Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Şeytanın Aldatmaları - 2 Emre ACAR

2012-04-01

Hamd, bize bilmediğimizi öğreten Allah’a, salat, bu bilgiyi en güzel şekilde hayatına geçiren Rasulullah’a, ashabına ve ailesinin üzerine olsun.

Geçen sayımızda yazmaya başladığımız şeytan ve tuzaklarından, amelleri süslü göstermek, unutturmak komplolarını beyan ettik. Rabbimizden dileğimiz, yazdığımız konuların bizi gaflet uykusundan uyandırması ve şeytana karşı harekete geçirmesidir. Rabbimizin yardımıyla bu sayımızda da şeytanın tuzaklarını yazmaya devam edeceğiz.

Şeytan kâinatın başından beri insanoğlu ile uğraşıyor. O günden bu yana damarlarımızda geziyor. Bu uğraş ve düşmanlık, şeytana birçok tecrübe kazandırmış. Elinden o kadar denek geçmiş ki, insanın fizikiyle, maneviyatıyla, maddiyatıyla beraber insanlığın her yönünü öğrenmiş. O kadar ki her zamana, her mekâna ve herkesin zaafiyetine karşı ayrı ayrı tuzaklar kurmuş. Şeytanın Âdemoğluna kurmaya devam ettiği bu tuzakları sıralamaya devam edecek olursak;

Ertelettirme

İslami mücadele içerisinde karşılaştığımız sorunlardan biri de şeytanın yapmamız gerekenleri ertelettirmesidir. İnsan yaratılışı gereği fıtratında gevşeklik, nefsin isteklerini arzulama, istikrarsızlık gibi alışkanlıkları barındırmaktadır. Bu alışkanlıklar bize zaman zaman sorumluluklarımızı ertelettirir. Oysa ki ertelemek şeytanın bize karşı oluşturduğu ve üzerimize saldığı bir ordudur. Seleften bir âlim bunu şöyle beyan eder: ‘Ertelemekten sakının. Çünkü ertelemek şeytanın en büyük askeridir.’ Üstadımız, hayatımızda en çok yaptığımız bu eylemi, ne güzel tanımlamış. Bugün bizler ‘İslam için fedakârlık yapmayı, Allah için infak etmeyi, nafileleri çoğaltmayı, bugün öğrenmemiz gerekenleri, yapmamız gereken sorumluluklarımızı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi ve nehiylerinden kaçınmayı, İslam ümmetinin (cemaatin) isteklerini, yarın yaparım, falan gün başlarım’ düşünceleriyle ertelerken acaba şeytanın ordusuna asker sevkiyatı yaptığımızın farkında mıyız? Evet, her birimiz bu tuzağın farkındayız, fakat nedendir bilinmez bu uykudan uyanmak istemiyoruz. Oysa şu ana kadar ertelediğimiz hiçbir şeyi yerine getiremeden gerisin geriye döndük. Ertelediğimiz hiçbir şeyden istifade etmedik. Aksine erteleyerek hem kendimize, hem de davaya zarar verdik. Buna rağmen hayatımızın büyük çoğunluğu ertelemekle geçiyor. Oysa Kur’an ve Sünnet bizi sürekli aceleye çağırıyor.

“Altı şey gelmeden önce amellerde acele ediniz. Bunlar; duhan, deccal, kıyamet, sizden birinizin ölmesi ve karanlık gecelerin fitnesinin gelmesidir.”

