Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Enes YELGÜN

Müşriklerin Allah Rasûlü'ne Suikast Girişimi ve Sonuçları

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a salât ve selam O'nun Rasûlü'ne olsun.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'deki Müslümanlara hicret yurdu olarak Medine'yi işaret etmesi üzerine sahabiler birer birer yurtlarından ayrılmaya başladılar. Bu süreç tamamlandığında geride Allah Resûlü, Ebu Bekir ve Ali radiyallahu anhuma ile nefislerine zulmedip hicret etmeyenler ve hicrete güç yetiremeyenler kaldı.

Sahabilerin hicretini ve Medine'de bir üssün oluştuğunu gören müşrikler, lider ile bağlılarının buluşmasına engel olacak planları yapmak için bir toplantı düzenlediler. Öncelikle siyer kitaplarından bu buluşma ile alakalı rivayeti aktaralım. Daha sonra ise nakilden çıkartacağımız derslere geçelim.

"Birbirlerine dediler ki:

— Bu adamın işi gördüğünüz gibi gelişiyor. Onun ve ona tabi olanların bize saldırmalarından emin değiliz. Artık onun hakkında birleşmemiz lazım.

Böylece müşavere yaptılar. Sonra onlardan birisi dedi ki:

— Onu demir içinde hapsediniz ve onun üzerine kapıyı kilitleyiniz. Sonra daha önce onun benzeri olan Züheyr ve Nabiğe gibi şairlerin başına gelenlerin onun başına gelmesini bekleyiniz, Necidli ihtiyar dedi ki:

— Hayır, vallahi sizin için yararlı bir görüş değildir. Vallahi eğer dediğiniz gibi onu hapsederseniz, elbette onun haberi ve tebliğleri kapının ötesine çıkar. Siz ashabına karşı onun kapısını kapatırsanız yakında size saldırırlar ve size galebe çalacak kadar çoğalırlar. Onu sizin elinizden kurtarırlar. Bu sizin için iyi bir görüş değildir. Başka bir şey düşününüz ve müşaverenizi yapınız, sonra onlardan birisi dedi ki:

— Onu aramızdan çıkaralım ve beldelerimizden uzaklaştıralım. Bizden ayrıldığı zaman nereye giderse gitsin ve nereye düşerse düşsün karışmayız. Yeterki bizden kaybolsun ve biz ondan kurtulalım. Böylece işimiz düzelir ve bağlılığımız olduğu gibi kalır, bunun üzerine Necidli o ihtiyar dedi ki:

— Hayır, vallahi bu sizin için iyi bir görüş değildir. Onun güzel sözlerini ve tatlı konuşmasını görmüyor musunuz? Yaptığı şeylerle adamların kalplerini kendisine çeker. Vallahi şayet bunu yaparsanız Araplardan bir kabilenin yanına yerleşmesinden emin olamazsınız. Çünkü o bir kabileye giderse sözleri ile onları tesir altına alır. Nihayet onlar da ona tabi olurlar. Sonra onlarla birlikte size gelir ve memleketinizde sizi ezer geçerler. Böylece sizin işinizi sizden alır. Sonra size dilediğini yapar. Onun hakkında başka görüşler ortaya atınız, bunun üzerine Ebu Cehil b. Hişam dedi ki:

— Vallahi onun hakkında benim bir görüşüm vardır. Ama sizden daha ona değinen görmedim, dediler ki: Ey Eba'l Hakem! O nedir? Dedi ki:

— Diyorum ki her bir kabileden kuvvetli, kavminde şerif, nesebi yüksek birer genç alalım. Sonra gençlerden her birine keskin bir kılıç verelim. Onun evini bassınlar ve o kılıçla bir tek adamın vuruşu gibi ona vurup öldürsünler. Böylece biz de ondan kurtulmuş oluruz. Çünkü o gençler bunu yaptıkları zaman onun kanı kabilelerin hepsine dağılır. Benu Abd-i Menaf, bütün kavimlerle savaşmaya kadir olamaz ve bizim diyet ödememize razı olur. Biz de onun diyetini öderiz.

