Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Ahid-3 07-05-2019 Sayfa : 22-25 / Yazar : Özcan YILDIRIM

Heyecandan eli ayağı birbirine girmiş, telefonu elinden düşürmüştü. "Zümrüt'ü ameliyata alıyorlar." haberi yüreğinde tarifi zor bir sevinç oluşturmuştu. Sırtından bir yük inmişti. Üç mahallenin çamaşırı yıkanacak kadar terlemişti ameliyat haberi gelene kadar. Tenine renk, yaşlı gözlerine parıltı, gülümsemeyen yüzüne umut dolu bir tebessüm düşmüştü.

"Allah'a hamdolsun." dedi. On dakika geçmeden de ameliyata aldıklarını öğrenince şükürler etti Rabbine.

"Rabbim, sen benim yardımcımsın. Sensin kapıları kapatan ve açan. Senin istediğin bir kul olacağım Rabbim. Sana ne takdim etsem azdır. Sana hamdolsun."

Tam on saat sürdü ameliyat. Eşiyle beraber tüm duygularını sığdırmışlardı bu on saate, körpecik yavrularını düşünerek. Zümrüt'ün ameliyattan çıkışı ile hastanede aldı soluğu. Kulak kısmından başlayarak başı tamamen sargı içerisinde idi Zümrüt'ün. Sevinç ve hüzün yüklü iki damla daha şükür cümleleri ile düştü yanaklarına.

  • ••

Odasındaydı Zümrüt. Nedim ise ara ara dışarı çıkıp geri geliyordu. Gelirken Hasta Kabul Bölümü'ne bakmadan transit geçiyordu. İstanbul trafiğinde iki gündür takılı kalan parayı sorarlar, diye. Geçerken "Hastamız nasıl?" sorularına "iyi iyi" diyerek geçiyordu sahte bir tebessümle. Biraz da keyifle.

Kaldı birkaç gün daha hastanede Zümrüt. Nedim'de para namına yoktu tık. Hastane de belli ki unutmuştu ödemeyi. Günaydın, hoşgeldiniz, hoşbulduklarla geldi çattı taburcu günü. Cuma.

Taburcu işlemleri için çağrıldı. Aynı işlemi yapan kadının yanına vardı. Şirret şef de orada. Bilgisayar ekranına bakınca kadın, beti benzi attı. Ödeme yapılmamıştı. Hele ki bu hastanede. "Hiç ödeme yapmamışsınız." derken kadının gözleri oldu faltaşı. Avucunu da alnına yapıştırdı çaresizce. Şirret de fırladı yerinden hırpadak. Nasıl olur diye. Kırk bine yakın ödemeyi, söylediler Nedim'e. Söylediler ama bu defa rahat olup, gerinen Nedim'dir. Param yok, kabulse senet yapalım, der. Borçlunun icralık kamçısı, kurtuluş reçetesi, joker senet…

Hepsi ayrı yere koştu. Vâveylâ ki sormayın. Hele bu hastanede. Artık kabak kime patlar bilinmez ama gerçek olan işin senede bağlanmak zorunda oluşudur. Ne de olsa bu ticarethanede rehin alınmaz –daha doğrusu- alınamazdı hasta. Hülasa yürür Nedim. Çakır keyif.

Duaları olmuştu kabul. Eve gelene kadar dilde şükür, gözlerinde parıltı, yüreğinde çocuksu bir sevinç…

Allah, daraltan ve genişletendir. Tüm kapıları kapattığı gibi tüm kapıları açmaya kâdir olandır. Ne zaman ki eve geldi, açtığı telefonlar dönüş yapmaya başladı. Arkadaşının arabasını satmasına taş koyan baba yumuşadı, köyden akraba, eş dost traktörlerini dahi satmaya hazır oldu, para istenildiğinde gırtlağına fiske vuranlar, kesenin hatta kasanın ağzını açtı… Senedi de takıdak ödedi vakti zamanı geldiğinde.

O olmadan hiçbir gücün, kuvvetin olmadığını anlamıştı. O dilemeden dileyemeyeceğini de. O. Allah.

