve müessir olan arzularından arındırmayanlar, verdiği farklı reaksiyonlarla bu konuda kendisinden hiç beklenilmeyen bir pozisyona düşmektedirler. Belki yıllarca yaptığı hizmet ve fedakârlıklardan sonra kendisinden bu reaksiyonlar beklenilmeyen kimse, dün akıl tutulması olarak addettiği hususları yapabilmektedir. Dün dağları aşan bir kimse çakıllara takılacak, 'Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur' misali küçük dünyevi çıkarlar yüzünden ahiretini de heba edecektir -Allah bizleri muhafaza etsin-.

Unutulmamalıdır ki, Rabbani davaya gönül verme ve bu yola baş koymanın tek azığı takvadır. Allah'tan hakkıyla sakınmamak, Allah ile olan muamelesini güzelleştirmemek; insan merkezli değil Allah merkezli bir yaşantı çizmek, bu yolun kökleridir. Salih amellerle donanmayan bir hizmetkârın ortaya koyacağı amel de, eğri ağacın gölgesi gibi eğri olacaktır.

Bunları gözardı eden ve kalbindeki marazları tedavi noktasında ehliyet sahibi kimselerden yardım almayan her bir birey, bu yükün altında ezilmekle karşı karşıya kalacaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, otorite kaybının insanı en son getirdiği nokta amelî nifak hastalığıdır. Kabul etmediği, ehil görmediği insanları, taraftar bulamadığı, diğer insanların baskısından korktuğu veya konjonktürel birtakım sebeplerden dolayı dıştan kabul eden kimseler 'için dışa olan muhalefeti' fırtınalarını bireysel anlamda yaşamaya başlayacaklardır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Ey Abdurrahman b. Semure! Emirliği isteme, şayet istediğin halde sana emirlik verilirse ona havale olursun. İstemediğin halde verilirse onun için yardım olunursun." (Muttefekun Aleyh)

Buradan anlaşılan şu ki, insan bunu istediği zaman Allah subhanehu ve teâlâ o kişiyi bu ağır yükümlülük ile başbaşa bırakıyor. Yani Allah tüm yardımını çekiyor ve insanı kendi acziyeti ile başbaşa bırakıyor. Bu ise helaktan başka birşey değildir. Fakat kişi istemediği hâlde verildiği zaman da Allah, nusret kapılarını sonuna kadar açıyor. Aradaki fark tamamen kalbîdir. Kalbini bu yönde onaran, arındıran ve niyeti Allah'ı razı etmek olan, Rabbani hizmetkâr olurken; niyeti sadece dünya ve içindekilere endeksli olan ise Rabbani hizmet adı altında hezimet zehirini şerbet ile beraber yudumlamaktadır.

'Emirlik isteme meselesi nefsin en tehlikeli hallerindendir. Çünkü yeme içme gibi şeyler insanın bedeni ihtiyacı olduğu gibi, kabul edilme ve itibar görme de ruhsal ve psikolojik ihtiyaçlardandır. Yöneticilik, insana statü kazandırıp sözünü dinlenir kıldığı için insan nefsi ona meyyaldir. Tabi bu, işin dünyevi boyutudur, uhrevi boyutu için de aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem:

"Sizler bu emirliği istiyorsunuz ancak o, kıyamet günü pişmanlık olacaktır." (Buhari) buyuruyor.

Bu talep,yeryüzünde üstünlük taslama ve kibir duygusunun insanda olduğunu gösterir. Emirliği isteyen, kendini ona layık görür. Akranlarından daha üstün olduğunu zımnen kabul etmiştir. Bu duygular rahmani olmadığı gibi, insanı helaka götüren, kalbi öldüren duyguların temelidir.

İçimizden bu hastalığa müptela olanlarımız, tedavi için acele etmelidir. Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem haber verdiği gibi kıyamet günü dönüşü olmayan pişmanlığı yaşamadan Allah'a yönelip, ehliyet sahibi insanlardan yardım almalıdır.' (Kardeşimle Hasbihal, Tevhid Dergisi 8. Sayı)

Şurası bir hakikattir ki, her hastalık ortaya çıkan birtakım belirtilerle teşhis edilir. Kişinin kendisinde otorite isteği veya başka bir deyimle İslami sahada emirlik beklentisi, görülen birtakım alametlere bağlıdır. Burada önemli olan kişinin bunları hem emirken hem de emir altında iken doğru bir şekilde okuyabilmesidir.