Rabbim bizlere, Peygamberimizin bu davetine icabet etmeyi nasip eylesin (Allahumme âmin). Sizlerle aklıma gelen şu beyti burada paylaşmak istiyorum;

Ertelemektir bizleri hayatın sonsuz karanlıklarına iten,

Ertelemektir bizleri rabbimize, islama, davaya karşı nankör kılan,

Ertelemektir şeytanı sevindirip, cemaati yıkıp yok eden,

Ertelemektir izzeti kaybettirip, zillete düşürten,

Ertelemektir bizlerin yükünü daha da ağırlaştıran

Birgün sahabeler Ömer ibn Abdülaziz’in yanına ziyaret için geldiklerinde Ömer ibn Abdülaziz’i ibadet edip, gece uykusuz kalmaktan, gündüzleri oruçlu geçirip, Kur’an okumaktan perişan bir halde bulurlar ve: ‘Ey müminlerin emiri, kendini helak ediyorsun’ derler, Ömer ibn Abdülaziz cevaben: ‘Bir günün ameli beni bu hale getiriyorsa (ki bu benim sorumluluğumdur) ben bunu yarına ertelersem iki günün ameli beni ne hale getirir?’ buyurmuştur. Evet, bu gün ertelediğimiz her şey, yarın karşımıza daha büyük bir bela olarak gelecektir ve gelmektedir de…

Müslümanın hayatına olumsuz yönde etki eden erteleme hastalığı şeytanın bize karşı kurmuş olduğu bir tuzaktır. Var olan bu komplo virüs gibi hayatımızın her alanına sirayet etmiş bir durumdadır. İslami mücadele içerisinde bu tuzağa düşmemizin sebebi, üzerimize vacip olan sorumlulukları terk edip bir sonraki merhalenin vaciplerini düşünmeye başlamamızdır. Bu, ertelemenin en tehlikeli olan biçimi ve şeytanın en kuvvetli askeridir. Hayatımızdan bu konuya şöyle bir örnek verebiliriz;
Bir ilim talebesi düşünün, bu ilim talebesinin üzerine ihlasla, sadakatle ilim talep etmek ve bunun gerekleriyle yaşamak farzdır. İlim talep eden bu kardeşimiz bunu yapamadığı zaman şeytanın ona oynayacağı en büyük oyun, bir sonraki aşamayı göstermesi ve onun üzerine yoğunlaştırmasıdır. Veya bir sonraki merhaleyle teselli ettirmesidir. ‘Sen ilim talep edemezsin ama yarın bir cihad nidası çıksa sen hemen lebbeyk (buyur) diyeceksin’ diyerek kandırır. Oysa bu gün rahatlık anımızda, basit bir meselede, Allah’ın subhanehu ve teâlâ çağrısına ‘lebbeyk’ diyemezken, öğrendiklerimizi kolaylık anında pratiğe geçiremezken, canın, malın istendiği çağrıya nasıl koşacağız? Bu gün namazları cemaatle kılma sorumluluğunu bile kaldıramazken, uykumuzdan fedakârlık yapıp sabah zikirlerini, işimizden vakit ayırıp akşam zikirlerini yapamazken, kınanmamak için Allah’ın subhanehu ve teâlâ dinini insanlara ulaştırmazken, cemaate veya bir emirin buyruğu altına girmeye tahammül edemezken canın, malın istendiği çağrıya nasıl lebbeyk diyeceğiz? Bir sonraki aşamayı düşünen hangi insan bu çağrıya cevap verdi ki; bizler bu ve buna benzer çağrılara lebbeyk diyebilelim. Burada bizim üzerimize düşen, içinde bulunduğumuz vakıada kendimize vacip olanları tespit edip, onunla uğraşıp, geri kalanlarla ilgilenmemektir. Çünkü bir müslüman, gelecekte olacak olan şeyleri bilmez ve bu gibi kendini ilgilendirmeyen şeylerle de meşgul olmaz.