Ahdine sadık olmanın vaktiydi artık. Başladı beş vakite, koyuldu dinini araştırmaya. Aklına geldi bazı şeyler. Yaşamıştı neler neler.

Olmuştu bir para mevzusu. Kendisini koparmaya çalışmıştı kaynı Osman. Sülünlük yapmaya çalışmıştı da toslamıştı Nedim'e. Bu yamuğu yanına bırakır mı Nedim! Almış elemanları yanına. "Hele bu müptezel neyine güveniyor" diye bitmiş yanında. Belde de emanet. Bakmış bir topluluğun içinde Osman. Cami çevresinde. Bi çuval sakal, dar kıyafet, kargo pantolon. Baştan aşağı da Jack Wolfskin. Pençe amblemli marka hani. Ulan bu nasıl cami cemaati, diye şaşırmış.

Öğleyken böyle diye anlatmış mevzuyu. "Karışmayın bu işe." Abi etme, eyleme, karışma Osman'a demeler peşi sıra gelmiş. Osman, eniştesini tanıyor ya az ötede tıslamış vaziyette. Hâl durum anlatmaya devam etmiş Nedim öfkeyle. Vuracağım kaçarı yok, demiş. Karşısındaki de ikna filan derken konuyu tevhide getirmiş. O anlatmış, Nedim dinlemiş. Anlamış Nedim. Ne demek yani ben kâfir miyim, demiş gözlerini kısmış bir vaziyette öfkeyle. Yok abi öyle değil de böyle derken mevzu ortasında kalakalmış davet.

Hastane gidiş gelişlerinde de eski bir arkadaşını görmüştü. Bakmış kahvenin önünde elinde Kur'ân, bir karış da sakal. Bir de Jack Wolfskin. Vay Serhat, diye sarılmış. Bu ne hâldir, derken kahvede çay içmeyi teklif etmiş. "Girmeyelim abi. Dışarıda oturalım. Burası iyidir." demiş Serhat. Ardından kahveye gelip gidenlere İslam'ı anlattığını anlatmış. Hoş beş derken Nedim'e de anlatmaya başlamış. Tevhid'den girmiş, Tora Bora dağlarından çıkmış. Ses etmemiş Nedim. Giderken "Ula bu da aynı pençe cemaatinden galiba. Tam sapık bunlar. Kılık kıyafetleri de acayip" demiş kendi kendine. Tamam, içinde mücadeleci ruh vardı daha küçüklükten beri. Ama böyle de olmamalıydı. Hatta içindeki bu mücadeleci ruh, onu kendi ırkından olan Zerdüşt kafalıların içerisine bile sürüklemişti. Az bir dönem de olsa kapılarını aşındırmış, az bir müptezelliklerini de görmemişti hani.

Bir gün toplantıda biri çıkmış konuşmuş. Yok yok anırmış. Darwincilikten dem vurması yetmezmiş gibi bir de yazmış bir kolpa. O anlatıp salladıkça kafalar tavuğun yemlemesi misaliymiş:

"Arkadaşlar gerilla arkadaşımız şehit (!) olduğunda mezara koyduk. Sonra ne görelim. Bir baktık mezardan bir gül çıktı. 'Kırmıziyy!', 'Peeeyy' diye aynı anda bir tepki koyunlardan. 'Sonra bir tane daha gül. Sariiyy!', 'Peeeyy'. 'Sonra bir tane daha. Yeşiil', 'Peeeyy' diye yine tepki'. 'Peeeyy… Peeeyy ya!' Kesk, zor, zer! Şehit (!) Namırın."

"Ulan amma sallıyor müptezel dinsiz. Dinleyenler de tam avel!" deyip zaten dinsizliği aşılayan bu aşağılıklardan uzak durmuş. İçindeki ruh ise sönmemiş.

İçinde iman rüzgârı eserken Allah'ın razı olduğu bir mücadele, bir hayat, bir hareket olmalıydı. Evvela gayrimeşru hayatı terk etmeli, sonra hakkın sesine ulaşmalıydı.

