Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Servet Mirsad AĞINT

2012-08-01

- Servet Ağa! İki paket ıslak mendil göndersene! Sırılsıklam olduk burada terden!

- Hemen getiriyorum Ahmet abi!

Yaşından beklenmeyen bir atiklikle kalktı tezgahın başından. Koşar adımlarla 4- 5 metre karşıda, her tarafı pimapen pencere/kapı olan ufak kulübeye yöneldi. 'Kimliklerinizi bırakın!' yazan tabelanın altındaki pencereden mendilleri uzattı:

- Buyrun!

- Sağol Servet Ağa!

- Başka birşey ister misiniz?

- Yok, yok. Olursa seslenirim.

- Tamam.

Bu sefer yavaş adımlarla döndü tezgahına. Yaşı altmış beşti. Ama yüzündeki kırışıklıklar ve kalın camlı gözlükler dışında bunu gösteren bir alamet yoktu üzerinde. Kendine çok dikkat eder, her gün mutlaka sakal traşı olurdu. Beyaz bir kıl görmesin saçında, hemen aynanın karşısına geçer, saatlerce o kılla uğraşırdı.

Yalnız yaşamaya başlayalı on yıl olmuştu. Eşi on yıl önce vefat etmiş, tek çoçuğu Utku ise seneler önce okumak bahanesi ile Almanya'ya uçmuştu. O günden beri ses soluk yoktu. 'Para istemesin de ne yapıyorsa yapsın!' diye düşünüyordu Servet Ağa çoçuğu her aklına geldiğinde!

Para çok önemliydi onun için. 'Bu devirde parası olanı adam yerine koyuyorlar. Paran yoksa ikinci sınıf insansın!' diyordu hep kendi kendine. O yüzden hiç bir dönem tek iş yapmamıştı. Emekli olduktan sonra da seyyar satıcılığa başlamıştı.

'Zaten herkes birbirini kandırıyor. Ben de kandırsam ne zararı var' diyerekten yaptığı bütün işlerde dalavereyi normal hatta gerekli görüyordu. Bu hırsı, karısının öldüğü sene alt katlarına taşınan Mete isimli bir polisin dikkatini çekmişti. Mete, biraz muhabbetten sonra Servet Ağa'nın tam da düşündükleri iş için biçilmiş kaftan olduğunu anlamıştı. Servet Ağa artık 'Mete abi' dediği polisin istediği yerlerde tezgah açıyordu. O bölgede izlenmesi gereken kim varsa hakkında, bazen günlük bazen de haftalık raporlar iletiyordu Mete'ye. Hem zabıta sorunu olmadan satış yapıyor hem de aktardığı bilginin önemine göre çeşitli miktarlarda 'hediye' alıyordu. İşine sıkı sıkıya sarılması için bunlar yetiyor, artıyordu bile!

İşin tek zor kısmı saç-sakal traşı idi. Mete ona, her gün traş olmayı ve saçındaki beyazlarla uğraşmayı yasaklamıştı. Böylece yaşı belli olacak, kimse şüphelenmeyecekti ondan.

'Çok şükür iki senedir buradayım' diye içinden geçirdi tezgahtaki aynaya bakarken. Mete son olarak onu adliye binasına göndermişti. Artık sabahtan akşama kadar, dört tane mahkemenin kapısının açıldığı holde, mahkeme için gelen tutuklu yakınlarına, avukatlara ve polislere satış yapıyordu.

- 2009'a 123! 2009'a 123! 11. ağır cezanın mubaşiri böyle bağırınca hol sanki boşaldı. Dosya numarasını duyanlar mahkeme salonuna girmek için hareketlenmişlerdi. Boşalan birkaç oturağa, holde kalanlar adeta yığıldılar.

Holün, hakim ve savcıların suratlarını andıran soğukluğu ile mahkemeyi bekleyenlerin stresi birleşince, bunaltıcı sıcak daha da çekilmez bir hal alıyordu. İnsanlar ellerine ne geçerse yelpaze olarak kullanıyor, kimileri de peçeteleri ile alnını ve boynunu siliyordu.

Servet Amcayı, her gördüğünde şaşırtan ama daha çok da nefretini artıran şey ise bu sıcaklarda bile çarşaf giyen kadınlardı. Onlardan ikisi bugün yine adliyedeydiler. Birisi oturmuş, diğeri ise ayakta, 5- 6 yaşlarındaki kız çocuğunu zaptetmeye çalışıyordu. Aynı aileden olduğu belli olan yaşlı bir adam ise avukatla birşeyler konuşuyordu.

Biraz önceye göre seyrelmiş kalabalığa bakarak düşünmeye başladı: 'Mete Abi niye eskisi gibi arayıp sormuyor acaba? O kadar bilgi topladım. Gece-gündüz demeden iş peşinde koşturdum. Şimdi de 'Adliyede dur, oraya gelen insanlarla yakınlık kur' dedi, onu da yapıyorum. Daha ne yapayım? En iyisi güzel bir malzeme bulmak sonra da Mete Abiye ulaşmak. Hem biraz para koparır hem de kendimi hatırlatırım.'

