Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Kusurlu İnsan, Kusursuz Zaman 10-05-2018 Sayfa : 38-42 / Yazar : Özcan YILDIRIM

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (1) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ (2) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (3) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ (4) فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (5) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (6) فَإِذَا فَرَ غْتَ فَانْصَبْ (7) وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ (8)

1. Biz göğsünü genişletmedik mi?

2. (Nubuvvet öncesi hatalarını veya nubuvvetin ağır) yükünü üzerinden indirmedik mi?

3. Ki o yük senin belini bükmüştü.

4. Senin şanını yüceltmedik mi?

5. Hiç şüphesiz ki, zorlukla beraber kolaylık vardır.

6. (Evet) zorlukla beraber kolaylık vardır.

7. (Öyleyse) boş kaldığında, hemen (ibadet ve taate koyul ve) yorul.

8. Ve yalnızca Rabbine rağbet et.

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Şerh/inşirah suresine dair mülahazalarımıza bu ay kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.

فَإِذَا فَرَ غْتَ فَانْصَبْ

"(Öyleyse) boş kaldığında, hemen (ibadet ve taate koyul ve) yorul."

Ayetin içerdiği anlam hakkında birçok yorum/tefsir yapılmıştır. Bunların bazısı şöyledir:

'Namazı bitirdiğinde duaya yönel!'

'Farzları bitirince, gece namazına yönel!'

'Dünya işlerini bitirince, namazla yorul!'

'Teşehhüdü bitirince dünya ve ahiretin için dua et!'

'Bedenin sıhhatli olunca, bedenini ibadetle yor!'…

Allah subhanehu ve teâlâ surenin sonundaki bu iki ayette Rasûlü'ne adeta bir rota çizmektedir. Zorlukları aşabileceği, ilahî yardımın geleceği bir reçeteyi sunmaktadır. Bu reçete de şudur: Allah'ın ibadetlerinden yoksun, O'ndan uzak ve ibadetle yoğrulmamış ve yorulmamış bir kişinin bu yolda ilerlemesi oldukça zordur. Bunun için kişinin Rabbine ayırdığı, O'na arzuhâlini anlattığı bir vakti olması gereklidir. Aksi hâlde bu davetin zorluğunun yüklenildiği sırtın gücü buna dayanamayacak, zorlukla beraber kolaylıklar gelmeyecektir.

Ayette 'boş kaldığında' ifadesinin umum olması/genelliği ifade edişi oldukça dikkat çekicidir.[1] Dolayısıyla 'herhangi bir şeyden boş kaldığında' denilebilir. Yani, ister dinî ister dünyevi olsun bir işi bitirdiğinde, o işten boş kaldığında ibadet ve taat ile yorul…

Ayeti bu şekilde düşündüğümüzde tüm müfessirlerin onlarca sözünün hepsini kapsamış olur. Nitekim İmam Taberi de 'Ayet, tüm bunların üzerine hamledilir!' [2] sözü ile bunu kastetmektedir.

Ayetteki "fe'nsab" çalışmaktan sonraki yorulmayı ifade eder. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in başka yerinde Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"O gün (bazı) yüzler, korku ve zillet içindedir. Çalışmış, yorulmuştur." [3]

Ayetteki 'yorulmuştur' manası verilen 'nâsibe' bu anlamı karşılamaktadır. Bundan dolayı da bu kısma 'yorul' dememiz daha uygundur.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı, gündüzün fursanı/atlıları gecenin ruhbanları idi. Gündüz rızkını temin etmek, insanları irşad ve tebliğ vazifesini icra etmek için çaba sarf edip yorulurlarken, gece de Rabblerinin huzurunda taat ile yorulurlardı.

Her mümine bu 'nasb'dan bir nasip vardır… İnsanları davet ettiğimizde, davetimizin insanlar üzerinde tesirini görmek istiyorsak Allah ile bağlarımızın kuvvetli olması kaçınılmazdır. Bağlar zayıf olduğunda sözün süsü ve etkisi geçicidir. Fakat sözlerle beraber kişi, Allah ile kuvvetli bir bağ içinde ise o zaman tesir kalıcıdır.

Bugün davet sahasındaki bireylerin bu hususu gözden kaçırmamaları gerekiyor. Davası Allah olan, derdi Allah olan, yaşantısı ve ölümü Allah olan bir bireyin Allah'tan uzak ve yoksun olması düşünülebilir mi? Allah'ın davası, Allah'ın yardımı olmadan nasıl taşınabilir? Allah'ın "Şüphesiz ki, sana (yükümlülüğü) ağır olan bir söz vahyedeceğiz." dediği bir yükü O'nun inayeti olmadan sırtında taşımak ne mümkün?

