Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ramazan... Şehru'l Kur'an! Özcan YILDIRIM

2012-08-01

Şehru'n Necât… Kurtuluş, arınma, günahların zilletinden ayrılıp, taatlerin lezzetine, hazzına ulaşma ayı… Şehru'l Kur'an!... Pak vahyin ışıklarının yansıdığı ay…

Evet, hayat ve mücadele olabildiğine akıyor, aktıkça bir takım duraklara, fasılalara uğruyor. Bir gün geliyor, şeytanın kazdığı bir çukur ile karşılaşıyoruz. Ya geçmeyi başarıyoruz, ya tökezleyip, yaralanıyor veyahut bu korkunç dehlize yuvarlanıyoruz.

Belli duraklar var hayatımızda dinlenilen, düşünülen ve muhasebe yapılan... İşte bu duraklardan biri ayağımıza kadar geldi. Bir yıl geriye dönüp bakıp, sonra arınacağımız ve yola arınarak devam edeceğimiz bir durak geldi. Bu durak tepede olup, ovada biriken, biriktikçe ovayı dolduran günah ve hatalarımıza kuş bakışı bakmamızı sağlayan bir mevkidedir! Aslında bu durak, durulan, pineklenen, mide şişirilen, lezzetler silsilesini sıraya dizme yeri değildir. Bilakis, bu bir yolcunun yoluna selametli devam edebilmesi için gerekli azığını tedarik edip, daha azimli olmasını sağlayan bir duraktır. Nefsin kuvvetine kuvvet katıp, kâfirlerin tüm tasallutlarına bir tokat atma gücünü toplama, Müslümanları İslami sahada -büyük küçük demeden- çalışmaya, yorulmaya, ayakları tozlanmaya çağırma durağıdır! Kısacası bu durak, durağanlık değil, durağanlığı sarsma durağıdır!

Evet, öncelikle bakmalı bir Müslüman, acaba elde-avuçta ne var, günahları mükerrer, kronikleşmiş mi yoksa yeni ortaya çıkan günahlar mı?

Elimize meşale alma vakti bu ay! Bu meşale ki hem biriken günahları tutuşturup, küle çevirecek, hem de yolumuzu aydınlatacak!

Kur'an'ın İndiği Ay

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” (2/Bakara, 185)

Bu kıymetli ayın fazileti hakkında sadece bu nas olsa dahi yeterli idi. Allah subhanehu ve teâlâ bu ayın tüm rahmet yönlerinin yanında esas olarak bahsettiği durum, Ramazan ayının bir Kur'an ayı olmasıdır.

Vahyin pak ışıkları, şirkin karanlıklarını bu ayda aydınlatmıştır. Sadece 'Huruf-u Mukattaa' dahi onlara meydan okumuş, onların şirk ile yoğrulmuş köklerini sarsmıştı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabe radıyallahu anhum bu ayda inen Kur'an ile adeta yatıp-kalkıyordu. Onların ahlakı yine bu ayda inen Kur'an idi.

Onlar, davetlerine araç olarak hiçbir mantık, felsefe, siyaset ve Kur'an-î (Bu kavramı kullanırken; Metluv vahiy olan Kur'an olmakla beraber aynı zamanda Ğayr-ı Metluv olan sahih sünneti de kastediyorum. Çirkin bidatlarını Allah'ın arzında saçan habis ruhlu, vahyin bir yarısına cephe alan belamların literatüründe var olan bu kavramı, onlar gibi telakki etmediğimizi okuyucunun bilmesini isterim.) paralellikten uzak olan yorumları saçmıyorlardı. Pak davete, pak ve icâz sahibi olan Kur'an'ı alet ediyorlardı. Bu kitabı yüreklerinde yaşadıkları için, bu kitap da onları en doğru, en sağlam, en güçlü yola iletiyordu.

“Bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” (17/İsra, 9)

En güçlü yol olması hasebiyle, o günün süper güçleri(!) bu bir avuç azınlıktan korkuyor, onların söylediklerini, onların politikalarını kendi ince hesaplarına katıyor, uykularını kaçırıyordu.

Bunun birçok sebebini sayabiliriz. Fakat ana sebebi bu Kur'an'ı içlerinde yaşatmaları, kendilerinin canlı birer Kur'an olarak yaşamalarıydı.

