Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Yeniden İman Çağrısı – 4 Özcan YILDIRIM

2012-11-01

2. Kalp Katılığının Hissedilmesi

Kalbin hakikati ile ilgili bir takım bilgileri paylaşmaya gayret etmiştik. Bahsettiğimiz üzere kalp, hızlı hareket eden, çabuk dönen bir organdır. Bunun yanında kalp, etkilenen bir organdır. Herhangi bir ortamda kalp hemen etkilenmektedir. İnsanoğlu sosyal bir varlık olduğundan ötürü, diğer insanlarla etkileşim halindedir. Dolayısı ile ya etkileyen veyahut etkilenen bir konumdadır. Kalp de kendisine gönderilen hayır ve şer oklarından birisine icabet edecektir. Kendisi Allah'ın zikri ile donanmış ise, etkilenen bir pozisyonda olmayacaktır. Lakin bu söz konusu değilse o zaman kalp, dış etmenlerden etkilenen ve dolayısı ile gitgide kararan ve ağırlaşan, ağırlaştıkça bedene etki eden bir organ haline gelir.

Günahlara çabuk dalan ve bunun geçici lezzetini vücudunda bir uyuşturucu gibi hisseden kişinin kalbi artık taşınmaz, içerisine Kuranî damlaları almayan bir taş, kaya haline gelir. Taş gibi olan kalp, ne üzerinde bitki bitirir, ne de içinde bir şey barındırabilir.

"Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir." (2/Bakara, 74)

Allah subhanehu ve teâlâ kalp katılığını taştan da öteye benzetmektedir. Zira en işlevsiz görünen taşlardan dahi ya sular fışkırır veya Allah'ın korkusu ile yerinden kopar.

Kalp katılığı öyle bir hale gelir ki; dünyada karşılaşılan ve esas itibari ile insana vaiz niteliğinde olan birçok olay kendisini teğet geçer. Yani kişi, o gördüklerinden etkilenmez, etkileşim haline girmez. Kalp artık işlevsiz bir hale gelir. Örneğin, ölüm kişi için en güzel vaiz, en güzel nasihatçi, en çok etkilenilen bir olaydır. Lakin günahlarından dolayı nasırlaşmış, katı bir kalbi olan kimsenin hayatına zerre etki etmez. Bakarsınız ölen kendi ellerinde ölmüş, elleriyle yıkayıp, sırtında taşıyıp, defnetmiş lakin hayatında ölümün kendisini de bir gün bulacağı şuuru ve buna dair salih bir hayat arama gayesi kendisinde bulunmamaktadır.

Bir ilim ehli veya bir davetçiyi dinlemekteyiz. Aslında okuduğu her ayet ve anlattığı her mesele ilk iman dairesinden içeri girdiğimiz zamanlarda tüm gemileri yaktığımız, her şeyimizi feda ettiğimiz zamanları çağrıştırır bize. Lakin bunun üzerinden o kadar zaman geçmiştir ki; anlatılan hakikatler, yazılan anı defterleri arasında kalmıştır. Eskiyip duvara monte edilen bir portre misali sadece baktıkça hatırlanır…

Kuran, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının tüylerini diken diken eden, uykularını kaçıran, gözyaşlarına boğan bir kitap iken 'Neden bende bu hissiyatların hiçbirisi olmamakta?' diyerek bunun sebebini ve ilacını aramalıyız. 'Kur'an o dönemde indi ve sahabeler bunu canlı canlı müşahede etti de ondan' diyecek nefsimiz. Tabi ki bu doğrudur. Lakin ya ondan sonrakileri bu dine hararetle sarılmaya iten nedir? Asrımıza bakalım. Nice ilim ehli zalim/kafir sultanların önünde hakkı haykırıyor, nice yiğitler Allah'ın ayetleri ile meydanlara iniyor, nice Allah'ın dinin hizmetkarı gençler koşuşturuyor…

Kalp katılığının tek ilacı zikir ve ibadettir. Lakin bu ibadet gözlerden ırak, insanların rüyalarla boğuştuğu, âlemlerin Rabbi'nin yeryüzü semasına inip "İsteyen yok mu vereyim?" (İbni Mace, Sünenler) diye seslendiği gecede olmalıdır. Zira Es-Settar olan Allah örtü olarak yaratılan o zamanlarda bağışlanma dağıtır.

Unutmayalım ki, demiri dahi Davud'a aleyhisselam yumuşatıp ona musahhar kılan Allah'ın, kendi ismi ile kaya gibi olan kalpleri parçalaması zor bir şey değildir. O'nun ismi ile zor olan nice işler en kolay bir mesele haline gelecek, kaldırılamayan birçok yükümlülük hafifleyecektir. Muhakkak ki o bir şeye 'ol' dediği zaman hemen olur!