Bu alametlerden bir tanesi, kişide haksız ve yıkıcı eleştiri ahlakının ortaya çıkmasıdır. Aslında bu, tamamen otorite kaybına bağlı bir durum da olabilir. Yönetime karşı haksız ve yapıcılığa dayanmayan, salt hasetten nemalanan eleştiri, nifakın belirtilerinden bir tanesidir. Hem beğenmeyip hem itaat etmek, sevmeyip sevmiş gibi gözükmek, önce kafa sallayıp arkadan farklı bir söz söylemek-zihin karmaşası yaşamak, için dışa muhalefeti değildir de nedir?

Yeri gelmişken eleştiri ve eleştiri kültürü ile ilgili birkaç yere temas etmekte yarar var. Eleştiri yapıcı ve yıkıcı olmak üzere iki türlüdür. Kendi doğrusunu dayatma ve kendi tecrübesini üstündeki insanlara aktarmak da eleştirinin bir başka versiyonudur. İkisi arasında Uhud dağı kadar fark vardır.

Birisi, davayı düşünüp sağlam bir şekilde ilerlemesi ve kaliteli hizmet anlayışının ortaya çıkması için öneri veya eleştiri yöneltir. Bu zaten olmazsa olmazdır. Her daim 2-3 kişinin kafa yorduğu, beynini sulandırdığı bir cemaat anlayışı değil, bireylerin ortak aklının sonucu olan bir cemaat anlayışına sahip olmamız gerekir.

Bir diğeri ise -konumu ne olursa olsun- kaybettiği mevkiden kaynaklı olarak beslediği hasetten hareketle veya sevmediği, kabullenemediği, içselleştiremediği, hep bir soru ve ünlem işareti bıraktığı şahıs sebebiyle önerisini ve eleştirisini şekillendirir. Aslında burada sorulması gereken ve meselenin künhü olan soru şu olmalıdır: 'Sevdiğim veya kabul ettiğim x şahıs olsaydı bu eleştiriyi yapar mıydım?' Bu tüm meseleyi açığa çıkaran kıstastır. Her birey bu kıstasa göre kendisini otokontrole tabi tutmalıdır.

Bu ahlaka mensup kimselerde tezahür eden ve 'ben buradayım' diye kendisini belli ettiren hâller de yok değildir. Önerilerinin baş köşesinde duran cümleler de şunlar olsa gerek: 'Ben olsam şöyle yapardım', 'Ben böyle yaptım daha çok etkisini gördüm', 'Aslında bu uygulama güzel ama şöyle yapılsa kanaatimce daha güzel olabilir' ('ama' kelimesinden sonrası hayrın zerre-i miskalini barındırmıyor.)

Bunun başka şekli de durum, ortam veya şahıs kıyaslaması yapmalarıdır: 'Falanca adam şöyle yapmıştı, filancası böyle yapıyor', 'Falancası çok sert, filancası daha ılımlı', 'Geçen sene böyleydi, bu sene böyle' vb. cümlelerle gazetelerin Pazar eklerindeki 'Aradaki 7 farkı bulun' bulmacası çözen misali, bu yöndeki saplantısını gözler önüne sermiştir. Hâlbuki unutulmamalıdır ki İslami hareket; aynı araçları kullanan, sabit materyalleri bulunan bir çalışma değildir. İslami hareket; meşru olan her aracı kullanan, vakıaya göre şer'i siyaseti değişen bir harekettir. Bunu idrak edemeyen her birey, bu noktada farklı söylemlere sahip olacaktır.

Emirlik müessesesi, dünyevi yönden ve dünyaperest bakış açısı ile gıpta edilecek bir mevki olsa da ahireti düşünen kimse için hüsrandan başka bir şey değildir. Çünkü sahabe ve selef bu ağır görevden olabildiğince imtina etmiştir. Ahiretini düşünen her birey bu konuda hassas davranmalı, kıyamet günü pişmanlık duyacağı bir durumu zahirî veya batınî olarak talep etmemelidir.