Korkutmak

Kendini İslam’a teslim etmiş olan kişi şimdiye kadar yazdığımız şeytanın bu tuzaklarına karşı kendini muhafaza etmeyi başardığı zaman, şeytan hemen istişare grubunu toplayarak kendisine verilen bütün imkânlarla yepyeni tuzakların müzakeresini yapar. Müslümanın bu İslami yaşantısı şeytana ve havarilerine korku verir, bu korku onları Müminlere karşı tuzak kurmaya sevk eder. Yaşadığı vakıadaki tüm korku çeşitlerini peyderpey Müminin önüne sürmeye başlarlar. Yapmış oldukları bu kurnazlıkları sayesinde eşrefe doğru ilerleyenleri esfele düşürürler, yaşadığımız bu coğrafyada olduğu gibi. Kimisi tağutun, kimisi menfaatinin, kimisi ailesinin, kimisi değer verdiği kişilerin, kimisi cemaatinin korkusu nedeniyle izzeti seçmekten mahrum kalmıştır. İnsanda olan bu korkular Allah’a ve onun azaplarına yönelik olursa bu insan izzeti seçmekten, zilleti kaldırmaktan geri durmayacaktır. Ki Allah da subhanehu ve teâlâ kullarından korkuyu kendisine yönlendirmesini istiyor:

“Şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer mü’minler iseniz onlardan korkmayın benden korkun.” (3/Al-i İmran, 175)

Değerli kardeşim! İçinde bulunduğumuz toplumda korku kiminin Allah’a subhanehu ve teâlâ ve ahkâmlarına iman etmesini sağlamış, kimisinin de tağuta ve anayasasına iman etmesini sağlamıştır. İşte bu korku, şeytanın kurduğu tuzaklar arasında çok ince bir tuzaktır. O kadar ki; tevhid ehli bu inceliği zaman içerisinde basit görünce, zamanın korkuları, onların fikirlerinin, inançlarının ve saflarının değişmesine vesile olmuştur. Bir zamanlar o, imanıyla şeytanı, istişare yaptıracak kadar korkuturken, bu sefer şeytan onu korkutmaya başlamıştır. Şöyle ki; Müslüman Allah subhanehu ve teâlâ için mescid açmak, sohbet ortamı oluşturmak gibi bir şeyler istediğinde hemen şeytan ‘Senin karşında öyle bir devlet var ki, senin her yaptığından haberi var. İstihbaratıyla, askeriyesiyle, polisiyle seni her taraftan kuşatmış’ demeye başlar. Veya Müslüman, İslami çalışmalar yapan kişilere gitmek, onlara katılmak istediği zaman hemen: ‘Bu vakıada böyle bir çalışma yapılması mümkün değildir. Bunlar ya Amerika’nın ya da İsrail’in adamıdır…’ demeye başlar. Müslümanlar arasında yayılan bu kurgular, kişilerin her şeyden geri durmasını sağlar ve tağuta karşı korkularını arttırır. Bunun ismi de hiçbir zaman korku olmaz, tedbir almak olur. Kendi yanında geçerli olan bu gerekçe, onu birçok şeyden mahrum bırakır. Allah’ın subhanehu ve teâlâ rahmet ettikleri bundan müstesnadır.

Düşünün, bir gün sahabe tarihini okudunuz. Hepinizin Ebu Bekir’in radıyallahu anh infak edişi, Ömer radıyallahu anh ile aralarında ki infak yarışı dikkatinizi çekti. Bu heyecandan sonra infak etme kararı verdiniz. Bu heyecanınızı fark eden şeytan ‘Elindekini verirsen sen muhtaç duruma düşersin, bugün infak edeceksin yarın sen insanlardan para almak zorunda kalacaksın…’ sözleriyle Allah’ın subhanehu ve teâlâ rızık verici olduğunu unutturup sizin içinize fakirlik korkusunu salacaktır. Nitekim Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor;

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülükleri emreder.” (2/Bakara, 268)