İslam için hizmetkar olan herkesin bu kitaba olan ihtiyacı, toprağın suya olan ihtiyacı gibidir. Nasıl ki su olmazsa, istenilen, beklenen, gözlenen hiçbir bitki bitmez, Kur'an da olmazsa toplumların dirilişi, ıslahı, fıtrî bir çizgiye gelişi imkansızdır. Kur'an'ın hayatımızda bir su misali gibi olmamasının, ona olan ihtiyacımızı idrak edemeyişimizin sebeplerinden birisi, Kur'an'ın kendi hayatımıza olan yansımalarını dikkatli müşahade edemememizdir.

Bugün kafirler karşısında Müslümanların 'Ğusâu's Seyl' Hadiste geçen bir ifadedir. (Selin üzerindeki çerçöp, manasındadır.) olmasının nedeni, Kur'anî bir yaşantıdan uzak olmalarıdır. Günlük yaşantımızda rutinleşmiş o kadar günah var ki, bunların her zerresinin bizlerin hayatına yansıması dahi, kafirlere karşı bizleri zayıflatmaktadır. İşlediğimiz günahlar ise hasırın yüzeyi kapladığı gibi hayatımızın her alanını kaplamıştır. Bunun sonucu olarak da okuduğumuz Kur'an'daki rahmet damlaları hayatımıza ulaşmamakta, bizleri etkilememektedir.

İbni Kudame rahimehullah bu durumu şu enfes cümleleri ile ifade eder: 'Kur'an okuyan kimsenin anlamanın önündeki engelleri tahmin etmesi gerekir. Bu engellerden birisi de, Kur'an okuyan kimsenin, bir günah işlemekte ısrar etmesi, kibirli olması veya itaat ettiği bir heva ile denenmesidir. Şüphesiz bu, kalbin kararması ve boş ses çıkarmasının nedenidir. O, hakikatin görülmesini engelleyen, ayna üstündeki leke gibidir. Dolayısıyla kalp, ayna gibi, arzular da leke gibidir. Kur'an'ın anlamı, aynada görülen suretler gibidir. Kalpteki arzuların üstünü açıp, ortaya çıkarma çabası, aynayı cilalamak gibidir.' (Muhtasar-u Minhacu'l Kasidin, Syf. 53-54)

Sahabe'den İbni Mesud radıyallahu anh ise buna şöyle işaret eder: 'Yalnız kaldığında günahlarına ağlamıyor, Rabbinin kitabını okurken etkilenmiyorsan, bil ki, sen zavallısın! Günahların seni zincire vurmuş!' (Darimi, 1/117)

Nasıl ki üst üste kilitler vurulmuş bir eve girmek zor ise, Kur'anî damlaların, esintilerin kilit üstüne kilit vurulmuş bir kalbe girmesi de o kadar zordur.

“Onlar, Kur'an'ı hiç düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24)

Gözler harama bakmakla; kulaklar teganni, gıybet, iftira, dedikodu duymakla, dil yalan, gıybet, Müslümanları aldatan kelimeler sarf etmekle; beyin sürekli günah, su-i zan, harama meyletmekle meşgul iken, aynı bedenin Kur'an'a hakkıyla bakıp okuması, dilini bu yüce kelimelerle ıslatması, dinleyip de etkilenmesi, hakikatlerini düşünmesi ne mümkün olabilir?

Sehl bin Abdullah rahimehullah der ki: 'İçinde aziz ve yüce olan Allah'ın hoşuna gitmeyen bir şeyin bulunduğu kalbe nurun girmesi haramdır.' (Tezkiretu's Sami' ve'l Mutekellim, 67)

Zerkeşi rahimehullah şöyle der: 'Bil ki, kalbinde bidat, bir günahta ısrar, kibir ya da arzular yahut dünya sevgisi olan, imanın tamamen kalbinde yer etmediği ya da zayıf bir şekilde yer ettiği bir kimse, vahyin anlamlarını gerçekten kavrayamaz.' (El-Burhan fi Ulumi'l Kur'an, 2/180-181)

Selef bunun bilincinde olduğu için izzetlice Allah'ın arzında koşturuyorlardı. Peki şimdi kendimize dönüp bakalım. Bizler yüreklerimizde taşımamız gereken Kur'an'ı ellerimizde taşımakla beraber, bir kenarda, arada sırada bakılan, müşriklere, bidatçılara cevap vermek için, konu araştırması yapmak için raflara koyduğumuz Kur'an'la mı nusret bekliyoruz? Allah'ın rahmet ettiği kulları müstesna, yanlış veya zorlanarak Kur'an okuyuşumuzu düzeltmek için belki çaba dahi sarf edemiyoruz. Davet yaptığımızı söylüyoruz fakat Kur'an ile davet yapacak bir halimiz de yok. Kur'an'ı okumayı düzeltme çabasına dahi girmeyip de vahiy merkezli davet yaptığını söyleyen kimselere ne demeli?