"Sizler bu emirliği istiyorsunuz ancak o, kıyamet günü pişmanlık olacaktır." (Buhari)

İslam'a Hizmet Çok Yönlüdür

İslami çalışmada tek bir yönden hizmet etmek veya sadece tek bir yönde ecir olduğunu zannetmek ise ayrı bir yanlıştır. İslami hizmette emirin yaptığı iş ile memurun yaptığı iş arasında fark yoktur. İkisi de bu Rabbani davaya hizmettir. İkisinin yapacağı işin ağırlığı ve hafifliği olsa da, ecir yönünden büyüklüğü ve küçüklüğü yoktur. Bu konuda tekdüze düşünüp, sadece emirlik veya bir birimde yetkili olmayı hizmet sanan kimse, emir olduğunda canhıraş olurken, memur olduğunda aynı davranışı gösteremeyecektir.

"Dinarın kulu helak oldu, dirhemin kulu helak oldu, kumaşın kulu helak oldu... Kendisine ondan verilince razı olur, verilmediğinde kızar. Helak oldu ve baş aşağı çevrildi. Ayağına diken batsa çıkaracak kimse bulamaz. Müjdeler olsun o kula ki, atının yularından tutmuş Allah yolundadır. Saçları dağınık, ayakları tozlanmış vaziyettedir. Nöbet işinde oldu mu onun hakkını verir, develeri sürme işinde onun hakkını verir. İzin istese izin verilmez, aracı olsa aracılığı kabul edilmez..." (Buhari)

Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem, iki sınıf insanı aynı hadiste anlatıyor. Biri Allah Rasûlü'nün helak olması için beddua ettiği insan... O; dinara, dirheme, kadifeye, ipeğe kul olmuştur. Ona secde etmemiş, rükûda bulunmamıştır. Sıkıştığında dinara, dirheme dua da etmemiştir. Ancak onunla mutlu olur. O varsa rahat ve razıdır, yoksa sıkıntılı ve mutsuz; sinirli ve gergin. 'Suht' kelimesinin ifade ettiği anlam, rıza hâlinin dışındaki tüm hâlleri kapsar.

Diğer tarafta Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem müjdesine nail olmuş bahtiyar insan... Hangi görevde olsa onun hakkını veren, nöbetçiyken iyi bir nöbetçi, develeri sürdü mü iyi bir sürücü...

Emirlik ve yöneticiliğe kul olmuş insan da böyledir. Ona yöneticilik verildi mi mutludur, elinden alındı mı da gergin ve sinirli. Rıza göstermez. Emirlikte gösterdiği performansı, memurlukta gösteremez...

Rabbine kul olmuş ve yaptığı işi cennete ve rıza-i ilahiye aracı gören Müslüman ise, emirken görevini en güzel şekilde temsil eder. Memurken de öyledir. Emir olduğunda hayırda esen rüzgâr gibidir. Memur olduğunda kendine emirlik yapanların kolu kanadıdır adeta... Onun bulunduğu ortam güvenlidir. Ne yapacağını, nasıl yapacağını öğrenmiştir. Emirliğin zorluğunu yaşadığı için, emirlerine dua eder, onların işlerini kolaylaştırmak için elinden geleni yapar. Ne mutlu o insana ki, Allah Rasûlü'nün müjdesine mazhar olmuştur.(Kardeşimle Hasbihal, Tevhid Dergisi 8. Sayısı. Bu konuda müstakil olarak yazılmış olan bir yazı için Tevhid Dergisi'nde yazılan kaynak olarak verdiğimiz ilgili yazıya müracaat edebilirsiniz.)

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, nifakın zuhur ettiği yerlerden biri, otorite, makam, mevki ve salahiyet kaybıdır. Bu durum, İslami hizmette kaçınılmazdır ve her bir birey, bu eleğin içerisine girecektir. Davaya yabancı bir element, davanın önünde bir hendek olmak istemiyorsak daha yolun başında bunları düşünmeliyiz.

 

Bu Sayfayı Paylaş :