Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Yeniden İman Çağrısı – 2 Özcan YILDIRIM

2012-09-01

İmanın eskimesi bir hakikattir. Fakat bu eskime, iman dengesinin bozulmasına, taatlerin verdiği nurun zulumata dönmesine, tadılan lezzetlerin son bulmasına götürmemelidir. İmanın bir kalpte eskimesinin/eksilmesinin veya imanın zayıfladığının bir takım alametleri vardır. Kul, bu alametleri müşahede ettiği zamanlarda bunu yerine tekrardan getirecek devaları sağlaması gerekir.

Aslında burada birçok belirtiden bahsedebiliriz. Fakat bahse konu olan en güzel kıstaslardan birisi ile başlamak daha uygun olur. Belki bu kıstası eline alan kişi hayatındaki tüm sahalarda uygulamak için gayret gösterebilir, onlarla ölçebilir. Allah'a kulluk, Allah'ın dinine hizmet, bir yapıda hareket ederken bir menhece binaen yaptıklarını bu kıstas ile değerlendirme fırsatı olacaktır.

Bugün aslında sorunlarımızdan bir tanesi, yaptığımız çalışmalarımızın bir ölçüye, bir kıstasa, değerlendirmeye göre yapılmamasıdır. Ölçüsü olmayan, kriterleri tahdit edilmemiş/sınırlandırılmamış hiçbir hareket kendi otokontrolünü yapamaz. Böylece menhecine ve istikametine zarar verecek her fikre, her amele açık kapı bırakır.

Buna bir örnek verelim. Allah'ın dinini, tağutlarının tahakkümü altında ve onların despotluğuna rağmen yaymaya çalışan bir cemaatin ölçüsü, sadece hakkın varlığı ve buna göre hareket olmalı, amacı Allah'ın razı olacağı din ve korkusu da sadece yine Allah olmalıdır. Bu kıstasın ötesine geçilip, iş Allah'ın rızasından çıkıp insanların rızasına kaymaya başladığı anda dini tasavvurlarının, hareketlerinin o anda bittiğini görebiliriz. Zira artık davet yaparken Allah'ın dini merkezli bir davet değil, insan merkezli olan 'insanlar ne der?', 'insanları ürkütmemek lazım' gibi dinin hiçbir kapısından girmeyen avamın küfrüne eşdeğer ölçüler girmeye başlamıştır. Fakat ölçüsü belli olsa, bunun dışına çıkmasa sapması, eğrilmesi mümkün değildir. Bunun diğer ferdi anlamda da düşünebiliriz. Kişinin Allah ile arasındaki bağı, dini tasavvuru, ibadi ve ameli boyutu vs.

Aslında ölçüsüzlük süzgeci olmayan bir duruma benzer. İçeriye neyin girdiği belli değildir. Ayrıştırmak, yararlı olanı zararlısından ayıklamak da çok zordur.

İmanlarımızın Eksildiğini Nereden Anlarız?

Salih zatlardan biri diyor ki; 'Kişinin imanının eksilmesi; kişinin Allah'ın emrettikleri ve yasakladıklarını yerine getirmediğinde müteessir olmaması (üzülmemesi) ve kendisini haramlardan alıkoymamasıdır.'

Adeta mihenk taşı görevi gören bir ölçü vermiş bizlere. Kalplerimizin Allah katında değerli olup olmadığını anlamamızı sağlayan bir kriter vermiş.

Ölçünün birinci ayağına baktığımızda şunu kendimize sormalıyız. Allah'a olan kulluğumuzda, sosyal hayatta ailemize, çocuklarımıza olan sorumluluğumuzda, cemaaî bir yaşantıda cemaate ve diğer ilgilenilen insanlara karşı yükümlülüklerimizde, Allah'ın bizleri yeryüzünde halife görevlendirdiği hususta, emri bi'l maruf nehy-i ani'l münker konusunda vb. tüm taşıdığımız sorumluluklarda, bize yüklenen işleri yapmadığımız, yerine getirmek için gayret göstermediğimiz veya alelâde, sadece yapmak için yaptığımız amellerde nefse dönüp, üzülebiliyor muyuz?