Başka bir gün internette cihadi videolar izlediniz, bir sohbette sahabelerin cihad meydanlarında ki şehit oluşunu dinlediniz, o anda damarlarınızdaki kanların hareketliliği size şehit olma isteğini arzulattı ve cihad etme kararı aldınız. Kişiyi izzetlendiren bu kararı işiten şeytan hemen ‘Aman ha! Karşındaki ordunun askeri, teknolojik silahları çok fazla. Mücadelen ona zarar vermez, sonra ailenin, çocuğunun durumu ne olacak…’ vesvesesiyle Allah’ın subhanehu ve teâlâ yardımını, kudretini unutturup içinize dünya sevgisi ve ölüm korkusunu salacaktır. Ashabı suffanın görkemli medrese tarihini, eski âlimlerin ilim için çektikleri zorlukları ve ilmin faziletini anlatan nasları okuduğunuz zaman hemen medreseye gitme/ilim okuma kararı aldınız. Bu sefer şeytan size, maddi durumunuzu, ileride geçiminizi nasıl sağlayacağınızı hatırlatarak içinize gelecek endişesi bırakır. Her gün alınan bu farklı kararlardan sonra İblis’in kurduğu korkular bizim korkumuzu arttırdıkça arttırır, aldığımız kararlardan vazgeçirir. Bu korkuların hayatımızda fazlalaşması, zaman içerisinde bizi İslam için yeni karar almaktan, cemaatin işlerini yapmaktan mahrum bırakır. Artık korku ile ümit arasında kalıp bir kenarda tuzaklar içerisinde düşünceye çekiliriz, Allah muhafaza!

Hayatın korkuları bizi hiçbir zaman emellerimizden, hedeflerimizden geri çevirmemeli, Allah’ı subhanehu ve teâlâ, yardımını, kuvvetini ve Allah subhanehu ve teâlâ ile daima beraber olmayı unutturmamalıdır. Kişi Allah subhanehu ve teâlâ ile beraber olduğu zaman şeytanın hangi tuzağı onu korkutabilir ki! Korkuların Allah’a subhanehu ve teâlâ olduktan sonra şeytanın hangi tuzağı seni hedefinden, inancından geri çevirebilir ki! Korkumuz âlemlerin Rabbi olan Allah’adır subhanehu ve teâlâ.

Adım Adım Yaklaşma

Şeytanın insana kötülükleri yaptırırken kullandığı başka bir yöntem ise, ‘Damlaya damlaya göl olur’ atasözü misali, büyük hedeflerini ufak parçalara bölerek yavaş yavaş uygulatmasıdır. Nitekim Allah da subhanehu ve teâlâ Kur’an’da şeytanın bu adımlarına dikkat çekmektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Şeytanın adımlarına tabi olmayın.”

Dikkat edilirse Allah subhanehu ve teâlâ bu ayette şeytana değil de onun adımlarına tabi olmayın buyurmaktadır. Anlaşılan şeytan da birinci, ikinci basamakları çıkamadan başarıya ulaşamıyor. Bir de karşısındaki insan olunca, bu uygulama onun yanın da daha da bir kesinleşiyor. Çünkü insanoğlunun yanında ufak olan şeylerin önemi fazla yoktur, ona göre ufak şeyler zarar vermez. Fakat büyük şeyler onun yanında önemli ve tehlikelidir. Şairin biri insandaki var olan bu tehlikeyi hem haber vermek, hem de bu kötü zihniyeti ortadan kaldırmak için şöyle söylüyor ‘Ufak şeyleri küçümsemeyin. Gördüğünüz büyük dağlar bile ufacık çakıl taşlarından oluşmuştur’. İnsan evrendeki gelişen şeylere baksa bile, ufak şeylerin nedenli büyük şeylere yol açtığını görecektir. Herhâlde insan, dev gibi ağaçların küçücük tohumlardan, gökdelenlerin ufacık tuğlalardan, büyük alevlerin minik ateş kıvılcımından meydana geldiğini unutmuş bir durumda… Bu sebeple ufak şeyleri önemsemeyip gözardı etmemek gerekir. İşte şeytan da yaptıracağı kötülükleri tespih dizercesine bir ipe sıralayıp yavaş yavaş boğarak bizleri helak eder, küçük günahlarla kalbimizi karartmaya başlar. Şeytanın kurduğu bu tuzağa pratikten şöyle örnek verebiliriz;

