Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Zor Günlerin Adamı Sadık İnsan; Cesareti Murat MÜSLİHAN

2014-10-07

 

Ali radıyallahu anh anlatıyor:

— "Ey insanlar! İnsanların en cesaretlisi kimdir biliyor musunuz?

— Orada bulunanlar:

— Sensin ey müminlerin emiri.

— Ali:

— Ben kendisiyle çatıştığım herkesi yendim. Ancak insanların en cesaretlisi Ebu Bekir'dir. Bedir günü Rasûlullah için bir çadır kurduk ve Müşriklerin saldırısından onu korumak için kim Rasûlullah'ın yanında durur? dedik. Vallahi Ebu Bekir'den başka kimse ona yanaşmadı. Bir tek o kılıcını çekerek Rasûlullah'ın başında durdu. Ona kim saldırdıysa da karşılığını verdi. Evet, o insanların en cesaretlisidir." (El-Bidaye ve'n Nihaye)

Burada Allah'ın izni ile cesaret ve korku üzerinde durmaya çalışacağız. Korku, fıtri bir duygudur. Her insanda mevcuttur. Peygamberler, yeryüzündeki en cesur insanlar olmalarına rağmen, onlar dahi bazı şeylerden korkmuşlardır. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

"Musa, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. 'Rabbim! Beni zalim milletten kurtar' dedi." (28/Kasas, 21)

"Musa dedi ki: 'Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.' " (28/Kasas, 33)

"(Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp, Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. 'Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster' dediler." (38/Sa'd, 22)

Aişe radıyallahu anha anlatıyor:

"Rasûlullah Medine'ye hicret ettiği zaman bir gece düşman saldırısından endişe ettiği için uyuyamadı. Ve şöyle dedi: 'Keşke bu gece ashabımdan işini iyi bilen biri gelse de beni korusa.' Bu sırada bir silah gıcırtısı duyduk. Rasûlullah: 'Kim var orada?' diye sorunca gelen kişi şöyle dedi: 'Ben Sa'd bin Ebi Vakkas'ım, sizi korumak, burada nöbet tutmak üzere geldim.' Bunun üzerine Rasûlullah uykuya daldı." (Buhari)

Yukarıda verdiğimiz örnekler insanın Peygamber dahi olsa korkabileceğini gösteren delillerdir. Ancak bu korkuların terbiye edilmesi zaruridir. Çünkü terbiye edilmeyen korkular insanı sorumluluklarından alıkoyar ve ona yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Bu da insanın dünya ve ahirette helakına sebep olur. Allah subhanehu ve teâlâ Musa'yı aleyhisselam Firavun'a yönlendirince Firavun'un tuğyanı, zulmü ve Musa'nın daha önce yaptıkları onun korkmasına neden olmuştu. Ancak burada çok önemli bir hususa şahit oluyoruz. Bu korkusunu Rabbine arz etmiş olması, 'Korkuyorum' diyebilme cesaretini göstermesidir. Sorununu kabul etme ve ona çözüm araması... Bu, tüm sıddıkların sıfatıdır. Rabbi onu şöyle teselli etti:

"Allah buyurdu: 'Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, ayetlerimiz (mucize yardımlarımız) sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz.' " (28/Kasas, 35)

Allah, onunla beraber olacağını söyleyince, yardımı ve desteğiyle onları müjdeleyince bu korkunun, yerini cesarete bıraktığını görüyoruz.