Örneğin, tevhidin direği, temel iskeleti, Allah'a olan kulluğun simgesi namaz eylemi… Vaktinde eda etmek bir yana, içerisinde hiçbir itici gücü barındırmayan bir namazı, içi boşaltılmış bir şekilde eda etmek bizleri üzüyor mu? Dinin temel amelini dahi boşaltmış bir halde İslami bir davaya hizmet etmek, İslami bir davanın eri olmak ne kadar da kof kalıyor… Belki bu sadece bir örnek. Ya diğerleri? Ya o yorgun argınlıktan tek nasibini alan sabah namazı? Derin, çirkin, cahilane uykularda kalınan sabah namazları ve akabinde yatak serabı…

Ali radıyallahu anh sabah namazına kalkamadığı için o günü ona zindan olup, kalbinde depremler oluştururken, tesirin zerre etkileri bizlere uğramaması ne denli tutarlı bir iman iddiasıdır?

İbadi birçok noktada örnekler verebiliriz. Buna davet sahasından bir örnek daha verelim.

Kişinin yanında boğazına kadar şirke batmış, var olan şirklerini din diye telakki etmiş, din tasavvuru tamamen şirk ile kaynayan bir kişi yanımıza gelir. Ona sadece iş güçten, siyasetten, ekonomiden vs. bahsederiz. Lakin gaflet öyle bir boyuta gelmiştir ki, Allah'ın bizlere yüklemiş olduğu davet emanetini, insanları bununla ihya düşüncesini tamamen unuturuz. Kişi yanımızdan pak davetin zerre-i miskalinden istifade etmez. Biz de hiçbir şey olmamış gibi oradan ayrılır gider, bir sıkıntı dahi duymayız. Rasulullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem çadır çadır dolaşıp, ortam hazırlamak için "Kum Fe Enzir" (Kalk ve uyar) düsturuyla tüm cehdini ortaya koyarken, ayağımıza kadar gelen birine 'La ilahe illallah' davasından bir parça vermeden gönderiyoruz.

Davetçi bir bireyin kahrolacağı yerde, hiçbir şey olmamış gibi normal davranması kadar üzücü bir durum olamaz.

Bir keresinde cezaevi açık görüşünde idik… Görüşe gelen benden büyük ağabeyimdi. Defaaten davet yapmıştım. Nasıl olsa artık kabul etmiyor saiki ile normal havadan-sudan, işten-güçten konuşuyorduk. Görüş başladıktan on-on beş dakika sonra aynı durumda olan tutuklu bir kardeşim de kendi ziyaretine gelen ağabeyi ile masamıza geldi. Yaklaşık iki buçuk-üç saate yakın olan görüş, sonunda bitmiş ve koğuşumuza geri dönmüştük. Kardeşimin moralinin bir hayli bozulduğunu gözlemlemiştim. Yanına gidip, bir durumun olup olmadığını sorduğumda bana utanacağım şeyler söylemişti. Aslında kendisine hayıflanıyordu, lakin ben kendime çok büyük ders çıkarmıştım. Bana 'Ağabeyin geldi tam iki-üç saat tek kelime İslam'dan bahsetmedik, onu İslam'a davet etmeden yolladık. Ona moralim bozuldu' dedi. Allah ayaklarına sebat versin. Ben kardeşimin üzüntüsünden kendime ders çıkardığım gibi, onun gibi dini dert edinen kardeşler aramızda olduğu için Allah'a hamd ettim.

Basit bir olay gibi görünüyor. Lakin belki benim gibi niceleri vardı… Allah'ın dinini bir kere tebliğ edip veya etmeden sadece insani ilişkiler çerçevesinde konusunu, muhabbetini oluşturan niceleri vardı… Rabbim bizleri gafletten uzaklaştırsın, İslami davet bilinci versin.

Teessür/Üzüntü, elimizden kayıp giden değerlere had safhada olurken, Allah'ın bizlere verdiği en değerli şeylere neden olmadığı gayet açıktır. Elimizdeki en değerli dünya metalarımız kaybolduğunda uykularımız kaçıyor, Allah'ın değerlerine, şiarlarına aynı durum söz konusu değilse, salih zatın dediği gibi bizde imanın eksildikçe eksildiğinin göstergesidir.

"Kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasındandır" (22/Hacc, 32)

Dinin hangi alanında olursa olsun, Allah'ın razı olduğu bir amel kişinin ellerinden kayıp gidiyor, Allah'ın ecir dolu fırsatını elinin tersi ile itiyor, heva ve hevesin, rahatlığın hesabını yapıyor ve bundan dolayı hiçbir sıkıntı ve üzüntü hissetmiyorsa, kalbindeki imanına sineklerin üşüştüğünü, önceden misk kokan imanının, şimdi itici bir koku halini aldığını gösterir. Durum öyle bir hal almıştır ki artık kokusundan kişinin kendisi dahi rahatsız olmaya başlamıştır.

Süslü ve Çirkin Merhale

Kalbin içindeki iman eksildiği oranda yeni bir merhale kişide zuhur etmeye başlayacaktır. Artık kalbin içi batıni amellerden yoksun bir hale büründüğü için kınanma vb. dışarıdan gelecek eleştirilere karşı savunma mekanizması oluşturacaktır.

İç dünya harap olduğu için içten bir mekanizmanın varlığından söz etmek artık mümkün olmayacaktır. Bu defa zahiri/dış amellere yönelen kişi, bununla kendisini koruma altına alacağını düşünmeye başlar. Zahiren insanların yanında amelleri yapacaktır. İbadete dair ne varsa yapacak lakin içinde hayrın zerresi olmayacaktır. Zira kişi süsünü içerde, kalbinin derinliklerinde şekillendireceği yerde zahirinde yapmaya başlar. Öyle ki sanki en hareketli, en azimkar, bu dava için en çok yorulan bir haldedir. Lakin yaptıklarını Allah subhanehu ve teâlâ açığa çıkardıkça, içerdeki küf kokusu camlardan dışarıya sızmaya başlamıştır.

İşin aslı insanın tarihteki en büyük düşmanı şeytandan kaynaklanmaktadır.

"(İblis): 'Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim...' dedi" (15/Hicr, 39)

Şeytan, kişiye zahiri amellerini kendisine süsleyecek ve böylece kişi bununla avunacaktır. Yaptığı tüm ameller dış cepheden bakılınca harikulade gözükecek ve bu kişiyi dininde fitneye düşürecektir. Artık yaptığı hiçbir amel, işlediği hiçbir taat ona lezzet vermeyecektir. (Allah bizleri şeytanın bu adımlarından muhafaza etsin. Amin)

Kişi, teessür/üzüntü halini yitirmekle beraber Allah'ın haramlarına karşı kayıtsız kalmaya başlar. Bu da iman eksilmesinin/eskimesinin tezahürü niteliğindedir. Allah'ın yasakladığı her türlü haram artık merhale merhale kişinin hayatında yer etmeye başlar.

Önceden şiddetle karşı çıktığı bir hassasiyet, artık içinde olduğu bir duruma dönüşmeye başlamıştır. Belki okuduğu onca kitapta, aldığı onca derste gıybet, yalan, iftira, dedikodu, haram mal yeme gibi birçok haramdan uzak durulmasını anlamış ve anlatmıştır. Lakin imanın lezzetlerinden boşalan kalbi, fıskın, günahın, haramın zehirli şerbeti doldurmaya başlamıştır. Nefsi Allah, dini, İslami dava ile mutmain edemeyip, ondan uzaklaştırınca, nefis alternatif itminan arayışına geçecek ve bunu fısk ile dün iğrendiği amellerle doldurmasını isteyecektir. Sonunda Allah'tan, O'nun zikrinden yüz çevirecektir. Allah'ın zikrine icabet etmeyen de, dünyanın zikrine müptela olmaya mahkumdur!

Haramlara müptela olan, Allah'ın dinine karşı hassasiyeti kalmayan bir kalpte neler olacağını, bunun daha açık belirtilerini maddeler halinde bir sonraki yazımızda ele almaya gayret edelim inşallah.

Allah'ım sana hamd ederek seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka hakkıyla ibadete lâyık hiçbir ilah olmadığına şehadet ederim. Senden bağışlanma diler ve sana tevbe ederim.

 

Bu Sayfayı Paylaş :