Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Üçüncü Sabite: Cihad Belli Bir Yere Bağlı Değildir! Çeviri MAKALE

2013-04-01

 

Geçen iki bölümde, cihadın her çağda uygun olduğu, Allah'ın, Nebi'sine sallallahu aleyhi ve sellem meşru kılmasından kıyamete kadar Allah yolunda cihad sancağının varlığının her zaman var olduğunu delilleriyle sunmuştuk. Bu fasılda da sebepler bulunup, engeller ortadan kalktığı zaman cihadın belli bir yere bağlı olmadığını anlatmamız uygun düşmektedir.

Cihad anlayışının tahrif olmasına sebep olan bozuk anlayışlardan bir tanesi de, cihad ibadetinin belirli bir bölgeye bağlanmasıdır. Bu bölge kaybedilip, yıkıma uğradığında, bu anlayış da kesin olarak bu ibadeti ortadan kaldırmaya, ondan geri durmaya veya bunun vakti olmadığı zannına kapılmaya kadar götürecektir.

Cihad ibadetini yapmadan önce bu şiarın büyük bir kavram olarak kökleşmesini sağlamamız gerekmektedir. Bu kavram da cihadın küresel/evrensel olduğu, hiçbir engel ve sınırlarla gizlenmeyeceği anlayışıdır. Müslüman kimse Allah'ın dinini tebliğ etmekte, insanların Rablerine kulluk yapmasını ısrarla istiyorsa, cihad ibadetine gereksinim duyacaktır. Sahabelerin radıyallahu anhum dünyayı doğusu ve batısı ile baştanbaşa dolaştığı gibi…

Rebi' b. Amr, İran komutanı Rüstem'in "Sizi buraya kadar getiren nedir?" diye sorması üzerine şöyle demiştir: "Allah bizleri, dileyen kimseleri kullara kulluktan, Allah'a ibadet etmeye, dünyanın darlığından genişliğine, dinlerin zulmünden İslam'ın adaletine çıkarmamız için gönderdi. Bizi kendi dini ile insanları davet edelim diye göndermiştir. Kim bunu bizden kabul ederse, biz de kendisini kabul eder, buradan geri döner ve onu bırakırız. Kim de bunu reddeder ise, Allah'ın vaadine ulaşıncaya kadar savaşırız." Rüstem: "Allah'ın vaadi de nedir?" deyince, Rebi' "Allah'ın vaadi, bu daveti reddedenlere karşı savaşıp da ölenlere cennet, kalanlara ise zaferdir" dedi. Sahabeler yeryüzü topraklarını fethetmek için kılıç ve Kur'an ile gitmişlerdir. Müslüman bir kimse Muhammedî risaleti taşıdığı sürece cihadın her zaman ve her yerde uygun olduğu düşüncesini de taşımalıdır.

Cihadın her yerde uygun olduğunu söylemimizin manası, bir Müslümanın niyetinin dünyanın her tarafında savaşı ateşlemek olması gerektiği değildir. Bilakis cihad, koşullar oluşup, engeller de kalktığı zaman her yerde uygundur. Bu koşul ve engellerin de şer'i bir takım kaideleri vardır. Bunun tafsilatı ise, bizi içinde bulunduğumuz konunun dışına götürecektir. Umarız bunu daha ileride başlı başına bir konu olarak ele alırız.

Cihadın kıyamete kadar süreceği ve her zaman var olacağı düşüncesi –bu ilk bölümün konusuydu- bugün dünyanın bir veya birden fazla yerinde cihadın varlığının kesin olduğu düşüncesine götürecektir. Bunun anlamı da cihad bir yere bağlı değil, şartlara bağlıdır. Bu şartlar da ister meşru kılınmasının sebepleri olsun, ister bir hareketin dinamikleri olsun fark etmez. Bu da aynı şekilde engellere bağlıdır. Şartlar yerine gelip, engeller kalktığı zaman, o zaman cihad pozitif sonuç ve sonuçlara götürecektir. Cihadın sebeplerinin ve dinamiklerinin de yerine geldiği bir yer daima var olacaktır.

Bu anlayıştan şunu söyleyebiliriz ki, cihad şiarını tatbik etmede kul özgürdür. Bu da bir yer ile sınırlı değildir. Cihad asla bir ülkeye bağlanamaz, şartlara ve engellere bağlıdır. Şartlar yerine gelip, engeller de kalktığında, o yer bu şiarı uygulamak için elverişli olur.

Siyere bakıldığında şu açığa çıkmaktadır: İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar yurtlarını, topraklarını ve mallarını kaybetmişlerdi. Fakat İslam'ın sadece bu mübarek topraklardan -Mekke'den- yayılacağına inanmadılar. Hâlbuki Mekke'de bu dinamikler vardı. O zamanlar Mekke Arapların kıblesi olup, ağırlığı olan bir şehir. Bu şehri ve halkını iyi tanıyorlardı. Fakat Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Allah'tan almış olduğu emir ile bu topraklardan İslam'ın yayılması için çıkmıştı. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kendisinin bir muhacir olduğu düşüncesini taşıyordu. Yemame ve Hecer'e gideceğini zannediyordu. İslam davetinin orada yayılması için kendisini Taif halkına tanıttı. Allah subhanehu ve teâlâ ise ona Taybe'ye (Medine) hicret etmesini vahyetti ve o da hicret etti. Daha sonra hareketin, cihadın ve orada kalıcı olmanın dinamiklerini oluşturdu. Sanki doğduğu bir şehirmiş gibi hicret etmiş olduğu topraklar için çalışmaya başladı. İslam öyle bir topraktan yayılmaya başladı ki burası ne Allah'a ne de Rasulü'ne en sevimli olan topraklardı.