“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler.” (25/Furkan, 30)

Bu ayetin muhatabı olmamak için, mehcur (terkedilmiş) bırakılan Kur'an'larımızı yeniden gündemimize koymalıyız.

Tüm bunlara binaen, bizlerin önünde Ramazan gibi bir fırsat bulunmaktadır. Burada yapacağımız samimi bir tevbe, içten istiğfarlar, bu kilitli kalpleri açıp, Kur'anî hayata adım atmamıza vesile olacaktır. Bu ayda çokça okuyacağımız ayetler, bizlerin kalplerindeki kirleri arındıracaktır.

Daha sonra da bizler, Ramazan ve sonrası Kur'anî bir yaşamı düstur edinmeliyiz. Bunun için sayacağımız üç maddeyi bırakmamak, kalplerimizde oluşabilecek kilitlere bir nevi önlem olacaktır.

Birincisi: Kur'an-ı Kerim'i günlük vird halinde, periyodik olarak okumaktır.

Hayatımızda rutin olarak yaptığımız her maddenin yanına bir de bu maddeyi eklememiz gerekir. Yaygın olarak yapılan hatalardan birisi, Kur'an-ı Kerim'i okumaya ayrılan özel bir vaktin olmayışıdır. Her sabah herhangi bir gazeteyi alıp dakikalarca belki de saatlerce inceleyebiliyoruz. Lakin Allah'ın kalplere şifa olan kelamına bu denli bir vakit ayırmıyoruz. İş başa düştüğünde eline alınıp, okunulan bir Kur'an bizlere ne denli etki eder, o da ayrı bir muamma. Her birimiz gücümüz nispetince bir miktar da olsa okumalıyız. Zira amellerin Allah'a en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır. (Hadis, Tirmizi)

İkincisi: Kur'an-ı Kerim'i ezberlemek.

Bu, bir ayet dahi olsa yapılmalıdır. Günlük olayların birçoğunu ezberleyen, boş, hiçbir işe yaramayan bir çuval dolusu kelam ezberleyen, kendisini ilgilendirmeyen yüzlerce vakayı aklına kaydedip, zihninin bir köşesine kazıyan bir kul, nasıl olur da Allah'ın kelamını ezberlemeye vakit bulamaz? Vakit, isteyen için mebzul/çoktur. İstemeyene ise seneler kâfi gelmez. Unutulmamalıdır ki, günde bir ayet senede 365 ayet yapacak ve böylece az görülen birçok amel birikecektir.

Üçüncüsü: Kur'an-ı Kerim üzerinde gereği gibi düşünmek.

Burada da Allah'ın ayetleri hakkında gereği gibi düşünmek, tefekkür etmek, hayatımıza dair gerekli dersler çıkartmak bizlerin yararına olacaktır. Kendi yaşantımız ile Allah'ın ayetlerini karşılaştırmalı, yanlış yönlerimizi, anlayışlarımızı düzeltmeliyiz. Böylece anlamadan, salt bir şekilde okumanın önüne geçmiş oluruz.

Bu maddeleri yerli yerince, periyodik yaptığımız vakit, her geçen gün Kur'an'ı dahi iyi anlayacağımıza, hayatımıza daha iyi yansıtacağımıza inanıyorum.

Allah'ım sen bizi Kur'an ayı olan Ramazan'a ulaştırdığın gibi, bu ayın hakkını vermeyi, Senin rızanı, rahmetini bu ayda celbetmemizi bizlere nasip et. Allahumme Amin.

Dualarımızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun!

Not: Bu ay Ramazan Ayı'nın araya girmesi hasebiyle var olan “Yeniden İman Çağrısı” makaleme bu mübarek, kurtuluş ve furkan ayının hürmetine ara vermeyi uygun gördüm.

Bu Sayfayı Paylaş :