O hâlde bu misyonu taşıyan her bir bireyin Allah ile özel randevuları, halvet hâlinde olduğu zaman dilimleri olmalıdır. Güç toplayacağı, deposuna takvanın, haşyetin, rağbetin ve rahbetin doldurulacağı bir zaman dilimi…

"Rabblerinden gaypta (gizlide) korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır." [4]

"İşte size vadedilen cennet! Ki o, Allah'a yönelen, emirlerine riayet eden ve Rahman'dan gaypta (gizlide) korkan ve O'na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir. Oraya esenlikle girin. İşte bu, ebedîlik günüdür. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha da fazlası vardır." [5]

"Allah, yedi sınıf insanı hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar, şu özelliğe sahip müminlerdir) Adil yöneticiler, Rabbine ibadet ile yetişen gençler, kalbi mescidlere bağlı olanlar, Allah için birbirlerini seven, Allah için bir araya gelen ve Allah için ayrılan kimseler, asil ve güzel bir kadın kendisini arzu ettiği hâlde 'Ben Allah'tan korkarım!' diyerek iltifat etmeyen kimseler, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka verenler, tenha yerlerde Allah'ı anıp, gözyaşı dökebilenler." [6]

Bu kutlu davanın her bir ferdi için rutin manevi bir programın olması kaçınılmazdır. Bunlar, bedenin daha diri ve dinç olmasını sağlayan besin gibidir. Bunların azalması bedeni korumasız ve hastalığa açık hâle getirecektir.

•••

Burada düşünülmesi gereken başka bir husus var ki, o da insan ömrünün çok hızlı tükendiği gerçeğidir. Ortada durdurması imkânsız olan ve bunun yanında hazır bir sermaye var.

"İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit." [7]

Çoğumuz bu iki nimetten gafil, habersiz bir şekilde hayat sermayemizi günbegün tüketiyoruz. Biz istesek de istemesek de zaman ve sıhhatimiz anbean ellerimizden kayıp gidiyor. Sağlığımızı çeyiz sandığında, boş vakitlerimizi yastık altında saklama gibi bir durumumuz yok, olamaz da.

Allah Rasûlü'nün dikkat çektiği bu gerçeğe, Allah subhanehu ve teâlâ yüce kitabında dikkat çekmiştir. Allah bu ayetlerde, geceyi ve gündüzü insanoğlunun hizmetine sunduğunun ve bunun büyük bir nimet olduğunun altını çizmiştir.

"Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökyüzünden su indirip onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkaran, denizde O'nun emriyle yüzsün diye gemileri size hizmetkar kılan ve nehirleri hizmetinize sunandır. Güneş'i ve Ay'ı alışılagelmiş hâlleriyle emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü hizmetinize sunan da (Allah'tır). O'ndan istediğiniz her şeyi size vermiştir. Şayet Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız O'nun nimetlerini kuşatmaya güç yetiremezsiniz. Şüphesiz ki insan, çokça zulmeden ve pek nankör bir varlıktır." [8]

"Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı emrinize amade kılmış (hizmetinize sunmuştur). Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiş (insanlara hizmetkâr kılınmıştır). Şüphesiz ki, akleden bir topluluk için bunda ayetler vardır." [9]

"Geceyi ve gündüzü (Allah'ın kudret ve azametine delalet eden) iki ayet kıldık. Gece ayetini silip gündüzü görünür kıldık ki, Rabbinizin ihsan ve lütfunu arayasınız. (Ayrıca) yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz, her şeyi böyle detaylı bir şekilde açıkladık." [10]

Allah subhanehu ve teâlâ Kur'an'ın bir çok yerinde zamana da yemin etmektedir. Allah'ın bir şeyin üzerine yemin etmesi, O'nun kendi katındaki değerini gösterir. Allah'ın katında değerli olanın, kulların yanında değerli olması gerekir.