İmam Kurtubi rahimehullah tefsirinde İbni Abbas'tan radıyallahu anhuma şunu rivayet eder: 'Nebi Mekke'den Hira mağarasına doğru çıktığı zaman Mekke'ye yöneldi ve şöyle dedi: 'Sen Allah'a da, bana da en sevimli olan beldesin. Eğer müşrikler beni çıkarmasalardı senden asla ayrılmazdım.' Daha sonra şu ayet indi: "Nice beldeler var ki onlar senin çıkarıldığın beldeden daha kuvvetli idiler." (47/Muhammed, 13)" (Bu rivayeti Sa'lebî de zikretmiştir. Sahihtir.)

Aynı şekilde Tirmizi, Hakim, İbni Hibban ve diğerleri de Nebi'nin sallallahu aleyhi ve sellem şu sözünü nakletmişlerdir: "Sen bana beldelerin en güzeli ve sevimlisisin. Kavmim beni çıkarmasaydı, senden başka bir beldede kalmazdım."

Başka rivayette ise: "Allah'a yemin olsun ki ben, senin Allah'ın en hayırlı ve Allah'a en sevimli toprak olduğunu biliyorum. Eğer müşrikler beni senden ayırmasaydı, asla senden ayrılmazdım" demiştir.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kendisini asla bir yere bağlamamıştır. Bilakis İslam'ın şiarlarını eda edecek yerleri hazırlamaya gayret etmiştir. İşte Nebi'nin sallallahu aleyhi ve sellem davette, cihatta ve dinin diğer simgelerindeki tavrı…

Nebi'den sallallahu aleyhi ve sellem sonra bu sancağı onun ashabı taşımış, onlar da tıpkı efendilerinin yaptıklarını yapmışlar, tüm yeryüzünü enine boyuna baştanbaşa geçmişlerdir. Onların Medine'den ayrılmalarının sebebi, Mekke'deki gibi dinleri için ayrılmaları değildi. Mekke'den sonra en mukaddes yerden yeryüzünün doğusu ve batısında bu dini yaymak, cihad şiarını gerçekleştirmek için ayrılmışlardır.

Bu durumu İmam Malik rahimehullah Muvatta isimli eserinde açıklayarak şöyle der: 'Ebu Derda Selman-ı Farisi'ye mukaddes topraklara gelmesini yazar. Selman ise buna şu cevabı verir: 'Yer hiç kimseyi mukaddes kılmaz. İnsanı da sadece ameli mukaddes kılar.' "

Onlar asla cihadı Mekke, Medine ve Beytü'l Makdis'e bağlamadılar. Onlar sebepleri gerçekleşen her yerde cihad şiarını, kendisiyle Allah'a ibadet ettikleri bir ibadet olarak bilmişlerdir.

Hiç şüphesiz Müslümanlar cihadı herhangi bir yere bağlamış olsalardı, bu şiar silinir giderdi. Zira Müslümanlar eski ve yeni tarihlerinde birçok yerin hâkimiyetini kaybetmişlerdir.

Cihad anlayışının Beytu'l Makdis'e bağlanması, orayı kurtarmaktan aciz kaldıklarında, Müslümanlardaki cihad şiarının yok olmasına sebep olacaktır. İki halde de cihadın tek dayanağı da ortadan kalkacak ve cihad da böylece yok olacaktır.

Bu da 'Yahudilerle olan savaşımız, topraklardan dolayıdır' diyen kimsenin sapkınlığını açıkça göstermektedir. Bu konuda bunu söyleyen açıkça yalan söylemiştir. Bilakis bizim Yahudiler ile savaşımız akide savaşıdır. Müslümanlar, tüm topraklarını onların ellerinden kurtarsalar dahi onların kendi yerlerinde peşlerine düşmeleri, onlarla kendi merkezlerinde savaşmaları vacip olur. Tıpkı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının yaptığı gibi…

Cihadın belirli bir yere bağlılığı düşüncesi, batıl bir düşüncenin ta kendisidir. Bu düşünce de, bir yer kaybedildiğinde kişinin bu şiardan yoksun kalmasına götürecek, böylece diğer tüm İslam şiarlarının yok olmasına sebep olacaktır.

Anlaşılması gereken durumlardan bir tanesi de, cihad sancağının hiçbir çağdan yoksun kalmayacağıdır. Bir kimse cihadı bir yere bağlarsa, kesinlikle 'bu yer kaybedildiğinde cihad da yoktur' diyecektir.

 

Şeyh Yusuf El-Uyeyri

Çeviri Makale: Özcan YILDIRIM

Bu Sayfayı Paylaş :