Şeytan bize gelip zina yap demez. Ancak tebliğ ayetlerini hatırlatarak kadın erkek fark etmez tebliğ etmemiz gerektiğini ve İslam dinin ancak bu şekilde yayılacağını söyler. Normalde bunda bir sıkıntı yoktur ve olması gereken de zaten budur. Fakat erkek kadına, kadın da erkeğe tebliğ yapmaya başladığı zaman sıkıntılar başlar. Biz şeytanın bu hatırlatması üzerine kadına tebliğ yapmaya başlayınca şeytan ‘Kadının yüzüne bakılmadan, ona karşı güler yüzlülükle, nezaketle davranılmadan, ona meseleleri tafsilatlı anlatmak için yanında uzun süre kalmadan, onun dertlerini ve sıkıntılarını dinleyip bu konudaki samimiyetini göstermeden, tebliğde başarılı olman mümkün değildir’ der. Bizler de tebliğde daha güzel yerlere gelmek için bunları uygulamaya başlayıp, elin zinası, gözün zinası ile kalbimizi siyah notalarla doldurduktan sonra şeytan ‘Hadi onunla zina yap’ dediğinde artık hayır diyemeyiz. Çünkü kalp şehvetlerin lezzetini aldığı zaman itaatlerin lezzetini, Allah’ın subhanehu ve teâlâ korkusunun ne olduğunu bilmez. O anda insan şehvetlerin esiridir. Artık kalp kişinin elinden kayıp şeytanın elinde yönetme mekanizması haline gelir. Karanlık onu çepeçevre kuşatır, o anda aydınlığı göremez. Çünkü kalp kişinin kendisini ıslah edeceği dünyasıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu şu hadisiyle desteklemektedir:

“Vücutta bir et parçası vardır. O salah olursa bütün vücut salah olur, o ifsat olursa bütün vücut ifsat olur. Dikkat edin o kalptir.”

İşte bu kalp dünyasını bir değil de iki kişi yönetirse (yani hem küfür hem tevhid hem ihlas hem riya hem takva hem masiyet olursa) bu kâinat fesada uğrar. İnsanın kalbini bu şekilde fesada uğratan şey şeytanın zina tuzağını parçalara bölüp yavaş yavaş insana yaklaşması veya insanın bu parçaları önemsememesinden olmuştur. Oysa Müslüman, hangi günahın Allah’ın subhanehu ve teâlâ azabını ne kadar çekeceğini bilemez. Âdem aleyhisselam ağaçtan yediği zaman, bu yemenin onun ve bütün ümmetin cennetten kovulmasına sebep olacağını nereden bilebilirdi ki! Yunus aleyhisselam insanlara kızıp ‘Yeter artık’ dediği zaman Allah’ın subhanehu ve teâlâ, onu balığın karnında hapis edebileceğini nereden bilebilirdi ki! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem âmâdan yüz çevirdiği zaman Allah subhanehu ve teâlâ tarafından uyarılacağını nereden bilebilirdi ki! Bu sebeple küçük veya büyük bir amel yaparken Müslüman, Allah’ın subhanehu ve teâlâ azabını üzerine çekip, çekmediğini muhasebe etmeli ve şuana kadar yazdığımız şeytanın genel tuzaklarına karşı sürekli uyanık olmalıdır.

Satırlarıma şu hatırlatmayı yaptıktan sonra son vermek istiyorum; bu yazdıklarım sadece genel olan, şeytanın herkese kuracağı tuzaklardır. Bir de şeytanın, kişinin zaafiyetine göre kurmuş olduğu tuzaklar vardır. Burada Müslümanın üzerine vacip olan şey, zaaf noktalarını tespit edip kendini o konuda koruma altına almasıdır. Rabbim bizleri şeytana karşı üstün gelenlerden eylesin (Allahumme amin).

Bu Sayfayı Paylaş :