Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Muhammed Emin ÇAMPAŞALI

Muhammed Emin ÇAMPAŞALI

Anıların Peşinde

Saf karanlığın her yanı kuşattığı bir gece vakti, odasında, pencerenin camından süzülen berrak Ay ışığı hüzmesinde endamla dans eden toz taneciklerini seyre daldı. Gelişi güzel şekilde oradan oraya savrulan tanecikler, bir bütünün kaybolmuş ve hiçliğe mahkum kalmış parçaları gibiydiler. Tıpkı anılarım gibi, diye düşündü. Karanlığın hazırladığı arka plan ve Ay’ın sağladığı sahne ışığı, onların başıboş yaşamlarını açığa çıkarmıştı. Benim anılarım da bir gün böyle gün yüzüne çıkar mı ki? Zannetmiyordu. Hiçbir şey hatırlamayalı yıllar geçmişti sanki. Hatırlayamamanın verdiği boşluk hissi, zaman kavramının olmadığı kozmik bir deliğe yollamıştı onu. Evdeki yaşlı hizmetçiden anladığı kadarıyla beyni hasar görmüş ve kurtulmasının çok zor olduğu bir hafıza kaybı geçirmişti. Ayrıca beyninde pref… bilmem ne (prefrontal) korteks bölgesi de hasar gördüğünden, (gözün yukarısında kalan, beynin ön lobu) söylemek istediği şey hakkında cümle kurarken hangi kelimeleri seçmesi, neyi alması, neyi yapması gerektiğine ve buna benzer şeylere karar vermede zorlanıyordu.

Bir anlık daldığı bu düşüncelerden sıyrıldığında, yine o tanıdık manzara geldi gözlerinin önüne. Tanıdık mı? Şu ana dek fark etmemişti belki ama her gece odasında aynı yerde yatmasına rağmen ilk defa bu toz taneciklerinin ışığında dans ettiği Ay’ın, odasının penceresini aydınlattığını görüyordu. Peki, nasıl olurdu da tanıdık gelebilirdi, daha aynadaki kendi yüzünü yabancılarken? Yatağında doğruldu ve atışları usulca hızlanmaya başlayan kalbini sabitlemek istercesine elini göğsüne bastırdı. Boş yere kendini heveslendirmek istemiyordu. Ama hisleri, bu gördüğünün ne anlama geldiğini içine haykırırken, sakin durması mümkün değildi; bu bir Dejavu’ydu. Sakince yatağından kalktı, toz taneciklerinin dansını bölmemeye dikkat ederek pencereye doğru yürüdü. Tanecikler yakınlaştıkça parıldıyorlardı. Pencereyi açtığında rüzgârın serinliği onu kucakladı ve inanılmaz gerçekçi yansımalar -hatıralar- gözünü kapadığı anda canlandı, onu bambaşka bir boyuta sürükledi. Rakamları kovalarcasına ilerleyen zaman ise tam o anda yavaşlamıştı sanki… Yine o toz taneleri… Ama hayır, bunlar aynıları değil. Büyüyorlar, bulanıklaşıyorlar, görüş alanını kaplıyorlar... Silikleşiyorlar… Ve beraberinde diğer her şeyi de siliyorlar…

Anıların Dönüşü

(Büyük nasırlı bir el, başını okşuyor. Kendi ellerine bakıyor, minicikler…)

Değişiyor.

(Salıncakta oturuyor, küçük ayakları sallanıyor. Mavi bir çiçek düşüyor kucağına. Tıpkı senin harika gözlerin gibi, diyor birisi, ince bir ses. Kim olduğunu göremiyor…)

Değişiyor.

(Süratle bir şey üzerine geliyor, bir top. Ellerini uzatıp kafasını saklıyor. Bir şey olmuyor. Korkma, diyor bir ses. Dönüp bakıyor, güçlü bir kol, topu yakalamış. Sıcacık bir gülümseme, içini ısıtıyor…)

Değişiyor….

Hızlanıyor… Takip edemiyor görüntüleri… Bir zaman tünelinde oradan oraya savruluyor… Art arda geliyorlar, anlam veremiyor… İçine akıyor görüntülerin… Birden, hedefini bulan bir ok gibi saplanıveriyor. Yassılaşıp, gerilmeye başlıyor… Ardından netleşiyor… Durgun bir su yüzeyindeki yansıma kadar berrak oluyor görüntüler. Doğru şeye ulaştığını hissediyor.

Gözünü kamaştıran ışığı engellemek için, ellerini yüzüne siper ediyor. Parmaklarını yavaşça aralayıp ışığın geldiği yöne bakıyor, bembeyaz bir dolunay. Pencereden sonsuza dek bu kocaman lambayı izleyebilir, ama gözlerindeki sızı izin vermiyor, başını eğiyor. Odaya vuran Ay ışığında uçuşan toz taneciklerini görüyor. Sanki dans ediyorlar, diye düşünüyor. Kısık bir gülme sesi duyuyor.

“Ne o, evlat? Gözlerin hâlâ Ay ışığına alışamadı mı?”

Kafasını sesin geldiği yöne, sağına doğru çeviriyor. Karanlığa tam odaklanamıyor, sonrasında parlayan gözlük çerçevelerinin ardından samimiyetle bakan güçlü, mavi gözleri görüyor. Daha dikkatli baktığında bir şey daha görüyor o mavi gözlerde, yalnızlık. Hemen sağında, sandalyede oturuyor. Önündeki masada bir defter ve bir kalem var. Kalkıyor ve yanına geliyor. Elini onun omzuna koyuyor ve Ay’a doğru bakarak:

“Ay’a baktığımda aklıma ne geliyor, biliyor musun? Annenin o bembeyaz yüzü. O lneylek (burada anı bozulduğundan) Ay’ın güzelliğini fark etmemiştim bile. Eh, bir şeyin gerçek değeri, onun yo……………”)

Gaak! Öyle bir sıçradı ki neredeyse odanın karşı duvarına kadar fırladı. Aptal karga, sanki kasıtlı olarak onu korkutmuştu.

Devam edecek inşallah…

Bu Sayfayı Paylaş :