3. İbadet ve Taatlerde Gevşeklik ve Tembellik

Bu sorun da iman zayıflığının dışa yansımalarından bir tanesidir. Aslında gevşeklik veya tembelliğin daha da derinlerinde bunu tetikleyen bir zihniyet yatmaktadır. Bu zihniyet, gevşeklik ve tembelliği/miskinliği besleyici konumdadır. Bu anlayış da Müslümanların kendilerini inançlarından ve yaptığı amellerinden dolayı güvende hissetmesidir.

Bunu daha da açacak olursak, Müslüman bir kimse çevresinde Allah'a şirk koşan, Allah'ın hakkını yeryüzünün azgın tağutlarına veren kimseleri görmekle beraber, onların çoğunluk, Müslümanların azınlık olduğunu görünce hamd etmesinin yanında Allah'ın seçkin kulu olduğu zannına kapılabilir. İşte bu durum onu, insanların arasında nadir olduğu, amellerinin de çok değerli olduğu düşüncesine götürebilir. Bu düşüncenin sonunda da Allah'ın cennet vd. nimetlerini yapmış olduğu amellerle kazandığı düşüncesi, fikren olmasa da fiilen yerleşir. Söylemde Allah'ın vadettiği nimetlerine ulaşmanın zorluğunu ifade etmesinin karşılığında yapılan ameller o kadar az ve aleladedir ki bu da şaşılmaya müstahaktır.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş ve gelecek günahlarının affına nail olmasına rağmen ayakları şişene kadar namaz kılıyor, yine Allah'tan istiğfar diliyor, sahabe de onca amellerine rağmen nifaktan ve kendi akıbetlerinden endişe ediyorlardı.

Ne acıdır ki, bir Müslüman yaptıkları ile yetinir, yetinmek de yetmez bu az amelleri ile övünür. Hatta kendini daha dünyada iken Firdevs'lerde, tahtlarda, hurilerin koynunda zanneder. Acaba 'Bu gevşekliğin zirvesinde, damarlara işlenen bu iman zayıflığını nasıl kırmalıyım?' diye çabalaması gerekmez mi?

İbadet ve taatlerdeki gevşekliğin asıl merkezi, zihinde beslenen amellere güven olgusudur. Bunun dışa yansıması da yapılan amellerin içinin boşalmasıdır. Örneğin, namaz insanın Rabbi huzurunda durduğu en lezzetli ibadet olmalıdır. Lakin kalp hastalığı başladığı anda önce ibadetler özelliğini yitirmeye başlar ve yapılan bu ibadette tembellik gözle görülür dereceye gelir.

İslam bizi olayların hakikati ile ilgilendirmemiştir. Sadece bir takım kıstaslar vermiştir ki bunlarla kendimizi ölçelim. 'Acaba muhsinler, muhlislerden miyim, yoksa münafık ve hastalıklı kişilerden miyim?' diye belirtilere bakmamız gerekir.

Allah subhanehu ve teâlâ münafıkları Nisa suresinde tanımlarken, kendimize pay biçeceğimiz bir ölçü vermiştir. "Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar." (4/Nisa, 142)

Namaza tembelce kalkmak, insanlara gösteriş yapmak, Allah'ı çok az zikretmek… Münafıkların tanımlamasını, Allah'ın çizdiği bu portreyi akıllarımızdan çıkarmamalı, sürekli ders alacağımız bir durum haline getirmeliyiz.

Namazın tembelce eda edilmesi, onu içi boş hale getirmeye götürecektir. Artık içerisinde hiçbir şey olmayan ruhsuz bir ibadetle karşı karşıya kalınacaktır. Nasıl ki; Ruhsuz bir cesedin kadri kıymeti yoksa Allah katında, içinde Allah'ın az hatırlandığı, dünyalık birçok meselenin halledildiği namazın da Allah katında değeri yoktur. Allah muhafaza belki birçok amel O'nun katında yazılmamış, boşa kürek sallamış olabiliriz.

İbadetlerdeki gevşeklik ve tembelliğe o ibadeti vaktinde eda etmeme konusu da dâhildir. O ibadeti zamanında yapmamakla, vaktinde eda etmekten elde edilen ecri kaçıracağı gibi, ibadete ne kadar önem verdiği de ortaya çıkmış olur. Ayrıca kişi bununla, o ibadetten dolayı kazanacağı ecre, Allah'ın mükâfatına da önem vermediğini izhar etmiş olur.