Bir avcı sinsiliği ile holdeki insanları süzmeye başladı. Özellikle dertli kişilerin olduğu böyle ortamlarda insanlar, kim olursa olsun içlerini boşaltmak ister. Hele bir de karşı taraftan biraz yakınlık görünce, daha rahat konuşurlar. Servet Ağa için artık bu tecrübe ile sabit bir mesele idi.

- 'Amcaaa! Şu şeker kaç para' sesiyle irkildi.

Biraz önce çarşaflı kadınların yanında gördüğü ufak kız yaşlı adamla birlikte tezgahın önünde bitivermişlerdi sanki. 'Nasıl da dalmışım?' diye düşünerek çocuğa döndü:

- Hangisini sordun kızım ?

- Şunu!

Gülümsedi dedesi. Çünkü ufaklık öyle bir işaret ediyordu ki, şeker bölümünün hepsi minicik parmağın kapsama alanına geliyordu.

- 'Herhalde şu mavi olandan istiyorsun Zehra' diye müdahale etti dedesi.

- Evet dedeciğim.

- Öyleyse al bakalım cici kız!

- Teşekkürler amca.

- Borcumuz ne kadar kardeş?

- Bir buçuk versen yeter inşallah. Mahkeme için bekliyorsun herhalde.

- Evet. Saat onbir dediler ama onbeş oldu hala ses yok. Gerçi sekiz yıldır aynı ama!

- Buralar böyle! Saatlerce beklersin sonra da onbeş dakika girip, çıkarsın. Ne olduğunu da anlamazsın.

- Aynen öyle oluyor.

Bu arada şekeri kapan ufaklık büyüklerin muhabbeti sarmamış olacak ki kendini hemen annesinin yanına attı. Elindekini bir annesine, bir ninesine gösterip duruyordu.

- Eee! Sizinkinin suçu ne?

- Suç mu?

- Şey! Yani yargılandığı dava.

- Suçu Müslüman olmak ve etrafındaki insanları da İslam'a davet etmek.

- Allah Allah! Öyle suç mu olur ya? Hepimiz Müslümanız Elhamdulillah! Beş vakit namazımızı kılar, Ramazan'da orucumuzu tutarız.

Servet Ağa, bu kadar hızlı yalan atabilmesine bazen kendisi bile şaşırıyordu. Ama mesleğinin(!) olmazsa olmazıydı. Yalan yoksa insanlardan nasıl bilgi alabilirdi ki?

- 'Zaten sorun da orada' diye devam etti yaşlı adam. 'İnsanlar bugün sadece namaz, oruç, hac ile Müslüman olacaklarını sanıyorlar. Halbuki Allah sadece camide ve Ramazan'da değil, hayatın her alanında emirlerine uyulmasını istiyor. Mesela, ticaret yapacaksın. Ben namazımı kılar sonra da dilediğim gibi ticaret yaparım, diyemezsin. Çoluk-çocuğunu evermeye karar verdin. Eli, ayağı düzgün olsun, bir de işi olsun, diyemezsin. Çünkü Allah ticarete de, evliliğe de, boşanmaya da kısaca insanın hayatındaki her şeye bir düzenleme getirmiştir.'

- İyi de bu mümkün değil! Bugün kanunlar, yasalar var. Her şey belirlenmiş, uymazsan kargaşa çıkar.

- Çok doğru söyledin. Her şeyin bir yasası var. İşte benim evladım o yasaları kabul etmeyip Allah'ın dinine göre yaşamak isteyince içeri atıldı.

Farkında olmadan yaşlı adamı destekleyen bir cümle kullandığını anlayınca, için için kızdı kendine Servet Ağa. Yaşlı adam devam etti:

- 'Bugün uymamız istenen yasaları kim belirliyor! Senin benim gibi insanlar. Akıl, akıldan üstündür. Bugün birisi bir yasa yapıyor, yarın diğeri geliyor beğenmiyor, değiştiriyor. Ben niye, yarattığını en iyi tanıyan Allah'ın, kulları için koyduğu kanunları bir kenara bırakayım da, Ahmet'in, Mehmet'in çıkardığı yasalara uyayım?

Düşün kardeş! Allah zina haramdır, diyor, beş vakit namaz kılan adamlar fuhuşun hiçbir cezasının olmadığına dair yasa çıkartıyorlar. Babası şeyh olan ekonomi bakanı ruhsat verilen genel evlerinden vergi alıyor. Bu nasıl iştir?

Belki içkinin yasak olduğuna dair ayetleri öğlen namazında okuyan milletvekilleri ikindide de içkinin satışının her yerde yapılabileceğine dair düzenleme yapıyorlar. Bu nasıl Müslümanlık? Yetmiyor, bunları insanlara anlatıp, Müslümanca yaşamak isteyenleri de içeri atıyorlar.'