"Andolsun kuşluk vaktine ve örttüğünde geceye." [11]

"Asra/zamana andolsun ki, hiç şüphesiz insan, hüsran içindedir. İman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna." [12]

Fahreddin er-Razi bu ayetlerin tefsirinde güzel bir noktaya temas eder: 'Allah, zaman olan asra yemin etmiştir. Çünkü zamanda acayiplikler vardır. Şöyle ki, mutluluk ve üzüntüler, sıhhat ve hastalık, zenginlik ve fakirlik zaman içinde olur. Ayrıca ömre denk ve onunla aynı kıymette olan bir şey de yoktur…

Bin yılını boş şekilde harcasan; fakat sonra tevbe etsen ömrümün son deminde ebedî mutluluğu hak edersin. Cennette ebedî olarak kalma hakkını kazanırsın. Gördüğün gibi bu son vakitte senin için en kıymetli şey hayatındır. Böylece zamanın asıl nimetlerin cümlesinden olduğu ortaya çıkmış olmaktadır. Bundan dolayıdır ki Allah, zamana yemin etmiştir. Rabbimiz geceyle gündüzün birer fırsat olduğunu; fakat insan oğlunun bunları zayi ettiğine dikkat çekmiştir. Zaman, mekândan daha önemli olduğundan dolayı zamana yemin etmiştir. Çünkü zaman katıksız, kusursuz bir nimettir. Ayıplanacak ve hüsranda olan ise insandır.' [13]

İmam Şafii insanın zamanın kıymetini bilmediğine, zamanın kusursuz ama asıl kusurlu olanın insanın olduğuna şu beyitlerle dikkat çekmiştir:

'Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir

Zamanın bizden başka yoktur ayıbı

Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi

Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.' [14]

Zamanın önemine dair eserlerden nakiller yapsak sayfalar yetmez. Zamanın ne denli önemli olduğunu geçtiğimiz yıllara bakarak anlayabiliriz. Geçen geçmiştir. Elimizdeki sermaye hâlâ önümüzde dağ gibi. Bu dağı ya haybeden tüketeceğiz ya da onu maden gibi işleyen mahirlerden olacağız. Ânı nasıl yaşamalı? Nasıl değerlendirmeli? Bu kısa ömürde amel heybemize ne kadar salih amel doldurmalı? Bunun hesap kitabını yapmalı…

İçinde yaşadığımız çağa baktığımızda bizleri oyalayan, vakit hırsızı olan ve güttüğümüz davaya hiçbir katkısı olmayan nice şeyler var. Bir önceki kuşağı uyutan TV'ler, radyolar olurken; şimdileri ise internet, sosyal medya ve teknolojinin çığ gibi hayatın kılcal damarlarına kadar girmesi oldu, olmaya devam ediyor.

Bir yandan İslam davası bizlerden gençliğimizi, enerjimizi ve vaktimizi bekliyor. Bir yandan da zamanın engelleri karşımızda tüm benliğini ve çekiciliğini ortaya koymuş vaziyette. Gözlerini kırpmadan hedefe odaklanan bireylerin bir düzen çerçevesinde işlerini yapması kaçınılmazdır.

El mühim; hayatımızda yaptıklarımız ve yapacaklarımız konusunda bir önem sıralaması yapmamız ve bu sıralamaya göre işlerimizi tanzim etmemiz gerekir. Aksi hâlde önemsiz, tali olan işlerin arasında boğulacak ve asıl hedefe yönelmeye vakit bulamayacağız. Böylece ömür sermayemizi bunlarla tüketmiş olacağız.

Bununla ilgili güzel bir örnek vermek yerinde olacaktır:

'Fransa Kamu Yönetimi Okulu profesörlerinden biri, Amerikalı büyük şirketlerin üst düzey yöneticilerine etkili zaman yönetimi konusunda ders vermesi için davet edildi.

Elit yöneticiler sıralarında oturmuş, ünlü profesörün ağzından düşecek her kelimeyi yazmak için bekliyordu. Yaşlı profesör yavaşça her yöneticinin tek tek gözlerine baktı ve nihayet 'Bir deney yapacağız' dedi.

Masanın altından bir kavanoz çıkardı. Kavanozun içine, yine masanın altından çıkardığı tenis topu büyüklüğündeki taşları dikkatli biçimde koymaya başladı.

Kavanoz ağzına kadar dolup da daha fazla taş alamayınca, 'Kavanoz doldu mu?' diye sordu. Salondaki herkes birlikte bağırdı: 'Evet!'

'Sahi mi?' diye karşılık verdi profesör. Masanın altından biraz çakıl taşı çıkardı. Kavanozu önce sallayıp daha sonra içine çakıl taşlarını koydu. Kavanozu tekrar salladı. Böylece küçük taşlar büyük taşların arasında kendilerine yer buldular. Ve aynı soruyu bir kez daha sordu:

'Kavanoz şimdi doldu mu?'

