Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Yeni Yarış Salim KANDEMİR

2018-08-16

 

Gözlerini açtı ve her sabah olduğu gibi tavanı seyretmeye başladı. Şiddetli baş ağrısından dolayı kalkmak istemiyordu. Boş boş düşünüyor, yuvasını kaybetmiş bir kuş yavrusu gibi ne yapacağını bilmiyordu. Karmaşık duygular içerisindeydi. Biraz pişmanlık, biraz bıkkınlık, biraz mutluluk... Farklı hazların sevinci yaşarken, günahların verdiği acı bıçak yarası gibi rahatsızlık veriyordu.

Bütün günleri böyle geçiyordu. Her akşam bir yerde başka bir kişiyle  içiyor, sabaha kadar eğleniyor, öğle oluncaya kadar uyuyor ve sonra kısa bir süre çalışıp yine başka bir yere içmeye gidiyordu. Yaşadığı senaryo hep aynıydı, sadece oyuncular değişiyordu. Yaşı gençti henüz yirmilere bile gelmemişti. Ama buna rağmen hayatın her penceresinden bakmış, her türlü şeyi yaşamış, kırkına merdiven dayamışların tecrübesi boyunu aşmıştı. Her şey hızlanıyor değil mi artık? Arabalar her geçen gün hızlanıyor. Telefonlar her geçen gün hızlanıyor. Bilgisayarlar her geçen gün hızlanıyor. Bu devirde her şeyin en hızlısı efdal. Tabi hayat bundan payını fazlasıyla aldı elbette. Her şeyi hızlı öğretti insana, kötü veya iyi olanı. Pardon, pek iyi denemez aslında genellikle kötü olanı! Bu yüzden küçük yaşına rağmen çok tecrübesi vardı. İnsanları çok iyi tanırdı, kuyumcudan daha iyi sarraftı, insan sarrafı.

Kendine gelmek için ılık bir duş aldı. Sonra geniş kıyafet dolabının yanına geldi. Hiç umursamadan herhangi bir kıyafet seçti ve giydi. Akşamdan kalma başının ağrısı sinirli bir hâle çevirmişti onu. Evden çıktı ve asansöre bindi. -1. kata inip arabasına binmeye koyuldu. Arabasının yanına varınca etrafında bir tur attı ve kontrol etti bir sorun var mı diye. Zira arabası onun için çok değerliydi. Arabasını her şeyden çok severdi. (Çoğu arkadaşını, arabasına yapılmasını istemediği şeyleri yaptığından terk etti.) Kapıyı açtı ve tüm vücudunu saran spor koltuklara oturdu. Kontağa basmasıyla beraber egzozundan çıkan o kalın ses duyulmaya başladı. İşte tüm benliği buydu, bu ses onu mest ediyordu. Çok seviyordu arabaları. Çocukluktan gelen bir tutkuydu bu. Okusaydı çok başarılı biri olabilirdi. Fakat o bu hayatı tercih etmişti. Çocukluktan beri kendini sanayinin içine atmış arabalarla haşır neşir olmuştu. Sonra hayallerindeki dükkanı açmış motor sporları üzerine çalışıyordu. Çok zengindi. Hem ailesinden gelen hem işinden kazandığı para fazlasıyla yetiyor ve artıyordu. Öğleden sonra işe gidip beş altı saat çalışıp, elemanlarına yapması gerekenleri söyleyip sonra çıkıp tüm kazandığı parayı sabaha kadar harcıyordu.

Otobana çıktıktan sonra gaza basmaktan kendini alıkoyamıyordu. Diğer arabaları geçmek ona o kadar haz veriyordu ki… Bir anda tüm sinirli hâli gitmiş, baş ağrısı geçmiş keyfi yerine gelmişti.

— İşte bu! Motorun ve egzozun senfonisi… Mozart bu sesi duysa operayı bırakır gelir dükkanda çırağım olurdu.

Dükkana çok hızlı bir giriş yaptı.

— Gökhan ağabey yine şimşek gibisin maşallah, önce senin sonra arabanın sesi geliyor.

— Tabi ki oğlum biz bu işe sevgimizi katıyoruz. Kalbimizde çelik piston, damarlarımızda 10/40 motor yağı dolaşıyor.

— Ağabey arabaya yeni bir şey mi taktın sesi çok acayip geldi bana?

— Evet, gel sana sonbahar kış kreasyonumu göstereyim.

Motor kaputunu açtı ve:

— Bak burada ne varmıııış. Daha büyük turbo daha çok hava, daha çok hava daha çok güç demek Serkan, hani sen dağa çıkınca kendini daha iyi hissediyorsun ya bu motorlarda böyle işte anladın mı?

— Ağabey senden korkulur. Formula 1'e seni almayarak dünya, hayatının hatasını yapıyor. Ağabey ne olur bir tur atabilir miyim? Beni bundan mahrum bırakma.

— He oldu! O kadar para harca sonra Serkan Bey güzelim arabayı kravat yapsın. Ancak yolcu koltuğunda oturabilir, sanat eserimi görebilirsin istersen. Hem ne demişler atalarımız: "At sahibinin altında kişnermiş."