Bu sarmaldan çıktığı sıralarda bir arkadaşı duydu Nedim'i. Tevbe ettiğini, namaza başladığını, Kerem'e misafir olup video faciası ile kaçtığını… Böyle olmamalı, dedi Özgür. Severdi Nedim'i. Nedim de onu.

Mahalle arkadaşıydı ne de olsa. Haber saldı Özgür görüşmek için. Buyur etti Nedim de. Ameliyat falan derken ne varsa anlattı; Allah'a ahdini, sözlerini, Kerem'i, farklı yerlerdeki pençe cemaatini de. İtici geldiğini söyledi. Biliyordu Özgür vakayı. Daha tevhidin t'sini bilmeyen ve hele hele cahiliyenin karanlığından sıyrılan bir kimseye karşı davranışın, hâli hazırda nasıl olduğunu da.

Hayıflandı Müslimlere. Cihad cephesinde saldırıya mı geçiyoruz, Yoksa davet mi yapıyoruz! Her ne olursa olsun, bu yıkıntıdan, harabeden binaya bir yerden başlamak zorundaydı.

Allah'tan yardım istedi ve bildiklerini usulünce anlatmaya başladı. Aralarındaki dostluk da temelin harcına eklenince binanın kabasına imar etmeye başladı. O anlatıyor, Nedim dinliyordu. O anlatıyor, küfrün kabukları birer birer kırılıyordu. O anlatıyor, derinlerdeki tohum çatlıyordu. Bir cerrahın titizlikle yaptığı bir ameliyata benziyordu ya davet! Araçlar, argümanlar sağlam ve kaliteli. Zarar vermeden sadece bir noktaya odaklandı. Teşhis etti. Aldı hastalıklı hücreyi ve gerekeni yaptı. Sanattı. Nihayetinde Allah'ın yardımıyla bu operasyonu tamamladı.

Teslim oldu Nedim. Sorgusuz suâlsiz. Çaba, davet, dua kuldan; hidayet O'ndandı. Teslim oldu. Tüm benliğini teslim etti. Geride kaldı karanlık bir dünya. Aydınlandı hayatı. Öyleydi ya: "Mine'z Zulumât ile'a Nur!" Karanlıklardan aydınlığa çıktı.

Bıraktı her şeyi. Bu âlemde kazandığı ve elde ettiği ne varsa savurdu. Yerin dibine batsın bu kirli dünyanın getirdiği para ve mal, dedi o heyecanla. Mobilya mağazasını aratmayan ve hınca hınç dolu evinden bir halı, bir döşek ve kap kaçaktan başka bir şey kalmamıştı.

"İmtihan edileceksin" demişti Özgür. "Alışık olduğun bu kirli hayata dair ne varsa hepsinden hem de unutma!".

Unutmadı. Aklında ahdi, kalbinde hidayet parıltıları ile değişime vermişti start!

Değiştirdi ortamını artık. Oturduğu kalktığı artık muvahhidlerdi. Özgür'ün son sözleri aklında kazılı idi. İmtihan edilecekti. Hem de gayrimeşru ile!

Üç dört muvahhid trafikteler bir gün. Teypte o günün popüler neşidi "Senehudu" çalıyor. (İyiydi bir zamanlar da gına gelmişti artık!) Atladı bir kadın arabanın önüne. Patlattı yumruğunu kaportaya. "Nerdesin lan sen!" cümlesiyle irkildi. "Ne zamandır seni arıyorum." diye yapıştı cama Serap. Nedim pancar mı desek, mis kokulu bahçe domatesi mi desek. Yok yok altı üstü dili tutulmuş taze Müslim! "Be. be…ben her şeye tevbe ettim. Bırak peşimi" diye cevap verebildi. Nutku tutuldu garibin. Gitti şimdilik Serap. Kardeşleri sabretmesini söylediler kendisine. Zor bela bitirdi o günü.

Zamanla, artık çoluk çocuğu ile ilgilenip İslam'a adamaya başladı kendini. Sosyal medyanın yeni yeni parladığı bir dönemdi. Anlamazdı pek. Açtı bir Müslim, kendisine bir hesap. Hani şu "Selefi"li, "Ebu"lu başlayan mebzul müstear isimlerden. Profil resmi de upload! Ciks mi ciks. Girdi Facebook çukuruna. Kötü değildi niyeti. "Kardeşlerle iletişimde kalayım"dı gayesi. (Şimdi görürsün iletişim!)

