Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Özcan YILDIRIM

Akıbet Muttakilerindir

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ (1) وَطُورِ سِينِينَ (2) وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (3) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (4) ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (5) إِلَّا الَّذِينَ آَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (6) فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ (7) أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ (8)

Er-Rahman ve Er-Rahim olan Allah'ın adıyla (okumaya başlıyorum).

1. Andolsun incire ve zeytine,

2. Sina'daki Tur Dağı'na,

3. Ve bu güvenli beldeye.

4. Andolsun ki insanı en güzel surette yarattık.

5. Sonra onu esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) çevirdik.

6. İman edip salih amel işleyenler müstesna. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.

7. (Ey insan!) Bundan sonra dini/hesabı sana yalanlatan şey nedir?

8. Allah, hükmedenlerin en hâkimi değil mi?

Allah'a hamd, Resûlü'ne salât ve selâm olsun…

Ahsen-i takvim olarak yaratılan insandan bahsetmiştik. Geldik bir sonraki ayete.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

"Sonra onu esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) çevirdik." [1]

Bir anda farklı bir yöne evriliyor insan. Ahsen-i takvim iken esfel-i safiline çevriliyor. Peki, neden bu çevriliş? Ahsen-i takvim iken esfel-i safiline gidişin bir sebebi olmalı. Sebebi var. Ama önce ayette geçen bu ifadenin ne olduğuna dair kısa bir bilgi vermeye çalışalım.

Ayetteki "Esfel-i safiline çevirmek" ifadesi hakkında kıymetli selefimizin (Allah onlardan razı olsun) kavillerine baktığımızda iki yaklaşım görürüz.

Birincisi; "Esfel-i safilinden kastedilen erzel-i ömürdür" demişler. Yani başkasına muhtaç olunan ihtiyarlık dönemi. Bu dönemde birçok işten aciz kalındığı için de Araplar yaşı ilerlemiş olana aynı kökten gelen "Acûz" demişler.

İkincisi; esfel-i safilin'den kastın cehennem olduğunu dile getirmişler. Onu esfel-i safilin/aşağıların aşağısı olan cehenneme çevirdik, diye ayeti anlamışlardır. İsabetli olan yaklaşımın bunun olduğunu söyleyebiliriz.[2] Hatta Ali radiyallahu anh: "O, tabakaları birbirinin altında olan cehennem ateşidir." demiştir.

■■■

Bir önceki ayette insanın yaratılışına dikkat çekmiştik. Allah subhanehu ve teâlâ ne buyurmuştu: "Andolsun ki insanı en güzel surette yarattık." Peki, hangi siyakta? Üç farklı mekâna işaret edip yemin ettikten sonra. Oralarda vahyin meşalesi tutuşmuştu. Tevhid ve şirkin arasındaki amansız mücadele o topraklarda boy göstermişti.

İşte bu bağlamda "ahsen-i takvim" gibi ulvi bir sıfatla tavsif edilmişti insan. Ardından da "esfel-i safilin" gibi denî bir konuma gönderildiğinden bahsedildi.

İnsana verilen bu güzel hilkatın yanında akıl ve irade gibi nimetler de verdi Allah. Bunun karşısında insandan istenen ise yeryüzündeki halifelik görevidir.[3]

"Hani Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti. Dediler ki: 'Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi (halife) kılacaksın? Oysa bizler seni tüm eksiklerden tenzih ederek sana hamd etmekte ve seni takdis etmekteyiz.' (Allah) dedi ki: 'Şüphesiz ki ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum.' " [4]

"Sizi yeryüzünün halifeleri yapan O'dur. Size verdiklerinde sizi sınamak için kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı. Şüphesiz ki Rabbin, cezası pek çabuk olandır. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm'dir." [5]

"Yeryüzünde sizleri halifeler kılan O'dur. Kim de küfre saparsa kendi aleyhine küfre sapmış olur. Kâfirlerin küfrü, Rableri katında (Allah'ın) gazabından başkasını arttırmaz. Kâfirlerin küfrü (kendileri için) hüsrandan başka bir şeylerini arttırmaz." [6]

■■■

Yol ikidir. Ya ahsen-i takvim, yani fıtrat üzere kalıp tevhidi yaşayıp yaşatmaya gayret etmek. Ya da bundan yüz çevirmek. Sonu da esfel-i safilin… Aşağıların aşağısı. Çoğunluğun çılgınca talip olduğu mekân…

 

Allah sana bir nimet verdi ey insan! Yaratılış güzelliği. Allah'ın halifesi olasın, yeryüzünde onun şahidi olasın diye. Sen ise nankörlük ediyor, azıyor ve azdırıyorsun. Her nimet O'na dönüş vesilen olması gerekir. Fakat her nimet seni azdırıyor. Bu da yetmiyor, tekebbür ediyorsun. Allah subhanehu ve teâlâ nimete nankör olan toplumları sana ne güzel kıssa etti bir bak:

"Andolsun ki Sebe (halkının) yerleşim yerinde sizin için (ibret alınacak) bir ayet vardır. (Yerleşim yerleri) sağdan ve soldan iki bahçeliydi. Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve Ğafûr bir Rab... (Şükretmeyip) yüz çevirdiler. Onların üzerine 'Arim selini' gönderdik. Ve onların (dillere destan) bahçelerini, yemişleri acı ılgın ağacı ve az bir şey de sedir ağaçlarının olduğu iki (kötü) bahçeye çevirdik. Nankörlükleri nedeniyle onları böyle cezalandırdık işte. Biz, nankörlük edenden başkasını cezalandırmayız." [7]

"Allah bir beldeyi örnek verdi. Onlar güven ve huzur içinde (yaşar) rızıkları kendilerine her taraftan bolca gelirdi... Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Yaptıkları (nankörlüğe) karşılık Allah onlara açlık ve korku elbisesini (giydirip iliklerine kadar hissedecekleri şekilde açlığı ve korkuyu) tattırdı." [8]

Allah'ın tüm bu nimetlerine karşın yeryüzündeki "ruveybida" timsallerinin yeryüzünü zulüm ve istibdat ile doldurduklarını görürsün. Allah'ın arzında İslam ile kimlik düzeyinde bağı olanlara dahi tahammülleri yok. Neredeyse yarım asırdır mazlumların kanlarını siyasetlerine yakıt yaptılar, yapıyorlar.

Öte yandan kâğıt üzerinde -veya başka bir söylemle- siyasi alanda gösterdikleri bir savaşları da var tabii. "Rabbim Allah'tır." diyen muvahhidleri düzmece, lanetli ve kokuşmuş kanunları ile zindanlara dolduruyorlar. Gariptir, kendi koydukları kanunlar dahi zulümlerine şahitlik etmektedir. Bunların hâl-i pür melâlleri Karakuş Kadı'nın ilginç kıssasına benziyor, anlatalım:

"Bir hırsız etrafı kolaçan ettikten sonra balkondan içeri girmek ister. Tam tırmanmaya başladığında balkonun parmaklığı kırılır. Hırsız da düşüp, ayağını kırar. Bunun üzerine soluğu Karakuş'un yanında alır:

_ Kadı Efendi, soymak için bir eve girecektim. Fakat balkonun parmaklığı koptu ve düşüp bacağımı kırdım. Ev sahibinden şikayetçiyim. Tamam, hırsızlık suç ama cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil, der. Karakuş da ev sahibini çağırtır ve:

_ Be adam, niçin balkonun parmaklığını sağlam yaptırmıyorsun. Sağlam yaptırsan bu adam düşüp bacağını kırmazdı, der. Ev sahibi:

_ Aman efendim; parmaklığı marangoz yapmış, benim günahım ne? diye karşılık verir. Bu defa marangozu çağırtır ve sorar:

_ Neden sağlam parmaklık yapmıyorsun? Marangoz:

_ Efendim, ben balkonun parmaklığını çakarken yeşil başörtülü bir hanım yoldan geçiyordu. Başörtüsü o kadar parlak boyanmıştı ki gözüm ona takıldı. Çiviyi de boşa çakmış olacağım, der. Karakuş hemen emir verir, yeşil başörtülü kadını huzuruna getirtir. Kadın Karakuş'un karşısında endişeyle:

_ Benim suçum ne, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı, der. Bu defa boyacı çağırtılır. Karakuş boyacıya çıkışır:

_ Başörtüleri göz alıcı renge boyuyorsun, sonra marangoz çiviyi boşa çakıyor ve hırsız tırmanırken düşüp bacağını kırıyor. Boyacı verecek cevap bulamayınca Karakuş hükmü verir:

_ Asın bunu! Biraz sonra cellât gelip:

_ Kadı Efendi, bu boyacının boyu kısa geldiği için sehpaya yetiştirip asamıyorum, der. Karakuş:

_ Öyleyse git uzun boylu bir boyacı bul ve onu as." [9]

Günümüzde muvahhidlere yapılan bundan uzak değil. Fakat Allah'ın bu nimetlerine nankörlükle, dininin yardımcılarına zulmetmekle cevap verenlerin akıbeti de esfel-i safilin olacaktır. Güzel akıbet ise muttakilerindir.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." duamız ile… 

 

[1]       .   95/Tîn, 5

[2]       .   Bunu tercih nedenlerimizi anlatıp konuyu uzatmak istemedik. Dileyen buna dair İbnu'l Kayyım'ın Bedâu't Tefsir isimli eserine bakabilir. Kendisi bu konuya dair on açıdan delil getirerek, ikinci anlamın isabetli olduğu kanaatine varmıştır.

[3]       .   Allah'ın yeryüzündeki halifesi olmak, O'nun hâkimiyetini yeryüzünde icra etmektir. Kula kulluktan men edip O'na kulluğa çağırmaktır.

[4]       .   2/Bakara, 30

[5]       .   6/En'âm, 165

[6]       .   35/Fâtır, 39

[7]       .   34/Sebe', 15-17

[8]       .   16/Nahl, 112

[9]       .   Rasim Özdenören'in yazısından.

Bu Sayfayı Paylaş :