İki insan duvardan atlayıp Davud'un aleyhisselam haremine girmişti. Davud, bu durumdan korktu. Lakin muhatapları korkmamasını, davalı olduklarını söyleyince, korkusu yatışmış ve Allah'ın ona yüklediği hükmetme işini yerine getirmiştir. Buradan anlıyoruz ki; Tağutlardan, olağanüstü hallerden, rızık ve gelecek endişesinden ve daha birçok şeyden korkabiliriz. Ancak bu korku anlık olabilir. Asla bizleri esir alan, vaciplerden alıkoyan, Rabbimizin rızasına muhalif işler yapmaya sevk edecek seviyede olamaz. Korku şeytandandır ve kulu, Rabbine karşı azdırdığı bir silaha dönüşmüştür. Tüm sıddıkların yaptığı gibi önce bunu kabul etmeliyiz sonra ehil olan insanlara durumumuzu açarak buna çözüm aramalıyız. İslami hareketin tarihi, korkmuş lakin korkularını itiraf edememiş, korkuyu kendine yakıştıramamış, nihayetinde nifak çukurlarında hem kardeşlerine zarar vermiş hem de ahiretlerini heder etmiş insanlarla doludur (Allah'a sığınırız). Korkularını terbiye etmiş kişi, İslam'a ve Müslümanlara ciddi anlamda fayda sağlar. Ebu Bekir'in radıyallahu anh birçok hayrı işlemesine, birçok fedakârlıkta bulunmasına sebebiyet veren şey; korkularını terbiye etmiş ve Allah'a yönlendirmiş olmasıydı. Buna pratik bir örnek vermek istiyorum; İslam Müslümanlardan cihadı, fedakârlığı, dünyadan vazgeçmeyi; kardeşlerini, davasına ve kendi nefislerine tercih etmelerini istiyor. Öncü olanları bu güzel hasletlere teşvik ediyor. Ebu Bekir'in hayatına baktığımızda bu manaların ve teşviklerin merkezi olduğunu görüyoruz. Peki, Ebu Bekir bunu nasıl başardı? Bu güzelliklerin önündeki engel, dünya sevgisi ve ölüm korkusudur. İki duygu da her insanda vardır. Hatta var olmaktan öte fıtridir. Ancak şeriat, fıtratın olumsuzluklarını terbiye etmeyi bizlere öğretir. Öncelikle ecel gerçeğini müminlere öğretir. Ecel, ezelde takdir edilmiştir. Ne korku ne de tamah onun karar verilmiş müddetine etki etmez. Ansızın gelir. Öyleyse ölümden korkmanın anlamı yoktur. Korksak da, üstüne gitsek te bizim için gayb olan bir zamanda gelecektir. Bu hakikat Uhud sonrası münafıkların yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Onlar: 'Evlerimizde olsaydık ölmez ya da öldürülmezdik' dediklerinde Allah subhanehu ve teâlâ: "Evlerinizde olsaydınız dahi ölüm gelip sizi bulacaktı..." diyerek cevap verdi.

Allah, ölüm sonrasını anlatır Müslümanlara... Fedakârlık, cihad, tercih ve kahramanlıkla son bulan hayatların karşılığını en ince ayrıntısına kadar, bir resim tuvali netliğinde koyar önümüze. Burada sevginin ve tamahın (uhrevi olanı) korkuya galebe çalmasını sağlar. İşte Ebu Bekir vahyin terbiyesine kendisini bıraktı. Önce ecel gerçeğine sonra kahramanca bir hayatın karşılığını yüreğine nakşetti. Bununla terbiye oldu. Buna rağmen korktuğu zamanlar da oldu. Çünkü o insandı. Fıtratını terbiye edebilirdi, ama fıtratındaki duyguları söküp atamazdı. Sapık tasavvuf/mistik cereyanların uydurduğu, Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği 'nefsi öldürme' mümkün olamazdı. Cesaretin zirvesini sergilediği hicret olayında, müşrikler onlara yaklaşınca korkmuştu: "Onlardan biri ayaklarının ucuna baksa bizi görecek" demişti. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem onu şöyle teselli etti: "Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında bu zanda bulunma..." Yani Allah'ın Musa'yı beraberliği ile teselli ettiği gibi, Nebi de arkadaşını böyle teselli etmişti. 'Üçüncümüz Allah'tır korkma' demek istemişti. (Bu kısım Ebu Hanzala Hocamızın sesli bir dersinden esinlenerek yazılmıştır.)

Cesaret, birçok hayrın başı olduğu gibi korku da birçok şerrin başıdır. Fıtratlarında olan korkuları terbiye etmeyen insanlar birçok hayır amelden geri kalırlar. Bu nedenle bu konuyu basite almamak gerekir. Asrımızın en ciddi problemlerinden biridir. Korkularını terbiye etmeyen insanlar hiç beklenmedik bir zamanda davete, cihada ve Müslümanlara zarar verirler. Buna birkaç örnek verelim; Cihad, Allah tarafından bize emredilmiş, çok hayırlı bir ameldir. Cihad edebilmek için cesur olmak/korkuları terbiye etmiş olmak gerekir. Ölümden, yaralanmaktan, esir düşmekten korkan bir insan Allah yolunda cihad edemez. Davet, Allah subhanehu ve teâlâ tarafından bize emredilmiştir. Davet yapabilmek için de cesur olmak gerekir. Çünkü İslam'a davet, beraberinde birçok sıkıntı getirir. Bazen cezaevine düşersin, bazen ailenden ve memleketinden ayrı kalırsın, bazen aç kalıp yiyecek bir şeyler bulamazsın... Bu anlamda korkularını terbiye edemeyen davetçiler ya daveti terk ederler ya da hakkı batıl ile karıştırıp daveti saptırırlar. Günümüzde Allah'a davet ettiğini söyleyen birçok davetçinin rızık korkusundan dolayı daveti saptırması korkularının eseridir.

Korkularımızı Nasıl Terbiye Edebiliriz?