Her hangi bir şeyin ihsan üzere veyahut kötü bir şekilde yapılması, kabul görüp, görmemesi itinaya bağlıdır. Dünyada yapılan birçok işe bakıldığında itina gösterilmeyen her amel, o ameli talep eden kişi tarafından kabul edilmemiştir. Tıpkı bir işin sipariş verilip de, güzel yapılmayınca kabul edilmemesi bunun gibidir. Yapan kişi, ya bunun ücretini beğenmediği için önem vermemiş veyahut yorgunluğundan ötürü bunu yapmıştır.

Uhrevi amelleri buna kıyas edebiliriz. Namaz günde beş defa kılınıp sürekli hayatta yer ettiği için en güzel örnek olsa gerek. Kişi ya bundan elde edeceği ecri unutur, ondan gafil olur veya ona gerekli olan dinç olduğu vakti ayırmadığı için tembellik gösterebilmektedir. Sabah ve yatsı namazlarının hadislerde münafıklar için bir kıstas olarak gelmesi, bunun en bariz göstergesidir.

Sabah namazı, insanın bu ibadete önem verip vermediğini, yatsı namazı da gerekli vakit ayrılıp ayrılmadığını gösterir. Bu ikisinin eda edilişi veya edilmeyişi bu sonuçları göstermektedir. Biri önem göstermeye, biri de ertelememeye bağlı olan durumlardır.

Aişe'den radıyallahu anha; demiştir ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'Bir kavim birinci safta durmayı geciktirmeye devam ederse Allah da onları ateşte(n çıkarmayı) geciktirir.' " (Beyhaki)

Dolayısıyla kişinin imanını arttıracak bir takım hususları yerine getirmemesi, kişiyi peyderpey geriye atacak, ebedi kurtuluşundaki aciliyetin dahi gerçekleşmemesine sebebiyet verecektir.

Aslında bu durum İslamî hareket açısından da mühimdir. Gevşeklik ve tembellik olgusu kişide yer etmeye başladığı zaman kişi gerisin geriye gitmeye başladığı gibi hareket günü, Allah'ın subhanehu ve teâlâ dinine yardım günü de yere çakılıp kalacaktır. Bu, Allah'ın en açık sünnetlerinden bir tanesidir. Hareket zamanı pinekleyen, uyuşuk olan kişi, sadık ile yalancı kimselerin ayrıldığı o günde ayaklarının kaymasına vesile olur. 'O gün gelirse ben yaparım' mantığının hiçbir tutarlı yanı olmadığı gibi yalandan, aldatmadan başka bir söz değildir.

Kab b. Malik'in radıyallahu anh karşısında bizim imanımız mı daha kuvvetlidir? O ki Rasulullah'a sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir zaman muhalefet etmemiş ve savaştan geri durmamıştır. Onun Tebuk Gazvesi'nden geri duruşuna bir bak kardeşim!

"Rasûlullah bu savaşı meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin arandığı bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm, Rasûlullah ve Müslümanlar savaş için hazırlığa başladılar, ben de savaşa hazırlanmak için çıkıyor fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de: 'Ne zaman olsa hazırlanırım' diyordum. Günler böyle geçti, herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Rasûlullah'la birlikte Müslümanlar erkenden yola çıktılar, ben ise hazırlanmamıştım. Ertesi sabah yine hazırlık için evden çıktım fakat hiç bir iş yapmadan geri döndüm, hep aynı şekilde davranıyordum. İnsanlar savaş için yarışırcasına koşmaya başlayıncaya kadar ben aynı halde devam ettim. Nihayet yola çıkıp onlara erişeyim dedim, keşke öyle yapsaydım, bunu da başaramadım." (Müslim)

Kalemler dahi bundan ders çıkartmaktan aciz kalır. İslamî Hareket'ten geri kalmanın tek sebebi, rahatı terk etmeyip, vaktin vacibi hususunda gevşeklik göstermektir. Şu an üzerimize vacip olan nedir? Hangi durum bizi Allah'ın subhanehu ve teâlâ emanetini ifa etmeye götürür, hangi amel bizi hıyanete kadar sürükler buna bakmalıyız. Vaktin vacibi, gözümüze basit gelen bir mesele olabilir. Lakin o anlardaki sadakatimiz bizi izzete ulaştırabileceği gibi, o anlardaki tembelliğimiz bizi zillete düşürebilir. Vaktin vacibi su dağıtmak, mescit temizliği, emri bi'l maruf yapmak, ayet ezberlemek olabilir. Unutmayalım ki, sadece mescit temizliği yapan kadının cenaze namazını Allah'ın en sevgili kulu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kılmıştır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, hareket vaktindeki gevşeklik imanın zayıflığına işaret olduğu gibi kişiyi izzet günü zillet içerisine düşürür. Bizlere düşen her vakit gayret gösterip, Allah'tan yardım dilemektir.

"Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allah'tan yardım dile." (Müslim)

Bu Sayfayı Paylaş :