Bu Serap, orada buldu Nedim'i yine. Zamk gibi yapıştı insi şeytan. Yazdı özelden. Yok yok. Önce dürttü, sonra ekledi, sonra yazdı. Like'lar kesmedi belli. Yine aynı lan'lı lun'lu nerdesin'ler… Tevbe ettim, bıraktım dese de bizimkisi, ikna olmadı bu şeytan. Bu defa sağ kanattan saldırmaya başladı: "Tamam ben de tevbe edeyim. Annem ve kardeşime de anlat, onlar da tevbe etsinler." Ne yapıp etti ve bizimkini akşama davet etti.

Vardı akşam beşinci kattaki evlerine Nedim. Kapıyı çalmaya kalktı ama "Kapı açık, gel" dedi şeytan. Girdi Nedim. "Gel, gel salona gel." Bando takımı karşılayacak değildi ya. Girdi salona. Ortada ne anası var ne kardeşi. Bu şeytan tek başına. Hani annen, kardeşin, demesine "Otur otur, onlar yoklar." cevabını aldı.

"Anlat Nedim, ben de tevbe edeyim, bırakayım bu gayrimeşru hayatı." Nedim'in başı döndü. Altı yedi aydır uzak durduğu illetin kokusu, dumanı tüm odayı sarmıştı.

Kovaya dalıp, dumanlıyordu bu şeytan. Anlat hadi seni dinliyorum, deyip bir yandan yanaşıyordu. Üstünü başını konuşmaya da hacet yoktu. Böyle konuşmamıştık, bu hâlde nasıl anlatayım… Nutku tutuldu Nedim'in.

Yanaştıkça yanaşıyordu. Ne var hâlimde, anlat hadi diyerek dibine kadar gelmişti.

"Alışık olduğun bu hayata dair ne varsa hepsinden imtihan edileceksin, unutma!" cümlesi çınlattı kulağını.

"Bir daha dönersem, imkânı yok çıkamam bu bataklıktan. Bu bataklıktan… Bu bataklıktan…"

Hırpadak fırladı yerinden. Koştu kapıya.

(Vestebegâ'l bâb… "İkisi birden kapıya koştu.")[1]

Kapının üst tarafındaki sürgü çekilmişti.

(Ve Ğallegati'l Ebvâb… "Kapıları iyice kilitledi.")[2]

Bir çırpıda açtı sürgüyü. Kapıyı açmasıyla, parmak uçlarını ayakkabısına sokmasıyla, merdivenleri beşer-onar atlamasıyla, Usain Bolt'a taş çıkartmasıyla… Sokakta buldu kendisini.

Apartmandan "Gel lan buraya!" diye sesler yaklaşırken arabasıyla gaza basmıştı bile.

"Söz verdin, ahdettin" diye yöneldi yola. Şükürler etti. Yusuf'un (as) kapıya koşmasına çıkış kapısı açan Allah, ona da açmıştı.

Hayatındaki bir dönüm noktasıydı bu. Tevbeden, verdiği sözden geri adım atmamalıydı.

O gün bugündür her imtihanında ahdini aklına getirir oldu Nedim. Onca gayrimeşrunun içinde görmediği dam, kodes bugün İslam davası ve Rabbi için aşındırdığı bir mekân hâline gelmişti.

Zümrüt mü? İlk korna sesini duymuş, irkilmiş ve babacığı ile göz göze gelmişti. Artık onun kulağında, Nedim'in kalbindeydi titreşim.

O, hikayesini bitirdiğinde hücremizin penceresine kar, gözlerimize yaş, yüreğimize katre-i iman ve dilimize "Bizi hidayet eden Allah'a hamdolsun" cümlesi düşüyordu…

 

 

[1]       .   12/Yûsuf, 25

 

[2]       .   12/Yûsuf, 23

 

Bu Sayfayı Paylaş :