Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Yeniden İman Çağrısı – 1 Özcan YILDIRIM

2012-07-01

Hayata şöyle bir bakın… Yaşadığınız çevreye, doğaya, canlı-cansız varlıklara bir göz gezdirin. Farklı cihetlerden baktıkça birçok olayın tefekküre şayan olduğunu göreceksiniz. Bir mikroskop ile mikroorganizmaları incelemekten ziyade, hayatımızın bir parçası olan durumlardan birini müşahede edeceğiz. Her şeyin ilerleyip, belli bir seviyeye geldiğini, belli bir müddet sonra fiziksel değişiklere uğradığını, dünya ve içindeki tüm varlıkların halinin değiştiğini fark edeceğiz.

Örneğin, bir ağaç… Zaman ilerledikçe yaşlanıyor, fiziki değişikliklere uğruyor. Çevremizdeki eşyalar da değişimden nasibini alıyor… Üzerimizdeki kıyafetten, elimizdeki kağıda, dergi ve kitaptan, en son teknolojik aletlere kadar her şey değişmekte.

Bizler de zaman ilerledikçe değişiyor, yaşlanıyoruz. Zaman her daim insanoğlunun hayatından bir şeyleri alıp götürüyor. Zaman, her şeyi gün geçtikçe iyi veya kötü bir yerlere sürüklüyor. Mahluk olan her şey için bir değişim söz konusu.

Ya kalplerimizde taşıdığımız, Allah’ın bize bahşettiği, yeryüzündeki hiçbir şeye değişmeyeceğimiz, uğruna kadın, çocuk, mal, mülk, evler, ticaretler kurban ettiğimiz imanlarımız? O ilk gün taptaze olan, misk gibi etrafa koku veren imanlarımız değişmiyor mu?

İman durağan, donuk bir şey midir? İmanın artıp, eksildiğine inanan bizler, imanımızın eksildiğini teşhis edip, rehabilite yolunu tutuyor muyuz? Teşhis ve tedavi birbirine muhtaç olan iki şeydir. Birbirine bağımlı iki şart gibidir. Biri yalnız olsa hiçbir işe yaramaz. Ortada bir hastalık var ise, tedavi edilmesi gerekir.

Bu sebeple, bizlerin amel muhasebesi yapmamız ve hastalık var ise onu teşhis etmemiz gerekir. Şunu altını çizerek belirtelim ki, bu teşhis kendi nefislerimiz tarafından yapılan teşhis olmamalıdır. Zira insanoğlu kendi gelişimini veya gerilemesini dışarıdan bakan kadar fark edemez. Şöyle ki, bir bitki düşünün. Bu bitkiyi yetiştiren kişi bunun ne denli geliştiğini dışarıdan bakan bir göz kadar fark edemez. Dışarıdan bakan ne denli geliştiğini, önceki gördüğü ile kıyas eder. Fakat yetiştiren kişi an be an yanında olduğu için, bunu ötekisi kadar fark edemez. Çocuğunu yetiştirip de dışarıdan bu gelişimi izleyen kimse de bunun gibidir.

İşte bizler de böyleyiz. Yıllar önce iman ettik. Fakat ne denli aşama kaydedip, ne denli geriye doğru gittiğimizi tam tespit etmemiz zordur. Bu sebeple, bize yardımcı olacak olan ‘emri bi'l maruf nehyi ani’l münker’ düsturunu şiar edinmiş kişiler ve cemaatler olacaktır. Onlar bizlerin herhangi bir arızamızı/hatamızı gördüğünde uyaracak ki, mücadele yolunda istikamet üzere devam edebilelim.

İmanın Eskimesi

“Birinizin elbisesi eskidiği gibi, göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise, Allah’tan, kalbinizdeki imanın yenilenmesini isteyiniz.” (Hakim, Taberani)

İman sürekli onu azaltan, dengesini kaybettiren unsurlarla karşılaştığı için potansiyelini kaybeden bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Ehli Sünnet’e göre artan ve azalan iman; taatlerle artmakta, masiyetlerle azalmaktadır. Hareket sahasındaki bir Müslümanın karşılaştığı birçok olay, iman dengesini bozduğu gibi, imanını ateşleyen, ona enerji pompalayan hammaddeyi bulmakta zorluk çekmesine de neden olur.

Sahabeden ilk nesle baktığımızda birkaç nokta gözümüze çarpmaktadır.

Birinci Nokta: Onlar bu pak dine yine pak Nebi ile adım atmışlardır. Yani iman pınarını, iman şerbetini, en güzel elden kana kana, özümseyerek içmişlerdi.

İkinci Nokta: Onlar bu dine girdiklerinde bilâ hareket, sekinet içerisinde girmemişlerdir. İmanları hareketli, onların bir an durmasına izin vermeyen, akışkan ve gürül gürül akan bir nehir gibi idi. Bununla beraber iman ile coşan bu nehirlerine, bir su yatağı kurup, baraj inşa edip durdurmamışlardır. Sürekli hareket, bereket içerisinde olmuşlardır. Zaman, mekan, kişiler ve konjonktürel değişimler onları hareketten bir an bile geri çevirmemiştir. Onlar, durduklarında dahi bir barajın suyunu biriktirip, durgunluğu enerjiye dönüştürmeyi bilmişlerdir.