— İstemez, sen git kız arkadaşlarını bindir oraya, benim de bir gün arabam olursa ben de sana vermeyeceğim, artık arkamdan yalvarırsın da belki bagaja atabilirim. Artık oradan da egzozumdan çıkan kıvılcımları sayarsın.

— Bin hadi bin, aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış…

■■■

Haftalardır beklediği gece gelmişti. Aylardır bu yarışa hem arabasını hem kendisini hazırlıyordu. Aslında kazanacağı çok fazla bir şey yoktu. Verdikleri ödül arabasına harcadığı paranın çeyreğini bile karşılamazdı. Ama bu yarış kendisini ispatlamak için büyük bir fırsattı. Hem eskilere karşı kendini gösterecek hem de kendi reklamını yaparak dükkâna daha çok müşteri gelmesini sağlayacaktı. Mutlaka bu yarışı kazanmalıydı. Uzunca bir yol geldikten sonra otobandan kapalı bir yola dönüp durdu ve arabadan indi. Kapatılan tahtaları ve dubaları kenara çekti ve yola girdi. Sonra tekrar inip yolu bulduğu gibi tekrar kapattı. Anlaştıkları gibi köprünün üzerinde kapatılmış eski bir otobanda buluşacaklardı. Yanına hiç kimseyi almamıştı, hatta kız arkadaşlarını bile. Çok kalabalık oluyordu buralar. Mahalle aralarında ve sanayide olduğu gibi eski arabalardan derme çatma yarış arabaları yoktu, genellikle çok para harcanmış araçlar ve çok profesyonel insanlar bu yarışlara katılıyordu. Biraz buranın seviyesine göre düşük kalsa da motorunun gücü azımsanamazdı. Yavaş yavaş ileride gördüğü kalabalığa yaklaştı ve yolu karıştırmayıp doğru yeri bulduğu için çok sevindi. Kalabalığın arasına girdi. Seyrediyordu etrafı. Göz kamaştırıcı bir yerdi burası onun için. Muazzam arabalar, zengin insanlar, güzel eğlenceler ve aradığı her şey buradaydı sanki…

— Hey küçük! Babanın arabasını mı kaçırdın, gelip kulağını çekmesin sonra bak ha…

— Ben kimsenin arabasını kaçırmadım da sen altına kaçırdın galiba…

Sonra elindeki suyu adamın pantolonun üzerine döktü ve etraftaki herkes gülmeye başladı.

— Sana burada haddini bildirmesini bilirim ben. Kime çattığının farkında değilsin galiba.

— Dur Nihat. Ne gerek var böyle çömezlerle elini kirleteceksin. O kadar cesursa asfaltta kozlarınızı paylaşın.

— Baba parası pahalı arabasını rezil etmek istemez galiba…

— Hayır, aksine senin gibi yenileri yenerek yeni hayatına yenik başlamanı istemem.

— Ben de buradan elim boş döneceğim diye üzülüyordum ama neyse nasip.

— Çizgiye yanaş da önce ağzının payını sonra asfaltın hakkını vereyim.

Kalbi çok hızlı atıyordu. Çok heyecanlıydı. Bu ilk yarışı değildi, sonuncu da olacak gibi gözükmüyordu. Hayattan aldığı sayılı zevklerden biriydi bu. Fakat dünyalık olan tüm şeyler gibi bu da insana bir zaman sonra boş geliyordu. Kendine göre inançlıydı da aslında. Alnı hiç secdeye değmese de kalbi temizdi(!)... Her sabah uyandığında bir önceki geceyi hatırlar ve işlediği günahlardan pişmanlık duyardı. Bu gidiş nereye, diye sorardı hep kendisine. İnançlı insanlara çok saygı duyar diğer arkadaşları gibi asla onlarla dalga geçmez ve geçtirmezdi. Hep bir gün tüm bunlardan elimi eteğimi çekeceğim diye kendine teselli verir, her akşam olduğu gibi yine nefsine yenik düşüp şeytana uyar günah bataklığına dalardı. Her şeyin boş ve anlamsız olduğunu biliyor fıtratındaki o Allah inancı her geçen gün onu daha da sıkıştırıyor, yakasından çekiştiriyor ve omuzlarından sarsıyordu. Etrafındaki tüm varlıklar O'nun azametini gösteriyor ve kendisinin Rabbine karşı ne kadar da nankör olduğunu haber veriyordu. Uykunun tam tatlı yerinde rahatsız edici o sesiyle uyandıran eski çalar saatler gibi bu iç sesi de ne yapıp edip susturmalı…