Bunun üzerine Necidli ihtiyar dedi ki:

— Söz bu adamın sözüdür. Bundan daha uygun bir görüş görmüyorum.

Böylece kavimler bunun üzerine ittifak etikten sonra oradan ayrıldılar." [1]

Bu rivayeti doğrulayacak şekilde Allah da subhanehu ve teâlâ Enfâl Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:

"(Hatırlayın)! Hani kâfirler seni hapsetmek, öldürmek ya da (yurdundan) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da (tuzaklarını boşa çıkaracak ve onlara zarar verecek şekilde karşı) tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır." [2]

Bunun üzerine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem saldırının yapılacağı gece yatağına Ali'yi radiyallahu anh yatırdı, ona müşriklerin kendisine bıraktıkları emanetleri verdi ve Ebu Bekir ile beraber kutlu yolculuğa çıktı.

Buraya kadar aktardığımız kısım ile alakalı çıkartabileceğimiz ilk ders şudur:

İslam davetinin dört başı mamur fıtrata hitap eden ve gök ile sürekli irtibatlı olduğu için etkisi muazzam olan söylem ve eylemlerinin karşısında acziyete düşen müşrikler, kendilerince çeşitli tedbirler aldılar. Siyerin şu anlattığımız kısmına kadarki bölümünde bunlardan bazılarına şahitlik ettik: Alay, hakaret, tehdit, işkence, dünyevi bazı menfaatler teklif etme, Müslümanları gündemlerinden saptırmaya çalışma, inanç ve lider hakkında şüpheler yayma, bazı hususlarda taviz isteme, her türlü anti propaganda... İşte suikast de genellikle en son yol olarak başvurulan yöntemlerdendir.

Cahiliyenin en koyu karanlıklarında debelenen Arap toplumunu vahyi ile çağlar üstü bir konuma eriştiren Allah subhanehu ve teâlâ, yine vahyi ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabını başlarına gelecekler konusunda haberdar ederek imtihanlara hazırlamıştır. Genellikle Mekke döneminde inen birçok ayette geçmiş kavimlerin ileri gelenlerinin davetçileri öldürdükleri ya da buna teşebbüs ettikleri anlatılmaktadır.

"(İbrahim'in tevhid davetine) kavminin cevabı: 'Onu öldürün ya da yakın!' sözünden başkası olmadı. Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz ki bunda, iman eden bir topluluk için (Allah'ın dostlarına yardım edip onlara destek olduğuna dair) ayetler vardır." [3]

"Firavun dedi ki: 'Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. O da Rabbini çağırsın (yardıma). Ben, (Musa'nın) dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.' " [4]

"Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı. Yeryüzünde bozgunculuk yapar, ıslah etmezlerdi. Aralarında Allah adına yemin ederek demişlerdi ki: 'Ona ve ailesine bir gece baskını vereceğiz, sonra da velisine: 'Biz, ailesinin helak oluşunu görmedik. Biz, gerçekten doğru söyleyenleriz.' diyeceğiz.' " [5]

"Demek size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?" [6]

Müşriklerin elebaşlarının asırlardır terk etmedikleri bu metodu her seferinde bir kez daha uygulamalarının temeli üç sebebe dayanmaktadır:

İlk neden müşriklerin meseleleri değerlendirirken dünyevi bir bakış açısına sahip olmalarıdır.