Birinci noktaya baktığımızda, Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem varlığıyla, onların en kaliteli yerden beslendiğini söyleyebiliriz. İman kalitesi, mevcut tezgahın kalitesinden ileri gelir. Bu, nebevi bir tezgah olunca, tezgahtan geçen ürün de nebevi menhec üzere olmaktadır.

Buradan hareketle, bu konuda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem olmasa da hareketin devam ettiğine inanan, hareketi şahsa değil bilakis hareketi harekete bağlayan kimseler çıkmıştır. Asla ‘bizim muallimimiz Rasûlullah’tı ve sadece onun varlığı ile hareket ederiz’ mantığında olmadılar. Onlar, liderlerinin verdiği nizama göre ihlasını bozmayan, ahitlerine bağlı kalan kimselerdi.

Bunu daha güncelleştirecek olursak; eğitim aldığımız, bizleri elekten geçiren, insanların üzerlerindeki toprağı arındırıp, içlerindeki madeni ortaya çıkaran, elleri öpülesi hocalarımız ve büyüklerimizin an be an bizlerle olması söz konusu değildir. Onlar oldukça en ihlaslı, en azimkar, din davasına kuvvetle yapışan, yapılanları tek kelime ile haksız yere eleştiririm diye konuşmaktan imtina eden bizler; acaba liyakat sahibi veya hoca olmayan kimseler yanımızda olduğunda aynı ihlası, aynı azimeti, aynı hayâyı gösterebiliyor muyuz? Yine aynı azimetle, aynı şevkle, aynı kararlılıkla Tevhid sancağını, Lailahe illallah davasını yüklenebiliyor muyuz? Bukalemun karakterinde olan kimsenin bu davaya katacağı ne olabilir ki? Her mekanda her şahısta farklı muamelesi olandan, hareket anlamında ne beklenebilir ki?

İkinci noktaya baktığımızda ise; sahabenin yaşadığı nice vakıa, nice acı olaylar, nice depremler vardı. Lakin bunların hiçbirisi hareketlerine ne bir set ne de bir eğrilik oluşturdu. Bilakis önlerine gelen setleri, arkalarından emri bi'l maruf şuuruyla gelen kardeşlerinin kuvvetli destekleri ile aştılar. Sahabe ilk dönemlerinde iftira ile karşılaştı. Bu onların sadece imanına iman kattı. Daha sonra fiili işkence ile karşılaştılar. Bu onların imanlarını, zarar verse de hissetmeyecekleri bir nasıra, kırılması zor bir kemiğe dönüştürdü. Ardından savaşlar ve fitnelerle karşılaştılar. Burada da sadece ağız yapıp, işlerden sıvışan nifak ehlinden soyutlandılar. Peygamber vefat etti, lakin iman pınarı asla tükenmedi. Onlar ‘Bu din ben yaşıyor iken hiç eksilebilir mi?’ diyecek kadar daha da güçlendiler. İrtidat ehli etraflarını sardı. Lakin onlar tek kalsa da, ellerinde kılıçları olmasa da Allah’ın kelimesi için bir avuç toprakla savaşmaya; küfrü, riddeti yıkmaya ahdetmişlerdi. Onlar peygamber tarafından hareket içerisinde yetiştikleri için, durağanlık onların sloganı değildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sanki onlara hareket aşısı yapmıştı. Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem hayatıyla, yaşantısıyla, yakin gelene kadar hayatını ibadet ve dine hizmet ederek geçirip, bizzat önlerine bu tabloyu sunması, onlar için yeterdi.

Tüm bunları örnek alan eşsiz nesil nasıl olur da nefsi çıkarlarını, problemlerini bu hareketin önüne geçirir? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yanlarında olmasına rağmen aralarında kan döktürecek mesele olduğu halde onlar hizmetlerinden geri durmuşlar mıdır?

Tarih yapraklarında, bu celil sahabelerin hangisinde geriye doğru bir gidişe rastladık?

Peki bizim iman dengemiz neden sürekli bozulmaktadır? Kaç tane sahabenin yüz yüze kaldığı büyük fitnelerle karşı karşıya kaldık? Onlar bu fitnelere göğüs germenin yanında, imanlarını muhafaza edip, İslami harekete katkı sağlarken, bizler basit, şahsi meselelerle ileriye tek bir adım atabiliyor muyuz?

İlk anda, ilk iman ettiklerinde bu dinin sancağını yeryüzünde dalgalandırma çabasıyla çarşı-pazar, meydan-sokak gizli-açık bu pak daveti bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yayıyorlardı. İnsanlar ticaretleri için, mallarını arttırmak için diğer insanları ezip, zulüm silahlarını çekip, onları aldatarak servet yarışı yaparken; onların derdi Tevhid davetini yücelere taşımak idi. Bunu yaparken meydan dayağı yemeleri dahi onları etkilemiyordu. Gözleri oyuluyordu, ‘diğer gözüm buna iştiyak duymaktadır’ diyorlardı.

Peki ya bizler? Bu denli sebatkar olamayışımızın, sürekli değişken olmamızın temel sebebi nedir? Temel sebebi imanlarımızın eksilmesi ve eskimesidir. Bunun başka bir cevabı olamaz. İmanlarımız eksiliyor, yenisini tedarik edemiyoruz. Aynı ada etrafında dönen bir araba misali aynı hataları tekrar ediyor, aynı delikten iki kez ısırılıyoruz.

Bir sonraki yazımızda iman eksikliğinin teşhisi ve belirtilerinden bahsetmeye çalışalım inşallah.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Bu Sayfayı Paylaş :