Korkunun fıtri bir duygu olduğunu söylemiştik. Peki, fıtratımızda olan bu duyguyu terbiye edebileceğimizin yollarını maddeler hâlinde zikredelim:

1. Korkularımızı, Allah'a yönlendirmek gerekir. Allah, fıtratta olan bu duyguyu sadece kendisine yönlendirmemizi bizden istemiştir.

"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu hâlde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun." (3/Âl-i İmran, 175)

"Yalnızca benden korkun." (2/Bakara, 40)

Her insanın kalbinde korku vardır. Allah'a yönlendirilen ve Allah korkusu hâlini alan bu duygu, kişiyi dünya ve ahiretin efendisi kılan takva sahiplerinden kılar. Korkusunu Rabbine yönlendirmeyenler, şeytanın da yönlendirmesiyle korkmaması gereken şeylerden korkar olur. Korkularını Allah'a yönlendiren kimse ölümden, yaralanmaktan, rızkın azalmasından korkmaz. Korksa da Allah korkusu daha ağır basacağı için sıkıntı olmaz. Çünkü Allah korkusu ağır bastığı zaman diğer korkular geri kalır. Allah bana cihad etmemi emretmiş. Ben de hem Allah korkusu hem de ölüm, yaralanma, esir düşme korkusu var. Eğer Allah korkusu daha ağır basarsa emrettiğini yerine getiririm. Diğerleri ağır basarsa o zaman da Allah'ın emri olan cihadı terk ederim. Bu da insanı helaka götürür. Günümüzde kime sorsak Allah'tan korktuğunu söyler. Fakat 'Allah'tan korkuyorum' demekle kişi, Allah'tan korkmuş olmaz. Kişi Allah'ın emrettiklerini yaptığı ve nehyettiklerinden kaçındığı oranda Allah'tan korkuyordur. Korkularımızı Allah'a subhanehu ve teâlâ yönlendirebilmek için Allah'ı tanımalıyız. Allah'ın kendisine karşı gelen kavimleri dünyada nasıl helak ettiğini ve ahirette nasıl cezalandıracağını, hiçbir gücün O'nun gücünün önünde duramayacağı El-Aziz sıfatına sahip olduğunu, kendisini gazaba getirenleri kahreden El-Kahhar sıfatına sahip olduğunu bilmeliyiz. Bunları bilmemiz bizi Allah'a karşı gelmekten sakındırır ve korkularımızı Allah'a yönlendirmemize yardımcı olur.

2. Fıtratımızda olan korkuların bizi fitneye düşürmemesi, onlardan emin olabilmek için dua edip Allah'tan yardım istemek gerekir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sabah akşam yaptığı zikirlerden birinde şöyle der:

"...Allah'ım kusurlarımı gizle ve korkularımdan emin kıl..." (Ebu Davud)

3. Fıtratımızda olan korkuları tetikleyen, korkularımızın artmasını sağlayan korkak insanlarla arkadaşlık yapmamak, onlarla beraber olmamak da terbiye aracıdır. Korkularımız terbiye edilebilecek korkular olsa dahi bu tiplerle arkadaşlık yapıldığında terbiye edilmesi mümkün değildir. Örneğin; Cihad etmek istenildiğinde zaten insanda fıtri olarak bir korku vardır. Bununla birlikte bir de birileri: 'Cihada gitme. Gidersen şöyle şöyle şeyler başına gelir' diyerek korkuları tetiklerse cihada gitmek daha da zorlaşır. Bu gibi kimselerle arkadaşlık yapmak yerine cesur olan, korkularımızı atmamıza yardımcı olan kişilerle arkadaşlık yapmak gerekir. Korku da cesaret de bulaşıcıdır. Allah son dönemlerde münafıkları Müslümanlarla savaşa çıkmaktan menetti. Çünkü hem sözleri hem de davranışlarıyla Müslümanlar arasında korkuyu yayıyorlardı. Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

"Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara: 'Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!' denildi. Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir." (9/Tevbe, 46-47)

"Eğer Allah seni onlardan bir gurubun yanına döndürür de (Tebuk seferinden Medine'ye döner de başka bir savaşa seninle beraber) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: 'Benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benimle beraber asla savaşmayacaksınız! Çünkü siz birinci defa (Tebuk seferinde) yerinizde kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!' " (9/Tevbe, 83)

"Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: 'Bırakın, biz de arkanıza düşelim,' diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: 'Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.' Onlar size: 'Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir.' Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir." (48/Fetih, 15)

4. Yapacağımız hayır amellerin mükâfatını öğrenmek de korkularımızı atmamıza yardımcı olur. Cihadın, davetin, infakın faziletlerini bilirsek ve yakinen iman edersek şeytan bizi korkutmak istediğinde bu amellerin ecrini aklımıza getirip, korkularımızı dizginleyebilir kendimizi teselli edebiliriz.

Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir.

 

Bu Sayfayı Paylaş :