İkisi de çizgiye yanaştılar ve başlamak için hazır bekliyorlardı. Ellerin aşağı inmesiyle ayaklar tüm gücüyle gaz pedalına inmişti. Öylesine heyecanlıydı ki sanki kalbi yerinden çıkacakmış gibiydi. Başa baş gidiyorlardı. İyice hızlanmışlardı. Yolun sonuna doğru yol eğriliyor ve büyük bir viraja giriyordu. Son vites değişikliğiyle beraber önüne geçmişti. Hem dikiz aynasına bakıyor rakibini izliyor hem de önüne bakmaya çalışıyordu ki rakibi bir an kayboldu aynadan. İçini derin bir duygu karmaşası sardı. Acaba beni geçti mi yoksa başka bir şey mi oldu derken büyük bir kaza sesi duydu. Korkudan titreyen ayaklarıyla fren pedalına basarken içini çok büyük bir korku sardı. Arabayı durdurdu ve indi, arkasına bakarken bir de ne görsün arkadaşı virajı alamamış köprüden aşağı düşmüştü. Olamaz! Büyük bir tır yola düşen arkadaşının arabasına hızla yaklaşıyordu. Farlarının o göz kamaştırıcı ışığı gözlerini alırken kulakları uzun korna sesiyle boğuldu. Şok üzerine şok! Bir de tır hızla çarptı arkadaşına. Âdeta donmuştu, öylece bakakaldı ve ne yapacağını bilmiyordu. Arabadan yükselen alevler cehennemi hatırlattı bir an. Kalabalığın hızla kazayı görüp gelmesiyle mahşeri anımsatan bu saniye beynine kazılmıştı adeta. İçini büyük bir endişe ve suçluluk duygusu kapladı. Bir an kendini arabasının koltuğunda buldu ve hızla kaçtı oradan. İçinde fırtınalar kopuyordu. Yaptığı bu şey doğru mu acaba? Ne kadar günahkâr biri de olsa dürüst kişiliğine yakıştıramadı bunu ve vicdan azabı kalbini tırmalamaya başladı. Saat epey ilerlemişti. Uzunca bir yol geldikten sonra evine iyice yaklaşmıştı. O hızlı araba kendini suçluluğun verdiği çekingenlikle birlikte yavaşlamaya başladı. Kendi sokağına tam dönerken paaaattt! Biri arabaya çarptı. O kadar dalmıştı ki etrafına bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu. Arabadan orta boylu uzun sakallı geniş omuzlu heybetli biri indi:

— Yarış mı yapıyorsun kardeşim? Yavaş olsana biraz!

Birkaç saniye durdu öylece baktı sonra:

— Kusura bakma ağabey dalmışım bir an.

— Dalarsın tabi bu saatte kim bilir nerelere daldın çıktın da geliyorsun.

— Ağabey ne gerekiyorsa yaparız sorun etme. Fazla bir şey de yok gibi zaten.

— Ne yapacaksın sanki vurduktan sonra yaptırsan ne olur yaptırmasan ne olur? Hadi git işine istemez hiçbir şey!

■■■

Yatağa uzandı ve düşünmeye başladı. Evet, yarıştan geliyordu ama dünyalık bir yarıştan. O sakallı adam... O ne için yarışırdı acaba. Hevalar ve zevkler için mi? Mal ve mülk için mi? Üstünlük ve büyüklük için mi? Hep azap yolunda mı? Hayır, hayır! O olsa olsa cennet için yarışan biri olmalıydı. Allah için yarışmak, cennet için yarışmak, hayırlı ameller için yarışmak... Ama nasıl? Nasıl olacaktı?

Bugün ölmesi an meselesiydi. Allah, onu kurtardı... Bir fırsat daha verdi. Yeni bir yarış fırsatı. O'nu tanıma, O'nun için yaşama ve ölme fırsatı.

Bakkala ekmek almaya çıkmıştı. Tam bakkalın kapısından girerken dün gece gördüğü o sakallı adam ile tekrar çarpıştı. Sonra adam kızgınlıkla döndü ve baktı ki dünkü kaza yaptığı genç. Bir an öylece durdular:

— Arabamı çizdiğin yetmedi galiba bir de yüzümü çizeceksin, dedi ve gülümsedi.

— Ağabey o korumalık gibi sakal olduktan sonra senin yüzüne hiçbir şey olmaz, dediler ve gülüştüler.

— Sakalıma laf etme bozuşmayalım. Sözde bir de Müslüman olacaksın de mi şimdi sen.

— Evet, ağabey tabi ki Müslümanız elhamdülillah. Hemen Müslümanlığımıza niye laf ediyorsun.

— Senin Müslüman olduğun kadar Ebu Cehil de Müslümandı zaten, belki de senden daha iyi Müslümandır. Çünkü o, La ilahe illallah'ı senden daha iyi biliyordu. Söyle bakalım La ilahe illallah ne demek?

— Imm şeyy kemm kümm. Neydi ya?

— Hele sen İslam'ın giriş kapısı olan Tevhid'i bir öğren ondan sonra konuşalım seninle.

Öylece bakakalmıştı. Gerçekten haklıydı sorduğu bu basit ama çok önemli soruyu bilmiyorum. Ama Müslümanım diyorum kendime. Tabi lafla peynir gemisi yürümüyor. Bir şeyler bulmalıyım...

Yeni yarışta kazanmalıyım. Neyi mi? Ahiretimi...

 

Bu Sayfayı Paylaş :