Servet Ağa sıkıntılı bir yüz ifadesi ile etrafına bakındı. 'Çattık valla! Bırak bilgi almayı bir de vaaz dinliyoruz şimdi. Ya konuyu değiştirmeli ya da bu adamı başımdan savmalı' diye düşündü. Ciddi ciddi dinliyormuş gibi bir pozisyona girip konuşmaya başladı.

- Valla doğru söylüyorsun, ne diyeyim? Eee, var mı bir umut senin çocuk bugün çıkar mı dersin?

Yaşlı adam, Servet Ağa'nın dinlemediğini farketmişti. Konuyu uzatmanın gereksiz olduğunu anlayıp kısa kesmeye karar verdi:

- Hiç kimse evladının içerde olmasını istemez. Elbette çıkmasını istiyoruz. Fakat biz ne mahkemeye ne de avukatların savunmasına bel bağlarız. Duamız, talebimiz sadece Allah'adır. Hakimin vereceği kararın hiçbir önemi yok. Çünkü asıl Hakem (son hükmü veren) Allah'tır. O, evladımın çıkmasını dilerse tüm dünya bir araya gelse buna engel olamaz. Tahliye olmasını nasip etmezse de kimse onu çıkartamaz.

Biraz soluklandı yaşlı adam. Son cümlelerini söylerken gözleri hafif nemlenmişti.

- Çocukları bayağıdır yalnız bıraktım. Şimdi bizi de çağırırlar mahkemeye herhalde. Hadi sana kolay gelsin.

- Sağool, sağol.

Derin bir ‘oh’ çekti Servet Ağa. Yaşlı adamı, kendisi gitmeseydi nasıl kurtulurdu, bilmiyordu.

- Servet Ağa! Biraz buz getir bize!

- Hemen Ahmet Abi, hemen!

Tezgahın yanındaki termostan iki kalıp buzu poşete atıverdi. Bu arada hol tekrardan hareketlenmişti. ‘Demek ki 11. Ağır cezanın mahkemesi bitmiş’ dedi Servet Ağa. Polis kulübesine insanları yararak zar zor ulaşabildi. İçeride, polislerin bağırışları ile televizyondaki kadın spikerin sesi savaşıyordu sanki! Buzu pencereden uzatırken gözü habere takıldı:

- Ahmet abi! Adalet sarayı diye haber veriyorlar. Nereye yapılacak acaba o?

- Sincan’a. Bir ay içerisinde burası da taşınacak oraya.

- Burası kapanıyor mu?!

- Evet. Hayırdır, niye şaşırdın? Hee! Anladım. Servet Ağa! Artık emeklilik vakti geldi. Bu kadar ‘servet’ yeter! Ha ha ha !

Kulübedeki diğer polisler de amirlerinin kahkahalarına eşlik ettiler. Ahmet devam etti:

- Geçen bize gezdirdiler yeni yeri. Vallahi kaymak gibi bina! Herşeyi yerli yerinde. Senin yaptığın iş için büyük bir kantin yapmışlar. On yıllık ihalesi çoktan verilmiş bile!

Yutkuna yutkuna sordu Servet Ağa:

- Mete Abi’yi görünce görüşmek istediğimi söyleyebilir misiniz? Uzun zaman oldu görüşmeyeli.

- Mete mi? Heee, şu bizim Mete! Süleyman! Mete ne yapıyor bu aralar biliyor musun?

- Amirim, bir ay önce Bitlis’e tayini çıktı. O da istifasını verip emekliye ayrıldı. Şimdi nerede bilmiyorum.

Servet Ağa polislerin konuşmalarını işitmiyordu artık. Etrafta müthiş bir hareketlilik vardı ama hiç ses yoktu sanki. Sadece ‘taşınacağız, emeklilik vakti geldi, istifa etti.’ cümleleri polislerin kahkahaları eşliğinde beynine zonkluyordu.

Ayaklarını sürüye sürüye tezgahının başına dönerken, kalabalıktan iki-üç kişi ile çarpışmaktan son anda kurtuldu. Çarpışmaktan ani bir manevra ile kurtulduğu kişilerden bir tanesi de onbeş dakika önce konuştuğu yaşlı adamdı. Ama bir türlü inandıramıyordu kendini Servet Ağa. O adam demin konuştuğu yaşlı adam olamazdı. Çünkü on yıl daha gençleşmiş gibiydi. Yüzüne kan gelmiş gözleri ışıldıyordu, kucağında küçük kız arkasından da iki kadın hızlı hızlı çıkıp gittiler.

Servet Ağanın zihninde zonklayan cümlelere, dedesinin kucağında onun sakalıyla oynayan Zehra’nın sözleri de eklendi:

- Allah, babamı eve gönderdi. Allah, babamı eve gönderdi.

 

Bu Sayfayı Paylaş :