"Onlar, dünya hayatının sadece görünen kısmını bilirler. Ahiretten de tam bir gaflet içerisindedirler." [7]

Günümüzde de geçmişte de karizmatik lider olarak adlandırabileceğimiz şahısların arkasında yığınlar bir araya gelip, güç gösterisi yapabilmektedir. Ancak bu lidere bir şey olması hâlinde çok sağlam gibi gözüken fert ve yapılar bir anda çözülmekte, sanki daha önce hiç var olmamış gibi unutulup gitmektedirler. Müşrikler kendi yaşamlarında defalarca tecrübe ettikleri bu gerçek ışığında İslami hareketin de lider kadrosu ortadan kaldırılınca yok olup gideceğini zannetmektedirler. İşte bu yüzden lider kadroya suikast, daveti engelleme yollarından birisi olarak görülmektedir.

Müşriklerin elebaşlarını böyle bir amele sevk eden ikinci etken ise davanın mensuplarına lider üzerinden gözdağı vermektir. "Eğer öncülerinize bunu yapabiliyor isek size neler yapacağımızı varın siz düşünün." demek istemektedirler.

Aslında bu sebep de ilk neden ile yakından ilişkilidir. Müşrikler sadece dünya için yaşadıklarından, menfaatlerinin ellerinden gideceği her hadise onların yüreklerini yerinden hoplatmaya yeter. Herkesi ve özellikle de dünya hayatını hemencecik tamamlayıp Rablerinin rızasına, bağışlamasına ve sınırsız mükâfatına kavuşmak için can atan müminleri de kendileri gibi zannederler. Bilmezler ki müşriklerin eli ile son bulacak bir hayat, müminin en harikulade başlangıçlar için özlemle beklediği bir andır.

Müşriklere aldıkları bu tedbir ile İslami harekete darbe vurabileceklerini düşündüren üçüncü sebep ise Müslümanların menheci bir sapma içerisine girmeleri yönündeki beklentileridir.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem davetine muhatap olan Arap toplumu duygularını kontrol edemeyen basit bazı meseleleri nefislerine yediremeyip sonunda yüzlerce insanın malı, canı ve ırzını zarara uğratabilecek adımları kolaylıkla atabilen bir toplumdu. İşte böyle bir toplum içinde yetişmiş kişiler İslam'a girince birdenbire değişiverdiler ve duygularının kontrolünü tamamen Kitap ve sünnetin yönlendirmesine bıraktılar. Ancak bu ikisi "öfkelen" deyince öfkeleniyor, "affet" deyince de affediyorlardı. İslam'a girdikten sonra başlarına gelenlerin binde biri ile dahi cahiliyelerinde karşılaşmış olsalar dünyayı ayağa kaldıracak kişiler, İslam ile beraber duyguları sanki damarlarından çekilmiş gibi oldular.

Elbette bu, İslami mücadelenin gerektirdiği ve eğitimin bir parçası olan menheci bir zorunluluktu. İnsanlara davetin kıtal olmadan ulaştırıldığı bu ilk dönemde, tüm eziyetlere sabredilmeli ve fevri davranışlardan kaçınılmalı idi.

Müşriklerin elebaşları işte bu tablodan endişe duyuyorlardı. Çünkü onların da tecrübeleri ile sabitti ki bir inanç, ancak o inancı hâkim kılacak yol, yöntem, menhecin tutarlılığı, varlığı ve sağlamlılığı ile bir anlam ifade eder. Ne kadar güçlü olursa olsun menhecden mahrum bir inanç hiçbir yönlendirme yapılmadan akıp giden kuvvetli bir su gibidir. Kısmen fayda sağlasa da nerede ne zaman ne kadar büyüklükte zarar verebileceği kestirilemez. O yüzden müşrikler aldıkları birçok tedbirde olduğu gibi suikast ile de Müslümanların menheci bir sapma içerisine girmelerini ümit ederler. Onlar bilirler ki Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir. Bir organdaki ağrı tüm bedeni acıtır. Müslüman fert her zaman kardeşini önceler. Herhangi iki Müslüman arasındaki durum bu iken liderleri ile Müslümanlar arasındaki ilişki acaba nasıl olur? Bir fert davanın başındaki kişiyi ne kadar sever? Onun kılına dahi zarar gelmemesi için nelerini feda eder? Böyle bir tehlikeyi sezdiğinde neler yapar?