Yöneticiler, profesörün ne yapmak istediğini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. İçlerinden biri 'Herhâlde hayır!' diye cevapladı bu soruyu.

'Güzel!' dedi profesör ve masanın altından bu defa biraz kum çıkardı. Kumu kavonoza boşaltmaya başladı. Kumlar büyük taşlarla çakıl taşları arasındaki boşlukların hepsini doldurdu. Sorusunu bir defa daha sordu:

'Kavanoz doldu mu?'

Yöneticiler hep bir ağızdan 'Hayır!' diye bağırdı.

Bir defa daha 'Güzel!' dedi ve masanın altından bir sürahi su çıkardı ve kavanoza ağzına kadar su doldurdu. Kavanozun artık tamamen su ile dolduğu söylenebilirdi.

Profesör salona dönüp sordu:

'Bu deneyden çıkarmamız gereken büyük hakikat nedir?'

Bir yönetici elini kaldırdı ve çıkardığı dersi özetledi:

'Programınız ne kadar dolu olursa olsun, gerçekten gayret ederseniz, o programa birkaç toplantı ve görev daha ilave edebilirsiniz.'

'Hayır' dedi profesör. 'Bu deneyin bize öğrettiği şey şu: Eğer büyük taşları önce koymazsanız, bir daha asla koyamazsınız.' Salona bir sessizlik çöktü. Tüm yöneticiler profesörün sözleriyle ne anlatmak istediğini tam olarak anlamışlardı.

Sonra konuşmasına devam etti:

'Sizin hayatınızdaki 'büyük taşlar' ne? Sağlığınız? Aileniz? Arkadaşlarınız? Hedefleriniz? Sevdiğiniz şeyleri yapmak? Bir uğurda savaşmak? Kendinize zaman ayırmak?

Hayatımızda yer alması gereken büyük taşların ne olduğunu unutmamalıyız. Eğer böyle yapmazsak hayatımızı diğer önemsiz şeylerle uğraşarak kaçırmış olacağız. Eğer küçük şeylere öncelik verirsek (çakıl,kum) hayatımız önemsiz şeylerle dolup geçecek, bizim için daha önemli olan şeylere az zaman kalacak veya hiç zaman kalmayacak. Bu nedenle, kendi kendinize şu soruyu sormayı hiçbir zaman unutmayın, 'Senin hayatının büyük taşları ne?' Bunu belirledikten sonra hayat kavanozunuza önce onları koyduğunuzdan emin olun!' [15]

Mücadele hayatımızdaki yapacaklarımıza ve buna dair planlarımıza çok iyi bakmamız gerekiyor. Asıl işlerin yerine basit işleri yerleştirdiğimizde asıl hiçbir şeyi yetiştiremediğimiz gibi bizi kişisel olarak atalete sevk edecektir. Çakıl ve kumun niteliği ve niceliği ne olursa olsun büyük taşların önüne geçmemelidir.

Allah subhanehu ve teâlâ bizleri kendi taati ile yorulan ve kendi davası uğruna ayakları tozlanan kullarından kılsın. Allahumme amin.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" duamız ile…

 

[1]        .     Nahiv/dil bilgisi açısından 'müteallık olduğu yerin mahzuf olması' umumiyet ifade eder. Miktar ve kayıt da olmadığında umumu üzerine alınır.

[2]        .     Taberi Tefsiri, 24/497

[3]        .     88/Gaşiye, 2-3

[4]        .     67/Mülk, 12

[5]        .     50/Kaf, 32-35

[6]        .     Buhari, Müslim

[7]        .     Buhari

[8]        .     14/İbrahim, 32-34

[9]        .     16/Nahl, 12

[10]       .     17/İsra, 12

[11]       .     93/Duha, 1-2

[12]       .     103/Asr, 1-3

[13]       .     Mefatihu'l Gayb

[14]       .     el-Beyhakî, Menâkıbu'ş-Şâfiî, c.2, s.84.

[15]       .     The jar of life – Stones, pebbles and sand

               Bk. http://www.mhilmieren.com/sayfa/haber_detay.asp?haberID=150

               İngilizce Kaynak: http://sechangersoi.be/EN/5EN-Tales/StonesPebblesSand.htm

               Ayrıca Bk: https://www.youtube.com/watch?v=v5ZvL4as2y0

Bu Sayfayı Paylaş :