Müşrikler davanın öncülerine eziyet ederek ya da onları öldürerek geride kalanların fevri davranışlar sergileyerek menhecten sapmalarını böylece İslami harekete erken doğum yaptırmayı hedeflerler. Başarılı olmaları hâlinde bir taşla birçok kuş vurmuş olacaklardır.

Şu bir gerçektir ki İslami hareket ve davanın mensupları, liderlerini kaybetmeleri hâlinde sarsılacaklardır. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde Peygamber'in kontrolünde vahyin terbiyesinden geçmiş sahabilerin hâli bizlerin çok dikkatli olması gerektiğine işarettir. O gün, vahiy ile vakıayı beraberce okuyan duygularını kontrol etmesini bilen Ebu Bekir radiyallahu anh gibi öncü şahsiyetler olmasa idi, irtidat hareketinin etkisi daha kapsamlı ve kalıcı olurdu. Bu öncü şahsiyetler, İslam ümmetinin başına gelmiş en büyük musibet olan Allah Resûlü'nün etkisini İslam cemaatinin kemikleşmiş yapısından silmelerine rağmen, Mekke, Medine ve Taif dışındaki beldelerin çeşitli bahaneler ile dinden çıkmalarına engel olamadılar. Öyleyse müşriklerin daveti engelleme girişimlerinden olan "liderleri ortadan kaldırma" maddesi üzerinde önemli durulması gereken bir husustur.

Peki, mümin bir fert sahabileri dahi derinden sarsan bu tarz bir hadise ile karşılaşır ise istikamet üzere kalabilmek için ne yapmalıdır?

Öncelikle tevekkülün ilk kısmı olan sebeplere sarılma ilkesinin hakkını vermelidir. Liderlerin güvenliği başka herhangi bir sebep ile ikinci plana atılabilecek bir husus değildir. Burada özellikle fertleri duraksatan liderlerinin tavrı olabilir. Onun kendi güvenliği hakkında bir talepte bulunmasını beklemek ve talep gelmeyince de "Demek ki gerek yok." diye düşünmek ciddi bir yanılgıdır. Peygamber'in dahi kendisi için canlarını feda edebileceklerini kesinlikle bilmesine rağmen ashabına bu hususta bir şey söylemekten çekindiği zamanlar olmuştur.

Aişe'den radiyallahu anha rivayetle, şöyle demiştir:

"Rasûlullah, bir savaş sonrası Medine'ye gelişinde uykusuz kalmış ve şöyle demişti: 'Ashabımdan salih bir kimse bu gece benim kapımın önünde nöbet tutup beni beklese…' Biz bu durumda iken bir silah sesi duyduk. Peygamber: 'Kim o?' dedi. O kimse: 'Sa'd b. Ebi Vakkas!' diye karşılık verdi. Peygamber ona: 'Niçin geldin?' buyurdu. Sa'd: 'Peygamber'e karşı içime bir korku düştü ve kendisi için nöbet tutmaya geldim.' dedi. Bunun üzerine Resûlullah, ona dua etti ve uyudu. Hatta biz onun horlama sesini duyduk." [8]

Öyleyse emirden bir talep gelmeden önce ihtiyaç ne ise ona göre hareket etmek her ferdin üzerine bir vucubiyettir.

Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamddır.

 

[1]       .   İbni Hişam

[2]       .   8/Enfâl, 30

[3]       .   29/Ankebût, 24

[4]       .   40/Mü'min (Ğafir), 26

[5]       .   27/Neml, 48-49

[6]       .   2/Bakara, 87

[7]       .   30/Rûm, 7

[8]       .   Buhari, 7231; Müslim, 2410; Tirmizi, 3756.

Bu Sayfayı Paylaş :